Ölüme Güzelleme
TEMMUZ Sayı: 9 - Nisan 2017

Saatin iğnesi zamanı yakalayamaz, zamana yakalanır, yakalandığı andaysa tutsak olur. Esaretten hâkimiyet çıkmaz. Zamana yeniliyoruz. Zaman kimimizi sert dişlileriyle ufaltıp eziyor, kimimiz içinse dişliler bir kıvam bulmaya vesile oluyor. Ancak zaman kendiyle barışamayan insana yüzleşe yüzleşe mağlubiyetin acımasız yüzünü gösteriyor. Belki de ona ilk meydan okumamız ölümümüzle olacak, sahi insan ölürken sonsuzluğa kendisini bırakmıyor mu? Ölümle insan sürekli arzu ettiği ölümsüzlüğü de yakalamıyor mu? Sırların ifşa edilmesi mahremiyeti zedelese de aslına bakılırsa insanın kendisine sakladığı tüm sırlar kendilerini ölümle ifşaate salmıyor mu?

Mal ve mülk davası peşinden doymak bilmez bir hırsla koşturanlar, ‘yakîn’ gelip onları bulduğunda mallarına ve mülklerine elveda derken aslına bakılırsa bizzat kendilerinin sahibi oldukları biricik tecrübeyi tadarlar. Herkesin onları bıraktığı anda onlara kucak açan, bir hizmetli titizliğiyle efendisine mahcubiyetle tebessüm eden ölümleriyle buluşurlar. Sevilen değil, seven, sevgide faaldir, ölüm ölümlüyü sevmeseydi onunla kavuşmak da pek mümkün olmazdı belki de. Ölüm biriciktir, sahip olunanlar içinde de devredilemeyendir, insan canını verebilir ama ölümünü asla, zira herkes kendi ölümüyle ölür. Ölüm, bütün bir hayatı kucaklar, yaşama sorumluluk katarak onu değerli kılar ve o, herkesin eşitlendiği mutlak deneyimdir. Ne tesadüftür ki insan, sadece kendisine has olan bir ‘şey’e sahip olmak ister, ölümle toprak üstünde arayıp ulaşamadığını bulur, çünkü artık o devredemeyeceği ve mülkiyetini kendisiyle tattığı ölümüne sahip olmuştur. Varlığını da bir taraftan ölümü üzerinden bir kez daha yaşamıştır.

İnsan, sonsuzluk arzusuyla iştahını doyurma peşinde koşar durur, her koşuşunda buldum dediği yer, onu daha da susatır ve acıktırır, her bir tatmin yeni bir tatminsizliği meydana getirir, halbuki ölümün tadı kişinin dünyalık hevesini doyurur. İnsan, sonsuzluğu ister, ölümüyle atılır sonsuzluğa. Yine ölüm, insana zamanın ne demek olduğunu da kavratır, insana yabancılaştığı yerden seslenir. İnsana ölüm bilinci bir terennümle yaklaşır: ‘Bir anlamda ben kendimi, artık kendim olmadığım ve henüz kendim olmadığım anlarda yakalarım, ondandır belki de kendime yabancılığım ve kendimle yabancılığımladır mevcudata olan yabanıllığım.’

Ölüm kucak açmadan, ona kucak açmaya hazır olanlardan teslim alacaktır korkularını. Yalnız kalmak bir korkudur, doyamamak, doymak bilmemek de bir korkudur, yok olacağını düşünmekse başlı başına bir korku. Ölümün kendisi aslında bir varlık müjdesidir, tıpkı sonbaharda düşen bir yaprağın bağrında sakladığı bahar muştusu gibi. Ölümüm beni, her tadışta daha çok acıktıran dünyevi hırslara elvedaya davet ediyordur. Dünyalık iştahı, ölümün tadıyla bastırılır, onunla artık doymuşumdur hem de hiç dünyalığa acıkmayacak şekilde. Ölüm benim yalnızlığımı da alan bir yoldaştır, beni Yola çıkaran, Maksuda ulaştıran...

"Yalnızlık birlikte bulunmanın eksikliğidir" der Heidegger. Yalnızlığı, yalnızlığın muhabbetine dahil ederek kendi yalnızlığıyla buluşturan ölüm tohumu, insanı aslı olan toprakla da birleştirir, bütünleştirir. Tüm olumsuz enerjilerin toprağa bırakılması gibi insan tüm malayani dertlerini, kederlerini, tedirginliklerini, korkularını da her türlü kiri örten toprağa bir sırdaş hassasiyetiyle, ana şefkatinin verdiği güvenle bırakabilir. Toprak dosttur, kırılmaz, gücenmez. Herkese hasılatını, Allah’ın isimlerinin üzerinde tecelli etmesiyle sunar. Ayırt etmez insanları, bilir ki onlar aynı mayanın hamurlarıdır. Asıllarıdır onların, analarıdır, bir rahim temizliğinde sunar ikramını.

Yeryüzünde toprağın bitirdiklerini yer, ona nankörlük ederken, yeryüzündeki maceramızın sona erip bittiğimiz yerde o bizi yemez, misafir eder, tüm günahlarımıza rağmen bize Rahman’la buluşacağımız ana kadar mesken vazifesi görür. Çoğumuzun dünya telaşesinden tadına bakamadığımız sükunu belki de yaşayacağı istirahatgâhtır. Kendi başına bir sır olan, sırları yaşatan Hz. İnsan’ın sırlanacağı mekan da orasıdır. Hem her ölü sadece toprağa gömülmez ki, toprağın yaşattıkları da vardır, gönüllerde ölmeyenler... Mezarı gönül olan "ölü"ler, bu dünyada aslında koşulsuz sevginin tanıkları olarak yaşamaya devam ederler. Biz sevdiklerimizi önce gönle gömeriz, ancak gönlü kirletmeyenleri, gönlün asıl sahibiyle komşuluğa layık olanları...

Velhasıl ölüm güzeldir, ölüm, güzel insanları davetine ortak ederek bize önemli bir mesaj verir. Hem ölüm, bunca adaletsizliğin, haksızlığın, kanın, gözyaşının olduğu bir dünyada kurulan mahkemelerin veremediği kararı vererek sonucu tarihin dikkatine sunar. Olmanın imkanı ölümde gizlenir, şehadet kendisini ölümle anlatır, imtihanın son demi de ölürken yaşanır. Hal böyleyken asıl mesele ölmeden önce ölmektir yani olmaktır. Ölmenin olmak, olmanınsa ölmek demek olduğunu görebilecek göz, duyabilecek kulak, anlayabilecek zihin bize çok şey anlatacaktır. Bu anlayış içerisinde, gönüllere sükun; ayaklara, ellere takat; yaşama sabır veren bir ikram da barınır. Ölüm güzel şeydir, insana yaşadığını bildirir, ona amacını hatırlatır ve ölüm iyi, hoş şeydir insana haddini öğretir. ‘Ölüm’, ‘toprak’ ve ‘yeni bir başlangıç’ kelimeleri birbirini ne de güzel tamamlar, önemli bir ‘nokta’ gibi. Bakmışsın "olmuş" sonra bir bakmışsın ki "ölmüş" ikisi arasında sadece iki nokta var sonra da üç, aynen böyle "..."

Ne der bir şair:

‘Göğü delen bir kibirle yaklaşsan da yaklaşmakta olana,

Eşitleneceksin belki de benzemek istemediğinle,

Geriye senden kalansa bir ünlem olacak!’

Muhammed Enes Kala Arşivi