Omzunu omzuna vurarak, seninki geliyor, dedi ocakçı, abisi yaşındaki servisçiye. Bakalım aynı masaya mı oturacak yine, dedi servisçi altlık kenarlarına şekerleri koyarken.
Son zamanlarda buraya daha sık uğrar olmuştu Hasan. Girdi içeri. Tanıdık birine rastlayacakmış gibi bakındı şöyle bir. Şansına boştu o masa. Oturup çay istedi. Şu masada Yusuf abi, şunda Selami abiler, şunda da zurnacı Kamil diye hayallendi çayını içerken. Kim bilir kaçıncı kez geçirdi aklından aynı şeyleri. Böyle olmasaydı. Bir şey olsaydı keşke de olmuş olan bazı şeyler olmasaydı. Bayram emmi bu çocuk okur demeseydi okumazdı belki de. Osman emmi söylemeseydi aynı şeyi. Fidan abla. Bütün mahalle, bütün akraba ağız birliği etmeseydi bu konuda.
Üniversiteyi kazandığında eksik sevindi. Dört beş sene öğrencilik evliliğin en az dört beş sene gecikmesi demekti çünkü. Yüzündeki tebessüm silinirken öğretmenliğe başladığında nasıl sevindiğini hatırladı. Ne de olsa soyundan üniversite okuyarak memuriyete başlayan ilk kişiydi. Müdürden başka şey olmayan müdürleri, öğretmenden başka şey olmayan öğretmenleri, halkın asıl ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak eğitim sistemini tanıdıkça bu işi bırakabileceği bir fırsat umdu hep. On beşinci seneyi çalışırken umduğu gibi hala.
Tazelim mi abi, sesiyle dalgınlığından kurtulup olur, dedi servisçiye. Devamlı buraya oturuyon abi, dedi ocakçıya çay biiir diye seslerken. Gülümsediler gibi geldi Hasan’a. Aydınlık burası, dedi. Köydeyken en sık uğradığı kahvedeki masanın yerine çok benzediğini söylese tuhaf bulunurdu kesin. Tek şekerdi di mi abi, dedi ocakçı. Tek ustam, dedi Hasan. Tek. Benim gibi. Bu koca şehirde. Daldı yine. Okumasaydı köyde kalırdı belki de. Çayı da şimdi eski değirmenci Halil abi getirirdi.
Kışın mecburen yatış. Ama çalışırdı üç mevsim. Kar erir erimez girerdi bağa bahçeye. Karın izlerini silerdi kıyıdan köşeden. Eğilen kazıkları doğrultur, yenilenecekleri yeniler, fındık dalları seyreltilecekse seyreltir, budanacağı budar, taştı, dikendi, ısırgandı temizlerdi. İstediği saat gider, istediği saat bırakırdı. Buradaki gibi korkuları olmazdı. Geç kalma korkusu, her bakımdan dengi olmayanı hor gören, iyilik güzellik dendi mi aklına ilkin Avrupa gelen müdürün icat ettiği sıkıntılar olmazdı. Müdüre laf taşıyan, menfaatini ve rahatını düşünen köle ruhlu müdür yardımcısı ve öğretmenlerin ajanlık korkusu olmazdı. Mecburen hazırladığı, hiçbir işe yaramayan evrak yığını, duyurular, toplantılar içinde boğulmazdı. Bir iki çay içim süresinden uzun oturmazdı burada Hasan. Tek başına ne kadar oturabilir ki hem. Burda, dedi altlığa iki çay parası bırakırken. Çıktı. Yüzüne çarpan serinlik iyi hissettirdi.
Kabanının fermuarını çekti, yakasını kaldırdı. Eve dönse çok çabuk dönmüş olacaktı. Hem, cinsince konuşmak istiyordu insan. İyi de nereye gidebilir ve ‘Gidecek yer ne kadar uzak olabilir.’ İkinci mısrayı değil de köyde olsam böyle mısralar da bilmezdim düşüncesini çağırdı zihni. Okuldan konuşabildiği fakat dışarda beş senede beş kere oturmadığı bir iki kişiyi arasa, gel çay söylim sana, dese gelirler miydi? Gelmiş olsalar yine takılırlardı kesin. N’aber manav efendiii, derdi mesela Erol. Geçenlerde okulda öğrenciydi öğretmendi konuşurken bunlar, bu da lafa karışmış, valla öğretmenlik resmen kölelik, demişti. Manav olsan misal, beş dakka sonra açsan kim ne diyebilir? Dükkan senin. O beş dakka zararına diyelim ki zararına. E, zarar senin. Kime ne? Öğretmenlik öyle mi? Sen helalinden yapmaya çalışıyorsun, ağzınla kuş tutmadığın kalıyor bi tek, sen ben değil de devlet düşmanları, hainler yüksek puan alıyor, ödüllendiriliyor.
Aramayacaktı kimseyi. Cami-i Kebir yakınında Allah diyen adamların oturduğu çay ocağına doğru yürüdü. Ciğerindeki hava tükenmek üzereyken ayağındaki taşı çözdüğü gibi su yüzeyine çıkıp nefesler alan birinin rahatlığını duyuyordu burada. İşinin kıymetini bil, dedi ocağın sahibi Recep’e. Hocam, dedi Recep, herkes başka bahçenin çiçeği daha güzel kokar sanırmış. Adam küser, neye küstüğünü bilemezsin. Yaa, tamam, kolay iş yok da, demek istediğim kendi işin sonuçta. Er açtın geç kaldın derdi yok, kıl tüy evrak yok, hesap vereceğin kimse yok, adam istediği için geliyor buraya, zorunda kaldığı için değil. Derken elli elli beş yaşlarında üç adam girdi içeri. Biri birinden yardım istiyor. Aranızda kan bağı da var, yardımcı olabilirsen iyi olur, diyor. Beriki, yardım isteyeceği kişinin artık bu işleri beceremediğini, başka kimseyi de tanımadığını, taşeron olarak çalışmak isterse, onu söyleyebileceğini, alırlar mı, almazlar mı orasını da bilemeyeceğini söylüyor. Mevsimsiz iki gül açıyor Hasan’ın yanaklarında.

