Tablo
TEMMUZ Sayı: 9 - Nisan 2017

-Tüm Farklı ve Tuhaf Olanlara-

Ben yıllar önce okulu, okumayı bıraktım; o taraklarda pek bezim olmadı uzunca bir zaman. Böylece erken yaşta iş hayatına atıldım. Bakkal çıraklığı, ilkokul hademeliği, mezar kazıcılığı ve akla gelebilecek daha birçok mesleğe meylettim, eğer meslek denebilirse onlara. Bir işte genel olarak birkaç hafta tutunabiliyordum. Ancak son işim olan çaycılıkta dikiş tutturmayı başardım denilebilir. Üsküdar merkeze yakın bir antikacılar çarşısı vardır ya, işte ben orada çaycıydım. Çok sevmiştim bu işi, keşke hiç bırakmak zorunda kalmasaydım. Biraz yabani olduğumdan hiç kolay olmadı benim için başkalarıyla iletişime geçmek. Antikacılar arasında en çok dikkatimi çeken kişi ise Nâdim'di. O benden de beter bir yabaniydi; insanlarla konuşmaz, müşteriye surat asar, selamsız sabahsız yaşardı. Her gün dükkanına kapanır ve çarşı kapanana kadar oradan hiç çıkmazdı. Diğer bütün antikacılar ondan çekinir, selam vermeyi bırakın onun çalıştığı dükkânın önünden geçmekten dahi korkarlardı. Hatta, laf aramızda, -bu sözü kullanmak da ne kadar güzelmiş-, çevrede oturan çocuklar onu gördüklerinde kaçarlar, birkaç cesur çocuk ise ona taş atardı. Çocukların arasında ise Nâdim'in geceleri in cin top oynarken çocukları kaçırıp yediği rivâyeti dolaşırdı. Aslı astarı nedir bilemem ama en azından şunu söyleyebilirim ki bir dönem gerçekten kaybolan çocuklar oldu. Ama ben bu kaçırılma olaylarını herhangi bir organ mafyasının mahalleye dadanması şeklinde yorumladım. İşte böyle bir ortamda, çayhânede yatıp kalkıyordum. Çarşıda geceleri de kalan tek kişi bendim. Bir gece yattığımda bir ıslık sesi duyarak uyandım. Islığın nereden geldiğini çok merak ediyordum, böylece çarşıda bir tur attım. Dışarıdan geldiğine hükmedince de geri yattım. Sabah uyandığımda, o gece tam üç çocuğun kaçırıldığını öğrendim, üç yarım çocuk değil, üç tam çocuk. Islık sesini kaçırılma olaylarını takiben birkaç gece daha duyunca ilk işim bir sabah Aziz Pirimiz dediğimiz Mevt'e gitmek oldu. Mevt çarşının en yaşlı kişisiydi. Bazı söylentilere göre çarşı ilk kurulduğundan beri burada antikacıydı. Ancak bu söylentinin doğru olup olmadığını hiç kimse bilmiyordu. Sabah dükkânını açarken beni beklediğini söyledi. Ben de ona bu esrarengiz olayı anlatmaya koyuldum. Bana yarın gelmemi söyledi. Ben geldim, bir yarın, bir yarın ve bir yarın daha... Aradan tam on dört gün geçti. On dördüncü gün bana bir mektup verip gönderdi, tek çift laf dahi etmedi.

Mektup, sararmış bir yaprağın üzerine yazılmıştı. Uzun zamandır hiçbir şey okumadığımdan harfleri seçmekte zorlanıyordum. Hâl böyle olunca mektubu paltomun iç cebine koydum ve gece çarşıda kimse yokken okumaya karar verdim. Böylece gün bir sarkaç misali geçti. Çarşıyı kapattığımda cebimden mektubu çıkardım ve okumaya çalıştım. Ama anlaşılan bu bir mektup değildi, çünkü sadece harf tekrarlarından oluşan bir bilmeceydi, ya da bir şifre, pusula gibi bir şey...

D M N

A İ

K T

C

Anlamak için çok uğraştım ama yapamadım, denedim ama anlamadım. En sonunda sinirlendim ve kâğıdı sobaya attım. Ertesi gün, çarşı tarihi hakkında bir kitap yazılsa kesinlikle içinde yer alacak tuhaf bir olay yaşandı. Nâdim’in dükkânına bir müşteri girmişti. Herkes, Nâdim acaba ne yapacak, diye bekledi ama o hiçbir şey yapmadı, hafifçe ayağa kalktı ve genç müşteriye bir tablo gösterdi. Delikanlı tabloyu görünce sanki onu gizli bir güç çekiyormuş gibi tabloya pür dikkat kesildi, onu aldı ve ayrıldı.

Nâdim'in ilk defa bir kimseyi yanından kovmadığına, fırçalamadığına ya da sinirlenmediğine tanıklık ettik. Tüm çarşı halkı olarak çok şaşkındık. Uzun boylu, hafif kambur, ciddi görünümlü diyebileceğimiz bu delikanlıyı Nâdim’in kendisinden beklenmeyen bir sakinlikle karşılaması üzerine, delikanlının onun bir yakını olabileceğini düşünmeye başladık. Bu fikirde çok da haksız sayılmazdık; çünkü çocuk da Nâdim gibi gizemini ve suskunluğunu beraberinde getirerek geldi ve gitti çarşıdan. Ne başka bir dükkâna baktı ne de bir başka antikacıyla göz göze geldi. Nâdim'in ona sattığı tabloya gelince, antikacılar arasında birçok söylenti çıktı bununla ilgili olarak. Kimisi bu tablonun bir deniz manzarası, kimisi de bir çöl manzarası olduğunu söyledi. Ama herkesin birleştiği bir nokta vardı ki o da tabloda bir insan sûretinin bulunduğuydu. Delikanlının tabloyu satın almasından sonra gün doğdu, gece çöktü. Bu örüntü tam yedi gün sürdü. Bu yedi gün boyunca Nâdim dükkânından hiç dışarı çıkmadı. Geceleri dahi dükkânında yattı. Çok pişman görünüyordu. Hepimiz Nâdim'de değişiklikler olacağını seziyorduk ama denize atlayacağı hiçbirimizin aklının ucundan bile geçmemişti. O melun gün, öğle ezanı okunduktan sonra dükkânından çıktı, dükkânın önüne kırmızımtırak deri bir sandalye koydu ve hepimizin arasından sessizce geçti. Çarşının çıkışında bulunan çayhanemin önünden geçerken bana “Hoşça kal 8. Gregoryos!” dedi ve çıktı. Ardından ben de çıktım. Onu izliyordum. Sanki Nâdim diye biri yoktu: Ne o kimseyi biliyordu ne biz onu biliyorduk. Yalnızca ben ve o. Sanki yalnızca biz birbirimizi tanıyorduk koca dünyada. Sokaklardan bir hayalet gibi geçti ve boğaz kıyısına geldi. Ardından yürümeye devam etti. Deniz üzerinde yürümek istiyordu. Denize düştü, hiç durmadı, hiç çırpınmadı. Tek gayesi yürümekti. Yürüdü de. Herkes boğuldu dedi umarsızca...Yürüdüğünü değil ama boğulduğunu görmüşlerdi… Ertesi gün selası okundu. Hepimiz son vazifemizi yapmaya gittik onun için. Çarşı gün boyunca kapalı kaldı. Bülbülderesi Mezarlığı'na gömdük ve başında bekledik. Öldüğüne kimse inanamıyordu, çünkü o Nâdim'di. Varlığı da yokluğu da aynıydı, tek fark dükkânının bugünden sonra hep kapalı kalacak olmasıydı. Ama o bile olmadı. Cenazeden sonra Mevt herkese Nâdim'den kalan eşyaları dağıttı. Bana bir kırık ayna ve bir not verdi. Ayna tahminen yüz yılı aşkın süredir varlığını koruyordu. Ancak not eski değildi. Birkaç gün önce yazılmış olduğu çok belliydi, üzerinde daha önce gördüğüm harfler yazılıydı :

D M N

A İ

K T

C

*

Dünyanın birçok evinde bir tablo bile yoktu. Ama Anadolu'nun bir yöresinde öyle bir tablo vardı ki tüm bu eksiklikleri kapatıyordu. Aileye, uzak bir akrabadan kalan tek eşyaydı. Bu akraba, arkasında yalnızca bu tabloyu bırakarak sırra kadem basmıştı. Aile üyelerinin anlattığına göre bu akraba otuzlu yaşlarında, içine kapanık, hafif kambur, dünyayla bağlantısını kesmiş bir delikanlıydı.Böyle biri olmasında onun suçlanamayacağını bu aile sık sık dile getirirdi çünkü çok büyük acılar çekmişti. Gencin hikâyesi ise şöyleydi:

"Daha on sekiz yaşındayken köyden bir kızla nişanlandırılmış bu genç. Fakat kız ağır bir hastalığa yakalanmış nişandan birkaç gün sonra. Genç adam onun başından hiç ayrılmamış, onun iyileşmesi için şehirden doktorlar getirmiş ve en sonunda kızı iyileştirme hususunda muvaffak olmuş. Çok sevinmiş hâliyle de. Kıza ne isterse yerine getireceğini söylemiş. Kız da ondan elma istemiş. Hastalık sırasınca hep elma yemeyi arzuladığını anlatmış delikanlıya. Fakat mevsim yaz imiş. Delikanlı bir türlü elmayı bulamamış. En sonunda uzak bir diyara gitmiş ve orada ancak bir elma bulabilmiş. Bu elmayı almış ve günlerce yol tepmiş. En sonunda köye gelmiş ve nişanlısına elmayı sunmuş. Ancak kız sonra yiyeceğini söylemiş. Aradan birkaç gün geçmişmiş ki delikanlı kasabada iri kıyım birinin elinde ısırılmış elmayı görmüş. Kimsenin bu mevsimde elma bulamayacağını iyi biliyormuş. Bu kasabalıya sormuş elmayı nereden bulduğunu. Kasabalı da ona, geceleri gizlice buluştuğu bir kadının kendisine elmayı verdiğini söylemiş. Sözde bu kadının nişanlısı aşırı saf birisi imiş ve kendisiyle daha rahat görüşebilmek için uydurduğu elma hikâyesini ciddiye alıp il il elma aramış. Sonunda bir gün elmayı bulmuş ve getirmiş. Nişanlısı da elmayı âşığına vermiş. Bu sözleri duyunca delikanlı hiddetlenmiş ve nişanlısını öldürmüş. Onu köyün dışındaki bir kuyuya çarşafın içine koyarak attıktan sonra köye dönmüş ve dokuz yaşındaki kayınbiraderini ağlarken bulmuş. Nişanlısını öldürdüğünü kimsenin bilmediğinden emin olmasına rağmen telaşlanmış. Ona neden ağladığını sorduğunda ise kayınbiraderinin cevabı, ablasından izinsiz aldığı elmayı zorla iri kıyım birinin elinden alması üzerine ablasına ne diyeceğini bilememesiymiş. Adama yalvarmasına ve elmanın ne şartlar altında müstakbel eniştesi tarafından getirildiğini anlatmasına rağmen adam elmayı geri vermemiş ve çocuğun yanağına tokat atıp gitmiş. Bu sözleri duyan delikanlı günlerce köy meydanında ağlamış. Yer yer ağıt yakarak yürekleri dağlamış, yer yer tiz bir ağlama sesiyle köylüyü deliye döndürmüş. Uykusuzluğa ve tiz sese dayanamayan köylüler hep beraber jandarmaya başvurmuş ve delikanlı mahpushaneye girmiş. Orada da ağıtlarına devam eden delikanlıya, mahpushane müdürünün ve hükümlülerin ısrarları üzerine etrafı dağlarla çevrili ıssız bir yerde koğuş yapılmış ve delikanlı orada yıllarca rahtça ağıtlarına devam etmiş. Mahpushaneden çıkınca tüm varını yoğunu harcayıp bir tablo almış. İşte o tablo bu tabloymuş.

*

Aradan yıllar geçti Nâdim’in aynası bana verileli, bu arada değişen zamana rağmen ben hâlâ aynı çaycıydım. Fakat bir gün Anadolu'dan geldiğini söyleyen biri, çarşıya uzak bir akrabasından kalmış tabloyu satmaya geldi. Tüm çarşı bu tablonun merhum Nâdim’in hayattayken sattığı tek şey olduğunu hatırladı. Kimse almaya yanaşmadı tabloyu. Nedense benim içimde ise garip bir istek vardı tabloyu alma konusunda. Ben de tabloyu aldım ve çayhanemin en az rutubetli duvarına astım, aynayı astığım duvarın tam karşısına. Aklımca tabloyu koruyacaktım. O gece çarşıyı her zamanki gibi kapattıktan sonra yatmak için çayhaneme gittim. Gözüme tablo ilişti. Sanki ilginç bir şey vardı tabloda. Sabahki çöl manzarası değildi bu. Değişmişti sanki. Ben de merakımdan tablonun karşısına oturdum ve onu incelemeye koyuldum. Tablonun değiştiğini hissediyordum. Daha önce hiç görmediğim bir yağız delikanlı belirmişti tabloda. Kendi kendime ne kadar dikkatsizce hareket ettiğimi söylerken tablodaki kum tepeleri sanki bir fırtına tarafından dağıtılıyordu. Aklımı kaçırdığımı sanıyordum. Ne oluyor bana diyordum, delirdiğimi düşünüyordum. Sonra sırtımda bir ürperti hissettim. Sanki biri dokunuyordu sırtıma. Dönüp baktığımda Nâdim'i gördüm karşımda. Bağırmak istedim ama bağıramadım. Beni yavaş yavaş tablonun içine itiyordu. Ne olduğunu anlayamıyordum. “Hoşça kal 8. Gregoryos!” dedi bana. Tabloya çekiliyordum, direnecek gücü bulamıyordum kendimde ve tabloya girmiştim. Tablodan baktığımda dışarıda Nâdim ve Mevt duruyorlardı. Mevt gülüyordu, teşekkür ediyordu Nâdim'e kendisini kurtardığı için. Bu arada kum fırtınasının içinden bir ses duydum. Onun son sözcükleri, benim ise ilk sözcüklerimdi bu sesin söylediği :

"Farklı sûretlerin çalıntısıydım ömrüm boyunca,

Ustamı hayatla anarım."

Ahmet Mansur Tural Arşivi