Namuslu bir insan olmak, edebiyatın üstündedir
TEMMUZ Sayı: 9 - Nisan 2017

Röportaj: Ali Emre

Selamün aleyküm sevgili İbrahim; hemşehriliğimiz falan bir tarafa belki de çeyrek asrı bulan bir dostluğumuz, kardeşliğimiz var. Önce ben bir itirafta bulunayım: Hâlâ edebiyatın içindeysem, yazıp çiziyorsam, koşturuyorsam bunda en büyük pay sahibi insanlardan birisin. Ara sıra nefesimiz daralsa, canımız sıkılsa da yürümeye, koşmaya, paylaşmaya devam ediyoruz hâlâ. Değiyor mu peki, memnun musun sen geldiğin yerden?

Aleyküm selam. Seninle kalbî bir münasebetimiz oldu. Dostluğumuzun geniş bir coğrafyası var. Kastamonu ve Sivas'tan İstanbul'a kadar. Güzel günler gördük, zorluklar çektik ve ömrümüzün bu çağına birlikte geldik. Tam yirmi sene önce, üstelik gecenin bir yarısında, Dursunbey sokaklarında sessizce yürüyorduk. Şimdi de buradayız. Dostlukta sebat ettik. Beraber yaşlanmanın tadına vardık.

Doksanlı yılların başındayız. Dergâh dergisinde birbiri ardına şiirlerin yayınlanıyor. Hem okuyor, hem imreniyorum. Lâmba, Uzakta, Bir Ninni Bir Yasin, Şarkî, Yangın, Afife, Lirik Kızlar Konağı, Tay Huylu Gelinler ve daha nicesi. Merak ettiğim, tanışmak istediğim şairlerden biriydin. Sonra bir gün Kastamonu kalesine bakan bir çay bahçesinde buldum kendimi. Seninle karşılıklı oturuyor, sohbet ediyoruz. Şu iki dizeyi, tahsil için evden ayrılırken yazmış olmalısın: "Sesini yalnızlığıma kuşanıyorum / Güzel bir anne ağlıyor ardımdan."

Bunu niçin anlatıyorum? Edebiyat evvela bana hakiki dostlar, kardeşler kazandırdı. En büyük kazancım bu oldu. Geldiğim yer neresi? Şiir beni kendime getirdi. Kendime geldim. Bu yönüyle değerlendirirsem, halimden memnun olduğumu söyleyebilirim. Öte yandan, bir derdi ve davası olan insanlar, ölene kadar mücadele etmek zorundadır.

Hayata, dünyaya, diğer insanlara ve doğaya saygı; bilgece şaşkınlık ve öğrenmenin bitimsiz hayreti eşliğinde biçimlenen güçlü bir damar var şiirlerinde. Çocukluktan ve anılardan devşirilenler de önemli bir yer tutuyor elbette. Şiirinin bazı değişmezleri, içerik bakımından temel eksenleri olduğunu düşünüyor musun?

İnsan, en başından beri ilgimi çekmiştir. Yıllarca acil servis girişlerinde ve morg önlerinde insanı seyrettim, gözlemledim. Onun acısını, çaresizliğini, şaşkınlığını ve yalnızlığını. Tanımadığım cenazelere katıldım. Farklı kesim ve mesleklerden insanlarla arkadaşlık kurdum. Kimi dalgıç, kimi bıçak ustası. Bütün bu şahitliklerin bana anlattığı, öğrettiği şeyler oldu. Tabiatla ilişkim de biraz böyle. Dağcılık yaptım, kanyonlara indim, mağaralara girdim, derin ormanlarda savunmasız geceledim. Belki biraz uçlarda yaşadım. Anladım ki esip geçen rüzgâr bile bizden daha kalıcı.

Çocukluk ve ilk gençlik, her geçen gün uzaklaşıyor bizden. Hatıralar siliniyor. Unutulmasına gönlümün razı gelmeyeceği şeyleri şiirlerimde saklıyorum. Birçok şiirin yazılma nedeni budur. Son olarak Berhayat.

Şiirimin değişmezleri neler? İnsanın çabası, dünyanın halleri ve tabiatın güzelliği. Bunlar yazmakla bitecek gibi görünmüyor.

Şairliğinin, yazarlığının, gazeteciliğinin yanında dergiciliğin de önemli. Dergiler çıkardın, çıkan dergilere omuz verdin, güç kattın. Bence bir efsane olan kültür-sanat yahut edebiyat sayfaları hazırladın zamanında. Rica etsem, bu çabalara değinebilir misin biraz?

Yirmi yıldır gazetelerde yazarlık ve editörlük yapıyorum. Fakat gazeteci değilim. Olmak da istemem.

Sağduyu gazetesinde kültür sanat editörlüğü yaptım. Birçok genç isim yazı hayatına o sayfada başladı. O isimlerin hatırı sayılır bir kısmı yazmaya devam ediyor. Murat Erol mesela. Millî Gazete'de düşünce editörü olarak görev aldım. Şu an farklı gazete ve dergilerde görünen nice isim o sayfadan yetişti. Afşin Selim'den Ayhan Demir ve Yusuf Genç'e kadar. Kendi işlerimden bahsetmeye pek alışık değilim. Gazete bahsini bu şekilde kapatmak isterim.

Edebiyatın mutfağında daha eskiyiz. Uzun ve yorucu bir hikâye. Edebi Pankart, Endülüs, Merdiven Sanat, Derkenar, Kırklar, Dergâh ve nihayet İtibar. Bu işlerde küskünlük çok olur. Derkenar'ın yayın yönetmeni Seyfullah Aslan veya Kırklar'ın kurucusu Ekrem Aytar'la hâlâ görüşüyoruz. Beraberiz. Bu beni sevindiriyor.

Kırklar dergisini oldukça kısıtlı imkânlarla sürdürdük. 2000 Kuşağı'nın ortak kabul görmüş birçok ismi bu dergide temayüz etti. İtibar'ı nasıl çıkardığımızı ise Allah biliyor. "1 Eylül'de çıkıyor" diye duyurusunu yapmıştık. Fakat imkânsızlık nedeniyle 1 Ekim'e ancak yetiştirebildik. İlk sayımızın mizanpajını kırık bir dizüstü bilgisayarla yaptık. Öncesinde, dergi için on beş kadar arkadaş sekiz ay boyuncu aramızda para topladık. Ortaya çıkan miktar, bir insanın aylık maaşı civarındaydı. Dergimizin bütün 'sermayesi' budur.

Bu kadar yıldan sonra gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim: Bizim bütün işlerimiz bereketli oluyor. Allah yardım ediyor. Mesela dergimize çok sayıda iş başvurusu geliyor. Etkileyici özgeçmişler eşliğinde. Oysa ne büromuz ne personelimiz var. Dergi evden hazırlanıyor.

Dergicilik sayesinde sayısız insanla temasımız oldu. Hayatlarımız birbirine değdi. Bana itimat eden genç arkadaşlara ilk olarak şunları söylüyorum: Yazdıklarımız kutsal metin değil. Namuslu bir insan olmak, edebiyatın üstündedir.

Diziler var bir de. Kitap dizileri. İbrahim Tenekeci’nin ilgisi, emeği, yüreklendirmesi, sahiplenmesiyle çıkmış çok sayıda kitap var, kitap dizileri var. Bazı şairlerin, yazarların bir kitaba kavuşmasında ciddi bir katkın, emeğin olduğunu iyi biliyorum. Hâlâ devam ediyor bu çabaların üstelik. Kronolojik bir liste, bir döküm vermen mümkün mü bu konuda? En azından yayın yönetmenliğini yahut editörlüğünü üstlendiğin, katkıda bulunduğun diziler ve kitap sayıları hakkında.

Bu soru için ayrıca teşekkür ederim. Edebiyat dergileri genç arkadaşların şiir ve öykülerini yayınlıyor, fakat kitaplarını basmaya pek yanaşmıyordu. Birkaç istisna hariç, eskiden böyleydi bu. Haksızlık olarak görüyordum bu durumu. Hareket noktam öncelikle burası oldu. Madem metinlerini yayınlıyoruz, kitabını da yayınlamalıydık. Genç arkadaşımız, en azından ilk kitap kaygısını / baskısını üzerinden atmalıydı.

Bugüne kadar sayma ihtiyacı hissetmemiştim. Birçok kitaba vesile olduğum doğrudur. Merdiven Sanat dizisinden bu yana. Bunların çoğu ilk kitap. Yani yayınlanma imkânı zor olan ve yayıncılık adına risk taşıyan eserler. Bu vesileyle dönüp bakıyorum. Mesela Birey Yayınları bünyesinde çıkan Kırklar Edebiyat Dizisi'nde İsmail Kılıçarslan, Mustafa Akar, Saadettin Acar, Suavi Kemal Yazgıç gibi isimlerin ilk eserlerini yayınlamışım.

Birun Yayınları'nın çatısı altında ve Başka Kitaplar Serisi başlığıyla eserleri yayınlanan isimler: Ahmet Murat, Abdullah Harmancı, Hayriye Ünal, Hüseyin Akın, İsmail Kılıçarslan, Kâmil Yeşil, Levent Dalar, Selçuk Orhan, Yusuf Özkan Özburun.

Profil Yayınları edebiyat kitaplığında liste oldukça uzun: Abdullah Harmancı, Adem Turan, Ahmet Edip Başaran, Ahmet Murat, Ali Görkem Userin, Betül Nurata, Bülent Parlak, Ebubekir Kurban, Emel Özkan, Ercan Yıldırım, Furkan Çalışkan, Gökhan Ergür, Hakan Arslanbenzer, Hakan Kalkan, İbrahim Gökburun, İsmail Kılıçarslan, İsmail Özen, Kâmil Yeşil, Murat Erol, Murat Küçükçiftci, Murat Sözer, Muzaffer Serkan Aydın, Nurettin Durman, Osman Konuk, Osman Toprak, Said Yavuz, Suavi Kemal Yazgıç, Süleyman Çobanoğlu. Bunların ciddi bir kısmının ilk kitap olduğunu hatırlatmalıyım. Yine Kapalı Öyküler gibi projeler. Dergâh'tayken İsmet Özel Kitabı dahil bazı eserlerin editörlüğü. Yeri gelmişken belirteyim. Kayıtlara geçsin. Bu kitapların editörlüğünden herhangi bir maddi karşılık almış değilim. Almam da.

Bütün arkadaşların emeğini emanet olarak görüyorum. Allah bana bir imkân vermiş. O imkânı başkalarından sakınır veya menfaatim için kullanırsam, yanlış yola girmiş olurum. Bunun insanî ve islâmi olmadığını biliyorum.

Edebiyat, şiir, daha genelde dergiler 15 Temmuz darbesi ve direnişi konusunda yeterli refleksi, duyarlılığı gösterdi mi sence? Bu konuda kürsüleri, mikrofonları, gazete sayfalarını dolduranlar var bir de. Direnenler ile buralarda görünenler, ismi parlatılanlar arasında bazen epeyce mesafe hatta tezat oluşuyor. Geçmişini, eski tutumunu, darbe günlerindeki suskunluğunu iyi bildiğimiz bazı isimlerin sonraki cevvaliyeti dudak ısırtıyor insana. Ne dersin?

Müşterek bir dertten, şikâyetten bahsediyoruz. 28 Şubat Süreci'nde de benzer bir durum olmuştu. Bize 'direnmeyin' diyenler, şimdi direnişi anlatıyor.

15 Temmuz işgal girişimi sıcaklığını koruyor. Bazı isimlerin tavrını yahut tavırsızlığını özellikle takip ettik. Aktif twitter kullanıcısı olmalarına rağmen o gece bir kelime dahi yazmadılar. Devam eden günlerde de göremedik onları. Çünkü ikinci dalga söylentisi vardı. Henüz her şey belli olmamıştı. Ancak iş bittikten, başarısızlık kesinleştikten sonra ortaya çıkmaya başladılar. Şimdi kürsülerde direniş konulu konuşmalar yapıyor, projelere yazı yetiştiriyorlar. Çoğunlukla telif de alıyorlar.

Dünyanın değişmezlerinden biridir bu. Hep böyle olmuştur ve olur. Böyle insanlara benzememek bile başlı başına bir şükür sebebidir.

15 Temmuz bize çok şey gösterdi ve öğretti. Neredeyse bütün arkadaşlarımız ilk andan itibaren olay yerlerine gittiler, tavırlarını açık bir şekilde milletten ve memleketten yana koydular. Demek ki hep doğru insanlarla arkadaşlık etmişiz. Şükürler olsun.

Aramızda pek bir yaş farkı yok. 90’larda yazıp çizmeye başladık. O yıllara, o döneme ayrı bir önem atfediyorum ben. Belki çokça eksikliğine, zaafına, sıkıntısına rağmen birçok alanda olduğu gibi edebiyatta da çevrenin merkeze o dönemde güçlü, bütüncül bir şekilde yürüdüğü kanaatindeyim. “Mahalle”, o yılların ekmeğini yiyor hâlâ bazı konularda, alanlarda. Kıymeti biliniyor mu o yılların, o yıllardaki çabaların, öbeklenmelerin, emeklerin?

Doksanlar, esas itibariyle koşunun başladığı yıllardır. Bunun öneminin daha sonra anlaşılacağını düşünüyorum. Şimdilik haksızlık yapmaya devam etsinler.

Şimdiki ortamı nasıl değerlendiriyorsun? Çok sayıda dergi var mesela. Sosyal medya etkili. Okuyucu farklı. Bir kök, bir kaide, bir temel, bir mektep bulmak, kurmak zorlaşıyor. Beş yılda bir değişiyor okuyucu profili neredeyse. İmkânların, kanalların artmasına rağmen kendini sınamakta, ölçmekte zorlanıyor sanki birçok gencimiz.

Kabul edelim veya etmeyelim, sosyal medya bazı dengeleri değiştirdi. Örneğin filanca ismin ciddi bir karşılığı var sanıyorduk, yokmuş. Hayır, takipçi sayısından bahsetmiyorum. Meğer esaslı bir dizesi, kendine mahsus bir cümlesi, belirgin bir etkisi bulunmuyormuş. Sadece isim. Sosyal medya, okuyucusu olmayanları ortaya çıkardı. Bunu müstakil olarak yazmak lazım. Mesela geçenlerde Üçüncü Millî Kültür Şurası yapıldı. İlişkilerle ilerleyenler, işlerle yürüyenlerin emeğini tartıştı veya temsil etti orada. Camianın eski alışkanlıkları bunlar.

Eski muhitlerin yıkıldığı ve yenilerinin oluştuğu bir dönemdeyiz. Her şey hızlandı. Alttan yeni kuşaklar geldi, geliyor. Bekârdık, şimdi yetişkin evlatlarımız var. Çocuklarımız bile bize benzemiyor. Alışkanlıkları, ihtiyaçları, öncelikleri farklı. Sabırlı değiller. Hemen küsüyorlar. Gençlere kendi çocuklarım üzerinden bakıyorum. Böylece yanılma, yanlış yapma payım bir hayli azalıyor. Ayrıca şu hususa dikkat etmeye çalışıyorum: Genç bir arkadaşımızın şiirini, yazısını okurken, bu yaşımdan yaklaşmıyorum. 'Onun yaşındayken ben nasıl yazıyordum' diye bakıyorum. Benim gibiyse yayınlıyor, benden iyiyse destekliyorum.

Her nesil kendi özelliklerini beraberinde getirir. Ne kadar istersek isteyelim, bizdekini onlara tam mânasıyla veremeyiz. Gelişen teknoloji ve artan imkânlarla beraber dergicilik de kolay hale geldi görünüyor. Fakat bu ne kadar doğrudur? Bu konuya girdiğimiz vakit incinenler oluyor. O vakit girmeyelim.

Buraya bir ilave yapmak isterim: Bazı büyükler, eskisi gibi iyi şairlerin, yazarların çıkmadığını söylüyor habire. Çıkmıyor mu gerçekten? Mesela bunu dillendirenler kaç kişinin elinden tutmuş, önünü açmışlar? Düzenli olarak hangi yayınları, dergileri takip ediyorlar? Şiir bitti diyorlar. Şiir niye bitsin? Kendi nâmeleri sükût etmiş olabilir. Bu başkalarını neden ilgilendirsin?

Çalışkanlığına, üretkenliğine gıpta etmemek mümkün değil. Var mı düşündüğün bir şey? Neler pişiyor, neler büyüyor İbrahim Tenekeci’nin tezgâhında, ocağında?

Tek şiirlik bir kitap projem vardı. On yılın ardından nihayet bitti. Allah ömür verirse, elli yaşından sonrası için ayırdım onu. Gezi yazıları tamamlanmak üzere. İsim de bulundu. Önce gezi yazılarını kitaplaştırmayı düşünüyorum. Peşinden de edebiyat yazılarını. Bunlar aradan bir çıksın hayırlısıyla. Şu sıralar edebiyat hatıralarımı yazmaya hazırlanıyorum. Alfabetik sırayla kişiler ve kurumlar. İnanan çıkacaktır.

Görmeden Ölmek yedinci şiir kitabın. Okurken içimin cız ettiği çok şiir, çok bölüm var kitapta. Kitabın adıyla bütünleşen şiirler hakikaten. Düşündükçe acıyı, hüznü çoğaltan bir tarafı var 'görmeden ölmek' ifadesinin. Belli bir yaşa gelince tabiatı, kasabasını, yakınlarını, uzaktaki sevdiklerini, çocukluğunu, sağda solda bıraktıklarını bir kez daha görmek mi istiyor insan? Çocukken, gençken geçmek bilmeyen günler, orta yaşlara gelince çok hızlı mı geçip gidiyor? Kitaptaki şiirlerde böyle bir psikolojinin de öne çıktığı söylenebilir mi?

Hayal ettiğim bir hayatı yaşadığımı söyleyemem. Toprağa merakım var fakat bir saksı bile koyacak yerim yok. Ömür geçip gidiyor ve ona yetişemiyoruz. Hevesler ile hayatlar birbirini tutmuyor. Görmeden ölmek ifadesinin böyle bir karşılığı olabilir. Öte yandan kitapta bu da var: "Yarım kalan her şeyi tamamlar Allah / Göremeyiz onu biz." Bu inancın getirdiği ferahlık.

Görmeden Ölmek kitabı, çoğunlukla, biriken şahitliklerden oluştu. Evin tek evladı olan bir kardeşimiz var. Evliliğine sayılı günler kala annesi vefat etti. Rahmetli benimle yaşıttı. Yağmurlu bir günde toprağa verdik onu. Bir arkadaşımızın babası da böyle zamansız aramızdan ayrıldı. Amansız hastalığından henüz haberi yoktu, Hastane çıkışı baş başa biraz yürümüştük. "Ölümden korkmuyorum ama yeni doğan torunumla biraz daha zaman geçirmek isterim." demişti bana. Bunun gibi sayısız şahitlik kitabın ruhunu oluşturdu.

Kitap çıktıktan sonra yazılar, yorumlar oldu. Kimi olgunluk dönemi eseri dedi, kimi yorgunluk. İçim rahat. Benim elimden ancak bu kadar geldi. Gücüm buna yetti.

Muhaceret şiiri ayrı bir yerde duruyor sanki Görmeden Ölmek’te. Sesi, isteği, tavrı farklı. Bu şiirin hikâyesini anlatır mısın?

Evvela şunu söylemek isterim: Kul hakkını ve helallik bahsini hesaba katmayan isimler, üstat bile olsalar, beni ilgilendirmiyorlar. Yazdıklarını okumam, yaptıklarını takip etmem. Benim için yok hükmünde hepsi.

Muhaceret, bir göç şiiri olarak doğdu. Nereden ve niye göç ettik, onu anlatıyor. Birçok arkadaşın bizzat yaşadığı bir hakikat bu. Gerisi hesap gününe kalsın.

Son olarak Berhayat'ı sormak isterim.

Görmeden Ölmek demiştik. 1976 yılında, dört yaşındayken bu dünyadan ayrılan kardeşim İsmail'in şiiri o. Kırk yıllık bir yolculuğa çıkardım onu. Berhayat; hayatta olan, yaşayan, sağ demek. Hayatta olanın olmayana anlattığı yahut anlatmaya çalıştığı şeyler. Benim için vefa ödevlerinden biriydi bu şiir.

İbrahim Tenekeci Arşivi