Çözülme
TEMMUZ Sayı: 9 - Nisan 2017

(Yirmi dokuzuncu öykü)

İki kişi aynı suçtan yakalanıp içeri tıkılınca dost olurlar. Yanlarında cellat belirinceye kadar birbirlerini aklamaya devam ederler. Sonra biri diğerini kurban eder.

**

Bağlayacaksın. Bağla. Numarayı yaz. Bağla.

Telefon çalınca adımı söyler gibi bir refleksle “Buyurun Beşer Holding” diyeceğim. Aynı hareketi günde yüzlerce kez tekrarlayacağım. Ahizeyi kaldır, parmağını bekleme tuşunun üzerinde hazır bulundur ve sorar gibi “Buyurun Beşer Holding” de. Sonra dâhili numarayı gir “Efendim sizi falanca arıyor.” deyip başka bir tuş yardımıyla aradan çekil. Bunu evinin kapısına yaklaşınca çantasından anahtarını çıkaran bir kadın gibi doğallıkla ve düşünmeden yap. Kendiliğinden ama ciddiyetle arayanı aranana bağla. İşte, bu kadar kolay.

Üstelik bir masam var, faks makinam, üç adet telefonum. Eski bir bilgisayarım. Yan tarafımda halkla ilişkiler sorumlusu bir abim. Takıldığım yerlerde soru sorabilirim kendisine. Oysa ben takıldığım yerlerle meşhurum. Olsun.

İki araç değiştirerek ulaşıyorum buraya. Otobüs herkesi sanayi bölgesine girmeden indiriyor. Geriye ben ve bir kişi kalıyor. O bir kişi ya hasta olduğu yüzünden okunan elinde ilaç poşeti ile bir işçi ya servisini kaçırmış tedirgin orta yaşlı bir amca yahut elinde demir parçalarıyla işten kaytardığına memnun bir kurye oluyor. Bazen kimse kalmıyor. Camdan bakarken bir ağacın kıpırtılı dalına takılıp kalıyorum ben de. Otobüs öyle boş boş ilerliyor.

Üç patron var. Birisi okumuş makine mühendisi. Benim bıraktığım fakülteden üç yıl önce mezun olmuş. Renkli gözlükleri, yakası beyaz gövdesi mavi çizgili gömlekleri ve elinde köpeği ile sürekli kendisini ziyarete gelen bir karısı var. Diğer patron sakallı, pimpirikli bir Almancı. Kolları dirseklerine kadar katlı duruyor, paçaları ayakkabısına değmiyor. Bir diğeri ise işletmeden sorumlu ilkokul mezunu bir torna ustası. İşini en iyi o yapıyor.

Yo. Yo. Hepsi işini iyi yapıyor. Sakallı olan Almanya’daki Türklerden kâr vadederek para getiriyor. Diğeri üniversite mezunu olarak modern bir görünüm sunuyor. İşini iyi yapamayan tek kişi benim. Bağla. Bağlamayı öğrenemedin hala. Dâhili numaralar orada yazıyor. Sorup durma. Bağla. Dâhili numaraları karıştırıyorum. Es kaza dışarıdan patronlardan biri arasa sesini tanıyamayıp, kimi aramıştınız diye ev sahibi ukalalığı ile iki ahize arasında soğuk rüzgarlar estiriyorum. Halktan sorumlu abim, hadi artık öğren şu işi diyor. Buradan daha uygun bir iş yeri bulamazsın. Haklısın diyorum. Ama bazen dışarıdan aradığında ona da aynı soruyu soruyorum. Kimi aramıştınız. Yahu benim diyor. Yahu’daki sıcak ve samimi havayı duyduğum an tanıyorum onu ama her açıklama bir algı sorunu demektir, can sıkar.

Burası idari bina. Köşede bir yerim var. Girenler basamakları çıkmadan önce bana doğru bakıyor. Sebebini çok sonra anlıyorum. İyi bir vitrin malzemesiyim. Holdingin dindar hissedarları geldiğinde gözlerinin aradığı boşluğu dolduracak, başka bir boşluğum. Efendim başörtüsü sorunu yüzünden bu kızlarımıza destek oluyoruz alicenaplığı yayılıyor giriş katının soğuk duvarlarına. Bunları buraya bağlıyoruz. Efendim bağlı bunlar. Oradan kopardılar buraya bağladık. Bağlılar. Bağla artık.

Halkla ilişkili abim ise diğer hissedarlar için duruyor orada. Gerektiğinde bir iki kıssa, bir küçük fıkra, bir tatlı şaka için sekreter aranacak ve kendisi yukarıya çağrılacak. Tabi sekreter derin düşüncelere dalmamışsa, çalan telefonları karıştırmamışsa, kim bilir hangi pişmanlığın elinden kurtulup holdingin yüksek tavanlarının oraya bir yere takılmamışsa…

İşi içime sindiremiyorum. Ama en azından üç beş kuruş götürürsem eve okulu bırakmış olmanın can sıkıntısını dağıtır diye düşünüyorum. Masam var, bilgisayarım var diyorum anneme. Telefonlara bakıyorum, işim çok rahat. Annem yüzümden süzülen maskeyi kendi yüzüne taktığı başka bir maske ile karşılayıp kucaklıyor. Geçecek bu günler diyor. Bir umut çizgisinde arayanı aranana bağla. Bağla. Bağ…

Çok da sevmediğim bir arkadaşım var Esra. Yaşadığımız aynı sorunlar yüzünden yaklaştık birbirimize. Okulu bıraktığını henüz babasına söylemedi. Bir avukatlık bürosunda telefonlara bakıp, yemek yapıyor. Dersleri benden kötüydü, iş yerlerimiz arasındaki farkı buna yorup gülüyoruz. Sonra ağlıyor. Avukatlardan biri evli ama çok iyi… Evli ama mutsuz... Evli ama eşi anlamıyor onu... Sen mi anlıyorsun! Kapıyı çarpıp çıkıyorum.

Ertesi gün Esra arıyor. Burası iş yeri hattı meşgul etmeyelim diyorum. Tamam diyor. Esra’yı boşluğa bağlıyorum büyük bir başarıyla. Bana acılarının röntgenini göstermek istercesine iki dakika sonra faks makinasından bir şarkının sözlerini gönderiyor.

İkimizde acemi birer âşıktık o zamanlar

Sen yollarda eski bir aşka ağlıyordun,

Bense kendimi usta sanıyordum bu işlerde

Ve yağmur gibi akıp giden yıllardan

Geriye ne kaldığını bilmiyordum…

İş çıkışı otobüse binip her zamanki durakta iniyorum hayır inmiyorum. Otobüs bomboş gidiyor yine. Ben çoktan onun yanındayım. Bırak bu işi diyorum. Kızıyorum. İpler kopuk kopuk eteğime dökülüyor. Yapacak bir şey yok diyor Esra. Sevdim diyor. Sevme diyorum nefretle. Küsüyor. Ben de küsersem bir bağ daha kopacak. Kendimi elindeki makasla sivri dişlerini karıştırıp kahkaha atan bir yaratığa benzetiyorum. Benim suratım silinip, babasının suratı yerleşiyor sonra yaratığın yüzüne. Babasını biliyorum. Despot herifin teki. Arkadaşım da bazen babasına benzerdi. Dinlediğimiz müzikte ufak bir günah unsuru var mı diye dinler, işaret parmağını sallayıp bizi bazı kitapları okumaktan men ederdi. Ona pek heves ederdim. Onun dindarlığına belki de etkileme gücüne bayılır, eve gelince onu taklit edip evde terör estirirdim. Küçük hataları ince ince hayatından çıkarıp eleyen bu kaba kız, şimdi büyük bir hatanın eşiğinde ince ince sabahlıyor. İçeriye girmek istiyor. Hatayı hataya bağlama diyorum. Yüzümde bağın koptuğuna dair bir iz. Suratıma yayılan bir acı. Tokadın etkisiyle çıkıyorum. Ben üzerime düşen görevi yaptım. Uyardım. Uyardım mı? Hakaret mi ettim yoksa? Ettim. Ben ki anlayışlı?

Masada üç tane telefon var. Arayanı aranana... bağ… Kapıdan bir adam giriyor. Avukatlık bürosunda gördüğüm iki adamdan biri. Arkadaşının hatası yüzünden ondan da nefret ettiğimi çok şükür bilmiyor. Usulca yaklaşıp patronla görüşmek istediğini söylüyor. Arıyorum gelsin emrini duyunca adamın suratına bakmadan elimle merdivenleri gösteriyorum. Adam üzerinde anlamadığım bir tuhaflıkla yukarıya çıkıyor. Aynı tuhaflıkla inip gidiyor.

Ara sıra telefonla arayıp muhasebeciye, halkla ilişkilere, yemekhaneye bağlanmak istiyor. İki hattı birleştirip aradan çekiliyorum.

En son aradığında tanıyamayıp “kimi aramıştınız” diye sordum. Bana sitem ile yılışma arası bir cevap verdi. Arkadaşımın arkadaşı ile olan münasebetini ima ederek bir şeyler geveledi. Ayakuçlarımdan saçlarıma kadar irkildim. Aradığınız kişi yok deyip, suratına kapattım.

O günün akşamında işten kovuldum. Halka ilişkin abim bağlamayı öğrenemeden gidiyorsun dedi. Kendince güzel bir espri yaptı. Güldük.

Cebimde üç günlük yevmiyem ile durağa yürüdüm. Gelen otobüs ağzına kadar doluydu. Şaşırdım. Ön kapı kalabalıktan açılmayınca orta kapıdan bindim. Ön koltuklara patronlar oturmuştu. Birini gömlek yakasından diğerini koridora doğru taşmış kısa paçasından tanıdım. Onların arkasında çocuğu hasta olduğu için telefonumdan acil arama yapmak zorunda kalan ustabaşı vardı. Yanında bana kocaman numaraların yazdığı bir kâğıt uzatıp “bi ara hele bacım” diyen sakallı işçi. Otobüsün ortasında yüzünde maskesi ile elindeki parçaları kıvılcımlar saça saça birbirine tutturan kaynakçı. Somunları elden ele ulaştırıp paketleyen altı işçi yan koltuklarda. Aşçı paydos ziline uzanır gibi otobüsün tutamaklarına tutunuyor. Ayaktaki yorgun işçiler yanlış anlarım diye bedenlerini sağa sola kasarak uzak durmaya çalışıyorlar. Tırnakları siyah bir genç beni görünce alelacele ellerini cebine sokuyor, atılacak bir iftirayı bu şekilde engellemeyi okumuş kızlar sayesinde öğrendiğini anlıyorum. Suçluluk duyuyorum. Arka beşli koltukta işe almadığımız gözü yaşlı kızlar yurtlarına doğru ilerliyor. Tekli koltukta arkadaşım, arkasında avukat arkadaşı, onun ardında arkadaşının arkadaşı. Herkes gözleriyle diğer tekli koltuğu gösteriyor. Biri koluma dokunup bak boş diyor. Biri omzumu dürtüyor. Orası boş. Bacım şöyle geç. Abla sen otur. Hanımefendi boş yer var şurada. Herkes beni o koltuğa bağlayıp kurtulmak istiyor.

Omuzlarımı silkiyorum.

Otobüs; ayaktaki tedirgin kızı bir ağacın dalında indirip sanayiden bomboş çıkıp gidiyor.

Ayşegül Genç Arşivi