Kapitalizmin Bireyi Karşısında Müslüman Şahsiyet
HAKSÖZ Sayı: 420 - Mart 2026

İktisat, “sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçların nasıl karşılanacağını araştıran bilim dalı” olarak tanımlanıyor. Ancak bu yaklaşım kapitalizme ait ve birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız kabul edilince rızkı veren Rabbe tam anlamıyla teslim olmayan bireyler, sınırlı kaynakları elde etmenin derdine düşüyorlar.

Bu bireyler sınırsız ihtiyaçları uğruna faydaları için yarışırken, tek düşündükleri şey kendi çıkarları oluyor. “Seçimlerinde özgür” bırakıldıkları söyleniyor ama çıkarları gereğince bencil olmak dışında aldıkları kararlar, “rasyonel akla” uygun görülmüyor. Dolayısıyla tercihlerinde, manevi ve ahlaki değerler değil, “pragmatist” ve “hedonist” dürtüler belirleyici oluyor. Biz “Fedakâr ve diğerkâm olması beklenen Müslümanlar bu sistemde nasıl var olmalıdırlar?” sorusuna cevap arayacağız inşallah.

Yüce Rabbimiz, “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz ve helal olanlarından yiyin. Eğer yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.” (Bakara, 172) buyurmaktadır. Müslümanların değer yargıları vardır ve en büyük sorunlarımızdan birisi bu değer yargılarına sahip Müslümanların sayısının giderek azalmasıdır. Batı orijinli olan, Batı kültür ve medeniyetinin insanını tasvir edip inşa eden kavramlar, sanki insanlığın en başından beri hayatımıza yön veriyormuşçasına sahiplenilmektedir.

Bahsi geçen modern iktisat tanımında iki faktör gözümüze çarpıyor. Öznesi insan olan denklemin bir tarafında “sınırlı kaynaklar” diğer tarafında “sınırsız ihtiyaçlar” var. Aralarında ters orantı olduğu var sayılan kaynaklar ile ihtiyaçlar bir şekilde dengeye getirilmek isteniyor. Bu dengenin ise tüketicilerin faydalarını, üreticilerin kârlarını maksimize ettikleri seçimlerle mümkün olabileceği düşünülüyor.

Adam Smith “Ulusların Zenginliği” kitabında, bu dengenin ancak bencil seçimlerle sağlanabileceğini anlatıyor. Ona göre bireylerin faydacılığı, toplumun çıkarınadır. “Yemeğimizi kasabın, biracının ya da fırıncının iyilikseverliğinden değil, kendi çıkarlarını kollamalarından bekleriz. Onların insan severliğine değil, bencilliğine sesleniriz.” demektedir.

Smith, insan davranışlarının altı nedenini; kişisel çıkar, sempati, serbest olma arzusu, mülkiyet hissi, çalışma alışkanlığı ve takas olarak kabul ediyor. Onun için asıl belirleyici olan ise “kişisel çıkar”dır. Fayda peşinde koşan, sadece kendi çıkarını düşünen kimse, ahlak felsefesinde egoist ve hedonist olarak tarif ediliyor. Bu tipler, fayda karşılandığında zevk, karşılanmadığında elem ve acı duyuyorlar.

Smith’in anlayışını geliştiren Jeremy Bentham, “faydacılık” ilkesini benimseyerek refahını artırmanın peşinde koşan bireyi tarif ediyor. Ona göre doğru davranış, doğru karakter ve doğru kanunun amacı; ilk ve tek ilke olan “en büyük mutluluk” ilkesi olmalıdır. Bu, iki koşulda mümkündür: “hazzın varlığı” ve “acının yokluğu”. Hazzı çoğaltan, acıyı azaltan her davranış ona göre doğru ve erdemli bir davranıştır.

Bu birey, liberal dünya düzeninin insan tipidir. Maddi birimlerle ölçülen mutluluğun peşinde koşan, kararlarını duygulardan arınmış fayda-maliyet analiziyle alan bu insan tipi, küreselleşmeyle birlikte tüm dünyaya yayıldı. Dolayısıyla, mutlulukları ile ihtiyaçlarını doğru orantılı gören, “kaynakların kıtlığı” masalının “mutluluklarına” engel olacağını düşünen ve mutluluklarını artırmak isteyen kimseler tüm dünyada rekabete zorlandı.

Kapitalist ekonomide önemli bir yer tutan “tüketici” kavramı, insana sevdiği her şeyi serbest bir şekilde satın alabileceği yanılgısı sunar. Bu noktada tasarruf, israf vb. hiçbir ahlaki kontrol yoktur. Bu hayat tarzının öznesi insana sermayenin sahibi gözüyle bakılır. Bu özne rekabet ve performans odaklıdır ve “kazanmak” dışında bir alternatifi yoktur. Oysa insan, tek tip davranışa indirgenebilecek bir varlık değildir. Davranışı üreten kendine özgü kişiliğe sahip bir varlıktır. Davranışlarını belirleyen hayat tarzları ve önyargıları vardır. Hatta tutumları büyük ölçüde önyargılarından kaynaklanmaktadır.

Kapitalizm bireyi, bencil ve tek boyutlu fonksiyonlara mahkûm etti. İnsanı dünyevi, mekanik, sadece kendini düşünen sosyal bir hayvan olarak kurguladı. Tamamen ruhsuz, natüralist bu bakış açısı büyük bir krize neden oldu. “Onlar, dünya hayatını ahirete tercih eden, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir. İşte onlar derin bir sapkınlık içindedirler.” (İbrahim, 3)

İnsanlar kendileri için en uygun tercihi yapmaya çalışır ancak doğası gereği hata yapabilen, bilgileri ve algılama alanları sınırlı olan varlıklardır. Bu sınırlılıklar ve yanılabilme özellikleri nedeniyle kararları her zaman doğru olmaz. İnsanların davranışları çoğu zaman bireysel çıkarlara da dayanmaz. Bu yüzden “her koşulda rasyonel düşünen insan” varsayımı doğru değildir.

Yapılan bir araştırmada “Para mutlu olmayı nasıl etkiler?” sorusuna cevap bulmak için insanlara iki soru sorulmuş. Birincisi “Daha fazla fedakâr olmak daha fazla mutluluk getirir mi?” İkinci soru, “Bu sorunun cevabı ‘evet’ ise neden?” olmuş. Sonuçta; “cömertlik ile mutluluk” ve “yardım aktivitelerine harcanan zaman ile yaşam memnuniyeti” arasında pozitif bir ilişki olduğu; fedakâr insanların daha mutlu, mutlu insanların ise daha yardımsever olduğu görülmüştür. İnsanları bencilce kitlesel tüketime sevk eden, kendisi dışında kimseyi düşünmemesi gerektiğini fısıldayan kapitalizmin mutluluk getirmesi mümkün olabilir mi?

Moda, kitle tüketimini körüklemekte, israf kültürü kapitalistlerin ceplerini büyük kazançlarla doldurmaktadır. Tüketim arzuya hitap ederken, moda takipçisi “İstiyorum!” diye mızmızlanan bir yaşındaki çocuk gibidir. İhtiyaçları için değil moda, yaşam tarzı, güzellik gibi soyut hedefleri satın almak için ömürlerini tüketen bu bireyler tükettikleri ile “mutlu”, tükettikleri ile “kimlik sahibi” olmak istemektedirler.

“Kapitalizm, yeryüzünü cennete çevirme iddiası ile dünyayı cehenneme çevirdi.” Modern bireye güç katmak adına Darwin’in “Evrim Teorisi”nden yola çıkarak insanları saldırgan, kendinden başka kimseyi düşünmeyen birer varlığa dönüştürdü. Nitekim evrim sürecinde bireysel çıkar peşinde koşmayanlar ayıklanarak sadece çıkarları peşinde koşan bireyler ayakta kalabileceklerdi!

“Allah rızkımıza kefildir, imanımıza değil. İmanımızı dert edinelim, rızkımızı değil.”

Hz. Ali’den rivayet edilen bu söz, Müslüman şahsiyetin önceliğinin ne olması gerektiğini hatırlatıyor. Ya “Sımsıkı seveceğiz sevmeyi, bazen almadan da vermeyi…” ya da “Papazın eşeğini kovalayıp duracak, Ali’nin külahını Veli’ye uyduracak, aldatıp duracak, aldanıp duracağız…” Oysa “İstanbul malımız olsa, Sultan Süleyman’a kalmamış dünya, ölümden öte köy yok ya…” (C. Karaca / Oğluma)

Sabahattin Zaim, “İnsanların hayatta iki gayesi vardır: İlki refaha, ikincisi felaha ulaşmaktır.” diyor. Biri maddi diğeri manevi olan bu gayelerle, insan dünyada mesut ve müreffeh olmak; ebedi hayatta ise kurtuluşa ermek ister. Ancak günümüz dünyasında her şey maddi referanslarla ölçülmekte; insan tek boyutlu bir yapıya indirgenerek maddeci bir anlayışla dünyaya hapsedilmektedir.

Müslümanlar için asıl amaç dünyadaki huzur ve mutluluktan öte ahiretteki sonsuz saadete ulaşmak olmalıdır. Çünkü dünya hayatı gelip geçicidir. Asıl olan sonsuz huzura, felaha ermedir. İslam, insanı kurtuluşa ulaştıracak yol haritasını çıkartmış; Müslümanlara, dünya tarlasını en verimli şekilde ekip hasat zamanı Allah’ın rızasını kazanmalarını nasihat etmiştir. İnsanları esenliğe ulaştıracak yol budur.

Felaha ermek isteyen Müslüman huşu içinde Rabbine yönelir. Allah’ı hayatın her anında hatırlar ve O’ndan hakkıyla sakınır. Hatalarından tövbe edip arınır. İhtiyacından fazlasını infak eder, haram olan kazanca yönelmez, anlaşmalarına sadık kalarak güven verir. Her durumda Allah’a dua eder, şükreder. İlim peşinde koşar. İffetini korur. Alkol ve kumar gibi izzetine zarar verecek pis alışkanlıklardan ve boş işlerden uzak durur. Allah yolunda çaba sarf eder. Adaleti ayakta tutar; iyiliği emredip kötülükten sakındırır. Gerekirse cihad etmekten kaçınmaz. Müslümanın namazı, ibadeti, hayatı ve ölümü âlemlerin Rabbi Allah içindir.

Hz. Muhammed (s) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” Takva sahibi Müslümanlar, geçici olan dünyaya aldanırlarsa sınavı geçemeyecekleri bilinciyle yaşarlar. Hayatın keşmekeşliği, vakit sorunu gibi bahanelerle Rablerini unutmazlar.

İslam’ın inşa ettiği Müslümanların iktisadını ne Marksizm’in altyapı teorisi ne liberalizmin kapitalist sistemi belirleyebilir. İlişkilerinin altyapısını ekonomi belirlemediği gibi, hayatları ekonomiden ibaret değildir. İslam, kapitalizm ve Marksizm gibi kurgudan ibaret bir fert ve toplum düşlemez. İnsanların fıtratını göz ardı etmeden, iyiliğe ve kötülüğe meyledebileceğini unutmadan bir yaşam vaaz eder.

İslam sürekli meşru kazancı öğütler. Gayri meşru kazanç yollarını, toplumu yıkıma sürükleyeceği için tümüyle yasaklar. İslam’da rızkı kazanmanın yolları ahlaki değerlerden azade değildir. Kaynakların verimli kullanımı, emeğin değeri, paranın atıl bırakılmaması ile üretimi; israf yasağı, tüketime yönelik haram ve helal hükümleriyle tüketimi başıboş bırakmazken; zekât, infak, sadaka gibi hükümlerle gelir dağılımını dengeler.

Bir Müslüman “Malını nereden kazandın?” sorusu ile hayatı boyunca muhataptır. Allah insanlara “dünyayı imar etme” görevi yüklemiştir, tahrip etme değil. İslam, kaynakların tekelleştirilip yok edilmesini değil korunup insanlığın yararına verimli şekilde sunulmasını emreder. İslam’da en önemli kazanç sahası emektir. “İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder.” (Necm, 39) Servet biriktirmek “birikmiş emek” dolayısıyla sömürü demektir. Allah’ın tüm insanlığın yararına sunduğu nimetleri tekelleştirip yığanlar, çetin bir azapla uyarılmaktadırlar. (Tevbe, 35)

Borçluları köleliğe iten faiz yasaklanmış, borçlarını zamanında ödeyemeyen borçlulara hoşgörülü davranılması tavsiye edilmiştir. Kazancın belli bir oranının hak sahiplerine dağıtılması emredilmiş, bir Müslüman, diğer Müslümanların durumundan sorumlu tutulmuştur. Müslüman zenginliğin emanet olduğunu bilir, zenginlikle imtihan edildiğinin bilinciyle hareket eder.

“Allah yolunda sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe asla eremezsiniz. Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92) ayeti Müslümanların malını nasıl harcaması gerektiğini bildirmektedir. Müslümanlar helal kazanıp helal harcamakla sorumludur. “Ben kazandım, dilediğim gibi harcarım!” diyemezler. İhtiyaçtan fazla yapılan tüketim israftır ve ihtiyaçlarımızı yaşam tarzımız belirlemektedir.

“Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü o, israf edenleri sevmez.” (Araf, 31) “Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma! Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan da Rabbine karşı çok nankördür. Eğer sen kendin dahi Rabbinden umduğun bir lütuf beklemek durumunda olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan hiç değilse kendilerine rahatlatıcı bir söz söyle! Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin! Rabbin rızkı dilediğine bol verir, dilerse kısar. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, onları görmektedir.” (İsrâ, 26-30) ayetleri gereği Müslümanlar, cimrilik ve israftan kaçınırlar.

“Sizden biriniz kendisi için istediğini, mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz…” hadis-i şerifi gereği Müslümanlar ihsan ve infak sahibidirler. Bunlar ulaşılacak en yüksek değer olan takvayla alakalı kavramlardır. Muttaki kişi adaletsizlik yapmaz, yardımseverdir. Allah için malını harcar. Allah’ı her anında anarak yaşar. Açgözlülük, cimrilik ve müsriflikten uzaktır. Manevi ve sosyal olarak kendini geliştirme çabasındadır. İslam bu kimseyi “eşref-i mahlûkat” olarak tanımlar. Bu insan, “Hayata niçin geldim?” sorusunun cevabını arar. İmtihan için yaratıldığını bilerek yaşarsa refaha ve felaha ulaşır. “Dünyevi işleri Allah’ı anmaktan, namazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkar. Bilirler ki Allah kendilerini daha güzeli ile ödüllendirecek, daha fazlasını lütfundan verecektir. Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır.” (Nûr, 37-38)

Müslüman, mal ve çocuklarının kendisi için birer imtihan olduğunu ve büyük mükâfatın Allah katında bulunduğunu (Enfâl, 28) bilir. Ancak bu dünyayı da göz ardı etmez. “Ey Rabbimiz, bize bu dünyada ve ahirette iyilik nasip et ve bizi cehennem azabından koru!” (Bakara, 201) diye dua eder. “Namaz kılındı mı artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı da daima çok anın ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma, 10) emrine uyarak yaşar.

Müslüman temizdir. İşini en doğru ve tam şekilde yapar. Hatası varsa düzeltir. Tenkide açıktır. Kendisine emanet edilen malzemeye, alet-edevat ve hammaddeye gerektiği gibi ihtimam gösterir. Çalışırken sağlık ve emniyet tedbirlerine riayet eder. Çalışması sonucunda aldığı ücretten dolayı Allah’a şükreder. Başkalarının kazancına göz dikip haset etmez.

Kazancının sırf çalışmasının sonucu olmayıp Allah’ın takdiri olduğuna inanır. Bilir ki “Göklerin, yerin ve içlerindeki her şeyin hükümranlığı Allah’a aittir. O her şeye kadirdir.” (Mâide, 120) Varsa işçisini korur, gözetir, kalbini hoşnut eder. Ücretini hakkı ölçüsünde, vaktinde öder. “Onları güçlerinin yetmediği şeylerle mükellef kılmayınız” hadis-i şerifini unutmaz. İşinde hile, spekülasyon, stok, vurgun, tekelcilik yapmaz. Allah yolunda harcamada bulunur.

“İktisat” kelime olarak “vasat yol” anlamına gelen İslami bir kavramdır. Bugünkü çağdaş ekonominin temeli menfaate, tüketime, israfa dayalıdır. Bizim iktisat tabirimiz Batı’nın kullandığı “ekonomi bilimi” tabirinden çok farklıdır. İktisat kelimesi; “itidal, orta yol” yani ifrat ve tefrit olmayan anlamlarına gelir. Bu anlamıyla Müslüman, maddi ve manevi ihtiyaçlarını denge içinde düzenleyebilen, “iktisatlı” yani “itidal üzere hareket eden ve harcamalarında dengeli olan” insandır. Dolayısıyla Batılı bir kavram olan ekonomi ile İslami bir kavram olan iktisat kelimeleri anlam olarak aynı değildir. Ancak olguya İslam’a uygun olmayan sonuçlar doğuran Batı orijinli inceleme ve yorumlarla yaklaşılmakta, insan ekonomik bir veriye indirgenmektedir.

Batı medeniyetinin mekanik, bağımlı, çıkarcı ve indirgemeci karakterine karşılık İslam, tevhide dayalı dinamik bir değerler sistemidir. Müslümanlar için kaynakların azlığı sorunu değil “açgözlü insanların varlığı” sorunu vardır. Alman ekonomist Werner Sombart, “Zengin olduk, çünkü kıtalar ve ülkeler bizim için ıssızlaştı. İnsanlar bizim için öldüler.” diyerek kapitalizmin insan sömürüsüyle geliştiğini söylüyor. Katliamlar, köle ticaretiyle kıtaların boşaltılması ve sömürü olmasaydı; köklü medeniyetler yok edilmeseydi kapitalizm olabilir miydi? Bu yüzden Müslümanlar, Sanayi Devrimi gibi gelişmelerin İslam toplumlarında neşet etmemesine hayıflanmazlar. Çünkü bu olguların köle emeği ve kaynakların sömürülmesiyle ortaya çıkan ve modern kapitalizmi doğuran olgular olduğunu bilirler.

Kapitalizm kendi süreci ve mantığı içinde, belirtilen yollarla gerçekleştirilen sermaye birikimi ile ortaya çıkmıştır. Bu, Müslümanların kabul edemeyeceği olgular zinciridir. Müslümanlar kaynakların hoyratça tüketilmesine, ormanların yok edilmesine, çevre kirliliğine, ekolojik dengesizliklere ve sömürüye yol açacak eylemlere sebep olamazlar. Yeryüzünün tahribine değil imarına çalışır; “insanların kurdu değil yurdu olmak” için çaba gösterirler.

Kapitalizmde kazanmak için her yol mubahtır; tek ahlaki ölçü başarıdır. Kapitalist toplumlarda insan davranışlarını “maddi güdüler” yönlendirirken, Müslümanlar için “İslam ahlakı” belirleyicidir. Burada kendimize şu soruyu soralım: “Davranışlarımızı ve yaşam tarzımızı ne belirliyor: Fayda ve çıkar üzerine kurulu kapitalist ahlak mı yoksa ‘kardeşini kendisine tercih eden’ Müslümanın İslam ahlakı mı?”

Sinan Ön Arşivi