Batılı ülkeler ve örgütleri “Müslüman kadını özgürleştirmek” adına yoğun bir mesai harcıyor! Feminist ideoloji şiddetle Müslüman toplumlara dayatılıyor. Nedir bu dayatılan hikâye? Müslüman kadına el uzatanlar kendi kadınlarının sorunlarını gerçekten çözmüşler mi? Batılı kadın hak ve adalet, özgürlük ve eşitlik kazandı mı? Müslüman kadınlara iyilik mi istiyorlar? Müslüman kadının varmasını istedikleri bu yolun sonu neresidir?
Müslüman toplumlarının kadına dair sorunlarının olmadığını iddia etmek ya da Batı toplumlarını eleştirerek kendi sorunlarımızın üstünü örtmek değil derdimiz. Aksine hem erkekler hem de kadınlar için sürekli artarak devam eden sorunlarımızın çözümüne dair katkıda bulunmaya çalışmaktır.
Bunun için öncelikle aklımızdan çıkarmamamız gereken iki olgu var. İlki, Müslüman toplumlarda meydana gelen sorunlar, İslam’dan kaynaklanmıyor. Diğeri, sorunlarımızın ilacı, tarihsel köklerinden yola çıkarak bizlere reçeteler sunan modern Batı değil. Düşmanımız bizi sürekli savunma psikolojisine itiyor. Önce bundan kurtulacak, bize sıkıntı ve huzursuzluktan başka bir şey getirmeyen yabancı ve sahte çözümlere aldanmayıp Müslüman erkekler ve kadınlar olarak yardımlaşacağız.
Thomas Hardy, “Bir Hayatın Sırrı” adlı romanında, karısını açık artırmayla satan ve yaptığı işin hayatı boyunca vicdan azabını çeken bir karakteri anlatır. “Ne var canım bunda, bu bir kurgu!” denebilir ama romanda anlatılan hikâyenin altyapısı, İngiltere’de 20. yy. başlarına kadar devam eden bir geleneğe dayanıyor.
Hukukçu ve tarihçi James Bryce’nin yazdıklarına göre 1913 yılında İngiltere’de mahkemeye başvuran bir kadın, “kocasının kendisini bir sterlin karşılığında sattığı” gerekçesiyle şikâyette bulunuyor. Bu şikâyet, boşanmanın sadece zenginler için mümkün olduğu zamanlarda, evlilikleri bitirmenin yöntemi olarak kullanılan “Wife Selling” düşkünlüğünün kayıtlara geçen son örneği.
Kanunda yeri olmayan ancak yetkililerin engel olmaya hakları olmadığını düşündüğü, hatta yerel polislerin insanları eşlerini satmaya zorladığı bu gelenek, boşanmaktan daha ekonomikti. Karısının boynu, kolu ya da beline bir yular takan koca, halka açık bir yerde onu en yüksek fiyatı verene satardı.
Yine İngiltere’de, “çok konuşarak kocasını rahatsız eden kadınlar” “Azarlama Gemi” denilen bir alet takılarak cezalandırılıyordu. Kadının kafasına, içinden dilaltına gelecek bir parça çıkan demir bir kafes takılır, böylece kadın konuşamaz ve saatlerce cezalandırılırdı. Bu kadının sesi köpek havlamasıyla tanımlanır ve bu gem onun için kullanılırdı.
Batı’da, özellikle alt sınıflardaki kadınlara bu vb. türden yapılan zulümler oldukça yaygındı. Kadının sığınağı da yoktu. Kadın, adaleti arayabilir; hakkın gerçekleşmesi, bâtılın geçersiz kılınması için arayışa girebilirdi. Ancak bu “hak ve adalet” kavramı üzerinde, kadın ve erkeklerin ittifak edeceği bir kaynakları yoktu.
Aksine, Batılı kadın dinî metinlerine baktığında şunu görüyordu: “Sessizce ve tüm teslimiyetinle itaat et ve erkekler üzerinde yetkin olmadığını bil!” Çünkü o, Havva’ydı; ayartılan ve emri çiğneyen Havva. Âdem’i de ayartan yani günahın kökeni olan Havva. O, insanların sefaletine neden olmuş, bu nedenle Rab, kendisini hamilelik ve doğum zorlukları ile cezalandırmış, erkeği de onun efendisi yapmıştı. Kadın erkek için yaratıldığını, bir adamın kendisini ve kızını satabileceğini okuyordu metinlerde. Sınırlarını, hak ve sorumluluklarını adalet temelinde açıklayan ilahi bir metin olmayınca Batılı kadın ne yaptı?
Yol Yanlış Olunca Rehber İşe Yaramıyor
Batı’nın kendisine yön vereceğini ilan ettiği “özgürlük ve eşitlik” gibi değerlere bel bağlayan kadın, muhakkak özgür olmalı ve erkeklerle eşitliğe ulaşmalıydı. Hak ve adaleti din değil dünyevi ve beşerî anlayışlar belirlemeli, bu özgürlük ve eşitlik anlayışı, evrensel hak ve adalet anlayışıyla çelişse bile talep edilmeliydi.
Dolayısıyla Batılı kadınların “özgürlük hareketi” dünyevi ve tek yönlü bir pusulayla yola çıkmış oldu. Bu özgürlük hareketi, erkeklere kafa tutan, düşmanca meydan okuyan feminist hareketi doğurdu. Sanki kadınlar, gördükleri zulmün intikamını almaya yemin etmiş gibiydiler.
Kadın erkeğe denk olmalı ve her hususta onunla rekabet etmeliydi. Hiç kimse için fedakârlık yapmamalı; üzerinde kimsenin etkisi olmamalı; koca, erkek kardeş, baba ya da oğullarına muhtaç kalmamalıydı. Kendine harcama yapabilme gücü olmalı, özgüven duymalıydı. Bir erkeğe asla güvenilmezdi!
Bu anlayışla birlikte yeni sorunlar belirmeye başladı. Kadının değeri maddi üretimle ölçüldüğünde çocuklara ne olacaktı? Kocayla ilişki denklik üzerinden kurulacaksa ailenin sorumluluğunu kim yüklenecekti? Kimin fikri uygulanacaktı? Bunlar çatışmaları körükleyen ve aileyi yok oluşa götüren tehditlerdi.
Bu tehditlere “Çocuklar ve aile mi, bırak cehenneme gitsinler! Siz bu olgular altında kadınları yeniden köleleştirmek istiyorsunuz. Kendim, hırs ve isteklerim ile hemcinslerim dışında kimse fedakârlığı hak etmiyor. Hiçbir şeyin bana engel olmasına izin vermeyeceğim. Ben mazlumum. Artık zulmettiğiniz yeter!” diyerek cevap verildi. Dolayısıyla ailenin ve toplumun varlığını korumak isteyen tüm sesler için “Kadının özgürlüğüyle savaşıyor, köle yapmak ve karanlığa dönmek istiyorlar!” denildi. “Mazlum kadın” duygusu ve algısı her davranışı meşru kılmak için beslendi.
Amerikalı feminist lider Helen Solinger şöyle diyordu: “Bizi, evlilik düşüncesine teşvik edenler erkeklerdir. Evlilik kurumunun bizi başarısız kıldığını biliyoruz. Kadınların özgürlüğü için evliliği yok etmeye çalışmalı; kadınları kocalarıyla yaşamamaları, onları terk etmeleri için teşvik etmeliyiz.”
Bu mağdur ama mağrur devrimci kadın, meselenin pazarlayıcıları olan politikacılar, kapitalistler ve ahlaki anarşi taraftarları için bir ganimetti. Bunu, yolun sonunda bazı feministler itiraf ettiler. Feminist Nancy Fraser, The Guardian’da yazdığı bir makalede “Feminizm, kapitalizmin elinde nasıl hizmetçiye dönüştü? Kontrolü tekrar nasıl eline alacak?” diye soruyor; Amerikalı Gloria Steinem bir röportajında, CIA’dan faaliyetleri için mali destek aldığını itiraf ediyordu. Gloria Steinem, “bağımsız, meydan okuyan, süper kadın” düşüncesini öne çıkaran Miss Magazin dergisinin kurucusu ve Bağımsız Araştırma Hizmetleri Merkezinin denetleyicilerindendi. CIA’dan destek alan ama “bağımsız araştırmalar” merkezi!
Politikacılar ve kapitalistler kadını özgürleştirme hareketinden en çok çıkar sağlayanlar oldu. Kadının bağımsızlaşarak kendini kanıtlamak için çalışması, evde vergiden muaf çalışan toplumun diğer yarısını vergiye tâbi kıldı. Hem de erkeklerden daha düşük ücretlerle çalışıyorlardı. Maaşlardaki ve terfilerdeki ayrımcılık halen devam ediyor. Toplumsal hayata daha fazla katılan kadın; parasını kozmetik ürünler, gösteriş ve maddi rekabetler için harcamaya başladı. Bireysellik ve sınıfçılık pekiştirildi. Devletin politikasını belirleyenler; anlaşmazlıklarda hakem olmak yerine, kapitalistlerin egemenliğine ve açgözlülüğüne mâni olmak isteyen kimselerin karşısında oldular.
Anne-baba arasında oluşan rekabet çocukların ihmal edilmesine sebep oldu. Bu, ailenin parçalanması ve çocukları yetiştirme hususunda ailenin merkezî rolünü kaybetmesi demekti. Çocuğun eğitimi ve terbiyesi devlet okuluna kaldı. Siyasete hâkim olan güçler bu küçük kalpleri istedikleri yönelimlerle doldurdular. Amerika’da “çekirdek ailenin yok oluşu” ifadesi git gide yaygınlık kazandı.
Feminist Mary Bane, “Çocukları cinsiyet eşitliğine göre yetiştirmek için, onları ailelerinden alıp toplum içinde yetiştirmeliyiz.” diyor. Birçok aile parçalandı ve Newsweek gazetesinde 2013’te yayınlanan bir rapora göre, Amerika’da 2,5 milyon çocuk evsiz kaldı. Baba meşgul, anne meşgul ve kavgalılar. Kimse çocukları umursamıyor ve kötü davranıyor. ABD Adalet Bakanlığının kaçan çocuklar için özel kurduğu, Children or Ran Away Youth birimine göre, çocuklar bu dağılmış evlerinden kaçıyordu ve evsiz kalan çocuklar arasında uyuşturucu, psikolojik hastalıklar, aşağılanma ve cinsel istismara maruz kalma oranı oldukça yüksekti. Bazıları ihtiyaçları için kendisini satıyordu!
Bu arada özgürleşen kadına ne oldu? Talep ettiği hak ve adaleti elde etti mi? Arzuladığı gibi özgürlüğe ve eşitliğe ulaştı mı? Gelin bu kadının hikâyesine gerçekler ve istatistikler eşliğinde bakalım.
Batılı Kadın Gerçekten Özgürlüğe Ulaştı mı?
Üniversiteye giden ancak ailelerinden “özgürleşerek” bağımsızlıklarını ilan etmiş genç kızların üye olduğu ve ihtiyaçlarını temin edebilmek için “müşteriler” aradıkları bir sitede, müşterilerden biriyle yapılan bir röportaj: “Ben Tommy, bilgi teknolojileri alanında yönetici olarak çalışırken emekli oldum. Bu kızlara aylık 150 dolar harcayabilecek imkânım var. Bu iş evlenmekten daha ucuz, kazandığıma kıyasla küçük bir miktar. Evime bana eşlik eden güzel ve genç bir kadınla girdiğimde, bu bana yapılan iltifattır. Lüks bir araba ve benzeriyle görünmek gibi…”
Hangi kadın bu anlayış karşısında değerli hissedebilir?
Özgür ülkelerde ismini söylemekten hayâ ettiğimiz bu vakıa, erkek için bir iltifat kaynağı. Çoğu zaman kızları yaşındaki çocukların ırzlarını satın almak, bu kimselere mutluluk veriyor. Giderlerini karşılamak için yarı zamanlı fuhşa mecbur kalan kadınlar için de aynı şey geçerli midir? Aynı sitede, bu kızların elde ettiği gelirin analizi, “hizmet” alan erkeklerin yaşı ve işi hakkında bilgiler de var ve çoğunluğu dev şirketlerin yöneticilerinden ve büyük iş adamlarından oluşuyor.
Çocuk yaştaki kadınlara cinsel bir obje, bir ev eşyası, insan değil de bir nesne gibi bakılıyor ve Batı toplumlarında bu normal hale geldi. Amerika’da yayınlanan bir makalede, erkek ve kadınlarda en çok neyi değerli buldukları sorulmuş. Erkekler için “güven ve ahlak” başta gelirken kadınlar için “fiziksel çekicilik” belirleyici olmuş. Yani kadın kişiliği, inancı, ahlakı, güvenilirliği, zekâsı veya becerilerine göre değil, fiziksel özelliklerine göre değerlendirilip bir nesne ve cinsel bir obje olarak görülüyor.
Kadınların cinsel obje olarak görülmesi hakkında yayınlanmış onlarca bilimsel araştırma var ve bu araştırmalar, kadınların cinsel bir obje haline getirilmesini kendisiyle mücadele edilmesi gereken çirkin bir olgu olarak görmüyor. Aksine, kadınların da kendilerini erkekler için cinsel obje olarak gördüklerini iddia ediyor ve medya, toplum, oyunlar gibi araçlarla bunu aşılamaya çalışıyorlar. Kadın bedeni reklamlar için model olarak sunuluyor. Bu da bazı kadınların görünüşlerine büyük özen göstermesine ve aynanın karşısında uzun saatler geçirmesine yol açıyor.
Kadınlara fiziksel çekiciliklerinden dolayı değer veren bir toplumda kadın, çekici olamamaktan korkuyor hatta utanıyor. Kendilerini reklamlardaki kadınlarla karşılaştırıp benzetmek zorunda kalan kadınlar psikolojik sorunlar yaşıyorlar. Saçları, derileri veya gözlerinin rengini değiştirmek için estetik ameliyat yaptırıyor ya da kozmetik ürünler kullanıyorlar.
Toplumda cinsel bir obje olarak görülüp fiziksel çekiciliği üzerinden değerlendirilen “özgür kadın” sokakta, toplu taşımada, üniversitede, iş ortamında hatta evinde nelere maruz kalır? AB Temel Haklar Ajansı, 2014 yılında bir rapor yayınladı. Raporun başlığı şu şekilde: “Her gün ve her yerde kadına yönelik şiddet!” Rapor, kadınların çocukken maruz kaldıkları cinsel istismara da değiniyor.
Yine, Birleşmiş Milletler yayınladığı bir haberde şöyle yazıyordu: “Kadınların büyük çoğunluğu günlük yolculuklarında her çeşit tacize veya cinsel şiddete maruz kalıyor.” Haber, bu kötülüklerin salgın haline geldiğine dikkat çekerek başlıyor. Fransa’da, içinde Kadın Haklarından Sorumlu Bakanlığın da olduğu birkaç yetkili tarafından hazırlanan raporda ise şöyle deniliyor: “Fransa’da toplu taşıma aracı kullanan kadınlardan cinsel saldırı veya tacize maruz kalmayan yok!”
Toplumsal olarak üst seviyede kabul edilen akademik kurumlarda bile durum farklı değil. Houston Üniversitesi doktora öğrencilerine dağıtılan kitapçıkta: “Her 3 kız öğrenciden 1’i cinsel tacize uğruyor ve bu öğrencinin böyle bir olaydan kaçmak için yapabilecek hiçbir şeyi yok!” deniliyor. Amerika’da tıp okuyan kız öğrencilerin yarısı tacize uğrarken; 2019 yılında The Guardian’ın yayınladığı araştırmaya göre İngiltere’de kız öğrencilerin yarıdan fazlası, cinsel saldırılara maruz kalıyor. Tacizci, akademik rütbe ya da öğretmenin konumuna saygı göstermiyor. Erkek öğrenciler kadın öğretmenlerini taciz ederken, erkek öğretmenler kız öğrencilerini taciz ediyor.
Bu “özgür kadınlar” üniversiteden mezun olunca iş bulmak zorunda. Batı’da bir kadının kariyeri onun tek güvencesidir, çünkü kimse ondan sorumlu değildir! Baba, erkek kardeş ve koca onun kararlarına karışamaz. Batılı kadın hakkında konuşurken onun özgürlüğünden bahsediyoruz ama bu özgürlüğün, nasıl bir sonucu ve bedeli olduğunu unutuyoruz. İstisnalar hariçtir tabiî ancak Batılı erkek, kadına karşı herhangi bir sorumluluk hissi duymuyor. Kızının ihtiyaçlarını karşılamak, onu koruyup gözetmek zorunda olmadığını düşünüyor. Dolayısıyla “özgür kadın” hayat güvencesi olan işinde kendisini kanıtlamak zorunda kalıyor.
Her zorunluluk bir tavizi doğurur. İş yerinde kadın, doğasına uygun olmayan görevlere zorlanıyor. İtiraz edemiyor çünkü zaten her hususta erkeklerle mutlak eşitlik kavramını kabul etmişti. Doğru olmasa da bu anlaşılabilir bir durum ama işini kaybetmemek için iffetini ayaklar altına alabilecek seviyeye düşmek nasıl izah edilebilir? 2002 yılında BBC’de yayınlanan bir makale başlığı: “İngiltere’de her dört kadından biri ofiste ilişkiye zorlanıyor.” Taciz gören kadınlara yardım eden İngiliz “Safe Line” sitesinin istatistiklerine göre kadınların yarısından fazlası çalışma ortamlarında bu çirkin saldırıya maruz kalırken; Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre iş yerinde tacize uğrayan kadınların oranı %58’dir. Araştırmaya göre insani bir iş yaptığı düşünülen kadın hemşirelerin %70’i erkek hastalar ve iş arkadaşları tarafından cinsel saldırıya uğruyor.
Erkek işverenlerin, ürünlerini satabilmek için kadın çalışanlarından açık saçık giyinmelerini istemesi, işe alırken bu taleplerde bulunması yaygın bir durum. Bir grup kadın garson, ABD’nin etkili markalarından birinde açık giyinmelerini isteyen restoran sahiplerinin baskısından kurtulabilmek için gösteri yaptılar. Ana slogan şuydu: “Ben, menü kapsamında değilim!” Müşteriler beni satın almak için değil yemek için restorana gelmeli!
2018 yılında BBC tarafından yayınlanan bir makalenin başlığı “İngiltere’deki sosyal güvenlik sistemi beni fuhşa zorladı!” şeklindeydi. The Economist, bu söylemi doğrular nitelikte “Almanya’da günde 1 milyon erkeğe hizmet veren yaklaşık 400 bin fahişe” olduğunu yazıyordu. Bu kadınlar rekabet gücünü kanıtlayıp bağımsızlığını kazanmış; baba, erkek kardeş ya da eşlerinin hayatlarına müdahalesini reddedip özgürleşmiş sanıyorlardı kendilerini! Oysa haysiyetlerini ayaklar altına alan kapitalizmin köpek balıklarına yem olup fuhuş, kumar, gece kulübü gibi sektörlerde çalışan milyonlarca kadından sadece biri olmuşlardı.
Bununla birlikte, saldırıya uğrayan kadınların büyük çoğunluğu şikâyetçi olmuyor. Tacizi, kadınlığına yapılmış bir çeşit iltifat olarak gördüklerinden değil, aksine çoğunluğu kendini aşağılanmış hissediyor, korku içinde yaşıyor. Fiziksel hastalıklara ek olarak depresyon ve panik ataktan da mustarip oluyor. Kendini hor görüp utanıyor ve intikam duygusuna kapılıyor.
ABD Suç Mağdurları Bürosu verilerine göre şikâyet etmiyorlar çünkü işlerinden olmaktan korkuyor, fıtri olarak başlarına gelenden ötürü utanç ve ar duyuyor, şikâyet etmek için ellerinde yeterli delile sahip olmuyorlar… Saldırgan gözlerden uzak bir köşede saldırıyor. Çoğu kadın, saldırganına teslim oluyor, çünkü saldırının fiziksel şiddete dönüşmesinden korkuyor. Ama durumun yıkıcı etkilerinden ötürü acı çekmeye devam ediyor.
Tüm bunlara rağmen “Giyimiyle erkekleri cinsel tacize teşvik edecek şekilde davrandığı için hatalı olan kadındır!” denilerek suçlanıyor. Gerçek şu ki tüm kadınlar risk altında; buna erkeklerin dürtülerini teşvik edenler de bunun bedelini ödeyen kadınlar da dâhil. “Batılı erkek”, sanırım bunu kendine hak olarak görüyor ve “özgür ülkelerin” politikacıları bu sorunu çözebilecek nitelikte değiller. Çünkü aynı çürümüşlük parlamentolarda da var. CNN’in yayınladığı bir araştırmaya göre, AB parlamentolarında kadınlara yönelik cinsel taciz çok yaygın. Bu “özgür kadın” nereye gidecek? Nereye sığınacak? Kimden koruma talep edecek?
Örselenmiş Ama “Özgür” Kadınlar
Takdir edilmek veya itibar gördüğünü hissetmek için çekici olmaya devam mı edecek? Ama çekici olduğu zaman erkelerin cinsel dürtülerini tahrik ediyor ve erkekler bu yüzden saldırıyordu değil mi? “Batılı özgür kadın” için zor bir denklem! Kadın; okulu, işi, tedavisi için dışarı çıktığında ona dürtüleri ile bakan erkeğin bu davranışı, geçici arzuların bir sonucu değil, aksine erkeklerin çok erken yaşlardan itibaren kadınlara dair çarpık ve aşağılayıcı bakış açılarının sonucudur. Öyleyse gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan slogan ifadeleri bir kenara bırakmak gerekiyor.
ABD Suç Mağdurları Ofisinin yayınladığı bir istatistiğe göre ergenlere, bir kızla zorla ilişki kurmanın kabul edilebilir olup olmadığı sorulmuş. %36’sı eğer kendisini dizginleyemeyecek kadar dürtüleri harekete geçtiyse ve %39’u da eğer ona çok para harcamışsa kabul edilebilir, diye cevaplamış.
ABD Adalet Bakanlığı sitesinde kadına yönelik şiddetle ilgili istatistikler bulunuyor. Orada, “Örselenmiş Kadın Sendromu” olgusundan bahsediliyor. Bu tabir, darp edilen kadınlara ait. “Aile İçi Şiddete Karşı Ulusal Koalisyon” gibi resmî ABD sitelerine göre, dört kadından biri yakın arkadaşının şiddetine maruz kalıyor. ABD’nin “Şiddet Mağdurları Ofisi”, acil servislere başvuran kadınların %35’inin darp sebebiyle orada olduğunu söylüyor. Dahası bu şiddet genellikle öldürmeye kadar varıyor.
Fransa’da, 2019 yılında öldürülen 116 kadın için gösteriler yapıldı. Fransız Haber Ajansı, her 3 günde, bir Fransız kadının, kocası veya erkek arkadaşı tarafından öldürüldüğünü ve her 7 dakikada, bir kadına tecavüz edildiğini haberleştirdi.
Peki, bu kadın neden kaçmıyor? Nereye kaçacak? Babasından veya erkek kardeşinden destek alması özgürlüğüne engel! Kaldı ki babası ondan sorumlu da değil. Çünkü o, özgür ve bağımsızdır. Erkeklerle eşittir. Kimseye ihtiyacı yoktur, kendini kanıtlamıştır! Ama şiddet görüyor, taciz ediliyor, aşağılanıyor! Batılı özgür ülkelerde “Örselenmiş Kadın Sığınma Evi” denilen yerler var. “Aşırı Şiddet Gören Kadınlar Barınağı” da deniyor. Kadının şiddetten kurtulup iyileşerek geçimi için bir yol buluncaya dek kalacağı geçici bir yer.
Ciddi şekilde darp edilen bu kadın, kendisine şiddet uygulayanı hatırlatabilecek her şeyi ortadan kaldırmak ister. Onu hatırlatabilecek şeylerden biri de haram ilişkiyle oluşan bebektir. İşte burada sıra kürtajı kolaylaştıran teknolojilere, onu cazip hale getiren medyaya ve buna izin veren yasalara geliyor. Sadece ABD’de yıllık bir milyon kürtaj vakası var. Bunların yaklaşık 3’te 2’sine, Allah ona ruh verdikten sonra kıyılıyor! ABD Hastalık Kontrol Merkezine göre, kürtaj yaptıran kadınların büyük çoğunluğu evli değil. Yani sonu cinayetle biten aşağılık bir şehvete kurban gidiyor masum bebekler.
Bir kadın doğurduğu çocuğu istemediği zaman da çözümü var. Avrupa ve Amerika’da “bebek kutusu” denilen olgu gittikçe yaygınlaşıyor. Kadının, yeni doğan bebeğini çöpe atmak yerine bırakabileceği kutular caddelerde çokça görülüyor. “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda.” (Tekvir, 8-9) Bazıları verilecek cevaplardan habersizce “Anne, doğan bebeği istemiyorsa öldürmek hakkıdır!” diyerek canavarlaşıyor.
“Batılı özgür kadın” babasının, erkek kardeşinin veya kocasının sorumluluğunu istemedi, onlar da buna dünden razıydı. Böylece pek çok genç kız ve kadın, kendisini kiralayan zengin adamların, beyaz köle tüccarlarının, aşağılık dergi sahiplerinin, üniversitede, iş yerlerinde ve toplu taşıma araçlarında ona cinsel tacizde bulunan erkeklerin elinde bir oyuncağa dönüştü. Bu olgular bizi, Müslümanların nimeti yitirmesiyle dünyanın neler kaybettiğini düşünmeye ve Batılı kadına karşı merhamet duygusu beslemeye sevk etmeli.
Müslümanlar Nimeti Yitirince İnsanlık Neyi Kaybetti?
Kadınlar değerlerini yanlış yerde arıyorlar. Bir kadın mucit veya bir kadın doktor, kadını aşağılayan bu taşkınlığa son verebilecek bir nesil yetiştiremediği sürece mucit veya doktor olmasının ne faydası var? Oğlu, kadınlara cinsel taciz ve tecavüzde bulunan, onlara şiddet uygulayıp aldatan bir annenin, bilimsel araştırmalarıyla meşgul olmasının değeri nedir? Ahlakımız yerin dibine batarken, Mars’ta yaşam alanı oluşturmamızın kime, ne faydası var?
Kadınların kurtuluşu ancak erkek ve kadınlar birbirini tamamlayınca, karşılıklı yardımlaşınca, birbirinin hak ve sorumluluklarını fark ederek istikrarlı bir aile ortamında sağlıklı bir nesil yetiştirince mümkün olacaktır.
Feminist Nancy Fraser, şöyle diyor: “Bir feminist olarak kadınları özgürleştirmek için verdiğim mücadelede daha iyi, daha adil, eşitlikçi ve özgür bir dünya inşa ettiğimi varsayıyordum. Feministlerin öncülük ettiği ideallerin çok farklı amaçlara hizmet etmesinden ötürü kaygılanıyor; cinsiyet ayrımcılığı eleştirimizin artık yeni eşitsizlik ve sömürü biçimleri ürettiğinden dolayı endişeleniyorum.”
Şairin dediği gibi “Eğer yol yanlış ise rehber bir işe yaramıyor.” Kadınların özgürleşmesi düşüncesinde de daha başından itibaren tamamen sapmış bir pusula ile yola çıkıldı. Bu özgürleşme çağrısı, trajedi tüccarları tarafından gasp edilip kendi çıkarları için kullanıldı. Bu pusulayla kadın ne hak ve adalet ne de özgürlük ve eşitlik elde edebilirdi.
“Batı medeniyetinin Müslümanlarla ilişkisini üç temel nitelik üzerinden tarif eder misin?” diye sorsanız herhalde şunları söylerim: Sorunları doğuran, sorunlardan Müslümanları sorumlu tutan, sorunları çözdüğü vehmi ile Müslümanlardan takdir bekleyen Batı…
Bizim toplumlarımızda Batı’da yaşanan tarzda bir kadın sorunu yok. Bizim sorunlarımız, onlara benzemeye çalışmaktan kaynaklanıyor. Onlara benzeyenler, onların sorunlarına da sahip çıkıyor ve dolayısıyla çözümü de onlardan bekliyor. İdarecilerimiz de buna zemin hazırlıyor.
Oysa bizim sorunlarımızın kökü dışarıda olsa da çözümü başucumuzdadır. “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak mallarından harcama yapan erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur.” (Nisa, 24) “Mümin erkekler ve kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar.” (Tevbe, 71) “Onlarla iyi geçinin.” (Nisa, 4) “Erkeklerin kadınlar üzerindeki haklarına denk, kadınların da erkekler üzerinde meşru hakları vardır.” (Bakara, 228) “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım.” (Tirmizi, ‘Menâkıb’, 63)
“Allah, iman edenlere Firavun’un karısını örnek gösterdi.” (Tahrim, 11) Asiye; bir nesne ya da obje değildi. O, insanları köleleştiren Firavun’a isyan eden mümine bir kadındı. İnsanları köleleştirmek isteyen günümüz firavunlarına karşı mücadele edecek imanlı kadınların izini takip edeceği örnek bir şahsiyetti. Allah, “İmran kızı Meryem” gibi iffetli bir kadını da misal vermişti. Maddi kazançları veya fiziksel çekicilikleri nedeniyle değil imanlarından ötürü Allah’ın örnek gösterdiği kadınlardı onlar.
Mümin kadınların iffeti söz konusu olduğunda Rabbimizin gazabı “İmanlı, saf ve namuslu kadınlara iftira atanlar dünya ve ahrette lanetlenmişlerdir, onlara büyük bir ceza vardır.” (Nur, 23) ayetiyle; merhamet ve şefkati ise “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mümin kadınlara söyle; dış giysilerini örtsünler, bu tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygundur. Allah, ziyadesiyle bağışlayan, çokça esirgeyendir.” (Ahzab, 59) ayetiyle tecelli eder.
Siz kürtajla kıyılan canları, yeni doğan bebeklerin bebek kutularına terk edildiğini veya sokaklarda evsiz kaldıklarını gördüğünüzde, Peygamberimizin şu sözlerini hatırlayın: “Kim ki üç tane kız çocuğu olur da onlar hakkında Allah’tan korkar, onlara merhamet eder ve geçimlerini sağlarsa o kişi için cennet vardır.” Denildi ki: “Ey Allah’ın Resulü, ya iki tane olursa?” Şöyle cevap verdi: “İki tane olsa da…” (Ebu Davud, ‘Edep’, 120-121)
Erkeklerin ve kadınların huzura ermesi ve tüm insanlığın içinde bulunduğu yanlış yoldan kurtulması; bizleri yaratan, yaşatan ve başıboş bırakmayan Rabbimize dönmemizle mümkündür. Nefsimize ve arzularımıza yenik düşmemek, hatırlamak ve hatırlatmak umuduyla kendimizi ve yakınlarımızı yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyalım.

