Bir Şehri Terk Etmek
TEMMUZ Sayı: 10 - Mayıs 2017

Bu ilk şehirdi ayrıldığım. Ne bir disiplin suçu ne de bir şikâyetti beni böyle yer değiştirmek zorunda bırakan. Kimseden kaçtığım da yoktu. Hem bu yeri de çok sevmiştim. Emekli olana kadar yaşayabilirdim. Belki de ölene kadar... Henüz evlenmemiştim. Birkaç ay önce tanıştığım bir öğretmenle belki de evlenebilirdim, fakat burada birkaç aydan fazla kalamadım. Hayır, çalıştığım şirket de kapanmamıştı. Bu işi ve burada çalışmayı severdim. Hatta diğer çalışanlar arasında yakında terfi edebileceğim dedikoduları benim genellikle katılmadığım öğle yemeklerinde konuşulur olmuştu ve bunlar benim kulağıma kadar gelmişti.

Öğle yemeklerini tek başıma yediğim lokantanın üst katındaki balkondan dışarıya bakarak içtiğim sigaraların rüzgârdan uçuşan küllerini üzerimden silktim. Biraz sonra masama gelen iş arkadaşım bu günden sonra benim şehirde artık kalamayacağımı ve hemen gitmem gerektiğini söylediğinde sadece gülerek “Neden?” demiştim. O ise karşı masaya oturmuş, masadaki bardaklardan birisini eline aldığı peçete ile iyice sildikten sonra çoktan ısınmış olan sürahideki suyla dolduruyordu. Masamdan kalkıp onun yanına gitmek istedim, fakat onun bana takıldığını ve kötü bir şaka yaptığını düşünüp olduğum yerde istifimi bozmadan sigaramı içmeye devam ettim. Bu şehri seviyordum, gitmeyi hiç düşünmemiştim bile. Zaten pek düşünmezdim öyle uzun uzadıya. Yaşardım sadece, vakti gelince, vakti gelen ne varsa.

Belki bir keresinde o tanıştığım öğretmeni düşünmüş olabilirim. Ama bu çok kısa süreli oldu. “Evlenmeyi düşünmüyor musun?” diye soran mesai arkadaşlarıma cevap olarak dudağımı büker, “Bilmem.” derdim. Onlar bu hareketimde bir hinlik arardı ama bu soruyu soran kendim bile olsam, vereceğim cevap yine aynı olurdu.

Sigaramdan derin derin iki nefes daha çektikten sonra hesabı ödemek için aşağı kattaki, ceviz ağacından yapılmış masanın yanına geldim. Hava güzel ve şehir hareketliydi. Birazdan mesai başlayacaktı ama acele etmeme hiç gerek yoktu çünkü her öğlen geldiğim bu lokanta çalıştığım yerin hemen karşısında idi. Her gelişimde aynı masaya oturur, her gün aynı yemeği yer ve yemekten sonra iki sigara içip etrafı seyrederdim. Sakin bir hareketlilik olurdu hep. Mevsim sonbahardı. Havalar serin gitmeye başladığı için artık yemeklerimi içeride yemeye başlayabilirdim. Bugün hava güzeldi, yazdan kalma güneşli bir hava vardı ve güneşin yüzüme vurdukça içimi ısıtıyor olması beni mutlu etmişti.

Hesabı ödemek için birinin kasaya bakmasını bekliyordum. Aslında parayı masaya bırakıp çıkabilirdim, çünkü birkaç aydır buradaydım ve her gün aynı parayı ödüyordum. Fakat yine de beklemeyi tercih ettim. Hesabı almak için mutfak kapısından çıkıp gelen kişiyi tanıyordum. Buranın sahibi oydu, içimden ona bir merhaba demek geldi. Balkonda yüzüme vuran güneş beni biraz neşelendirmişti. Fakat adamın suratı öylesine gerilmişti ve bana öylesine ilgisiz bakıyordu ki beni tanıyor olduğuna şüphe ettim. Aslında ben onu ne kadar görmüşsem ve tanıyorsam o da beni o kadar tanıyor olmalıydı. Cüzdanımdan paramı çıkartıp masanın üzerine koydum ve para üstünü bekledim. Verilen para üstünü sayma gereği duymadan cebime koyarken adamın konuşacak olmasına hiçbir ihtimal vermemişken söylediği söz beni çok şaşırtmıştı: “Artık karşıdaki şirkette çalışmadığınıza göre, bundan sonra öğlenleri buraya gelmezseniz sevinirim.” dedi.

Sadece adama bakıyordum. Şaşkınlığımı görmemiş olması mümkün değildi ama ikinci bir söz bile söylemeden arkasını dönüp gitti. Bense adamın beni birisiyle karıştırıyor olduğunu düşünüp biraz da içten içe güler gibi yapıp, ceviz ağacından yapılma masanın üzerindeki tabak içine konulmuş karanfilden ağzıma iki tane atıp lokantadan çıktım.

Çalıştığım iş yerinin önüne geldiğimde henüz mesai saati başlamadığı için kapı kilitliydi. Genelde böyle olurdu zaten, fakat bu sefer diğer günlerden farklı olarak kapı içeriden güvenlik görevlileri tarafından açılmadı. Benim gelip cama vurduğumu görmüş olmalarına rağmen sanki beni hiç tanımıyorlarmış gibi yüzüme bakıyorlardı. Cama daha ısrarlı vurmam onları harekete geçirmeye yetti. Eh nihayet dememe kalmadı ki açılan kapıdan başını uzatan uzun boylu olanı bana “Mesai henüz başlamadı.” diyerek kapıyı tekrar arkadan kilitledi.

Artık yaşadıklarımı “Şaka olmalı sanırım.” diye geçiştiremeyeceğim bir noktaya gelmiştim. Anlam veremediğim halde müdahale de etmek istemiyordum. Umursamaz olduğumu bilirdi ama belki de bu kadarını annem bile tahmin etmezdi. “Mesai henüz başlamadı.” sözü üzerine herhangi bir iş için gelen bir müşteri olmadığımı ve her gün şu kapıdan girerek küçük bir hücre hüviyetinde olan odama geçerken selam verip vermeme tereddüdünde olduğun kişiye burada çalışıyor olduğumu söylemenin ne kadar gereksiz olduğunu düşünüp vazgeçtim.

İş yerinin önündeki kaldırım taşına oturup bir sigara yakmak istedim. Güneş karşı kaldırıma vurduğu için gölgede kalıyordum. Aslında güneşte olmayı ve güneşe karşı bakarken tek gözümü olanca gücümle kapatıp diğer gözümle karşımdaki nesneleri seçmeye çalışmayı çok severdim. Fakat güneşin vurduğu, yolun karşı tarafında yemek yediğim lokanta vardı ve içimde oraya karşı bir kovulmuşluk hissi oluştuğu için bundan da vazgeçtim. Oysa ne çok şeyden vazgeçiyorum.

Anlamsızca neyi beklediğimi bile bilmeden ikinci ve üçüncü sigaramı da art arda içtikten sonra, öğle yemeğinden neşeler saçarak birbirlerine -bana göre saçma ve gereksiz- eğlenceli bir şeyler anlatarak gelen şirket çalışanlarını görünce mesai saatinin yaklaştığını fark ettim ve birazdan içeriye onlarla birlikte girebileceğimi düşündüm.

Onlar yaklaşınca bir merhaba demek için kendimi zorladımsa da bunun onlar için bir kıymeti olmadı ve belki de beni hiç duymadılar bile. Onların kapıya yaklaştığını gören güvenlik görevlileri kapıyı arkadan olanca bir serilikle açtı ve anlamsız birkaç cümle ile öğle tatilinin neşesinden bahsettiler kendi aralarında.

İçlerine karışarak belki de hiçbiri tarafından fark edilmeyerek girdiğim şirkette her gün yaptığım işi yapmak için üst kattaki odama doğru yöneldim. Merdivenleri çıkarken kulağıma gelen sözlerin anlamsızlığı ile adımın birileri tarafından söylenmiş olmasını yine önemsemedim. Adımı severdim. Hem de çok. Beyaz kâğıtlar üzerine farklı farklı kalemlerle değişik şekillerle adımı yazarken büyük bir haz duyardım. Adıma düzenlenmiş resmi bir kâğıt kadar mutlu eden bir şey yoktu beni. Burada çalışmaya başladığımda benim için tahsis edilen masanın üzerinde iri harflerle adımın yazıldığını gördüğümde sevinçten çığlık atmamak için kendimi zor tutmuştum.

Şimdi ise şaşkınlıktan kendimi alamıyordum. Çünkü odama girdiğimde gördüğüm manzara beni uzun zaman sonra şaşırtan ilk şey oldu. Masam yoktu. Daha doğrusu bir masanın bana ait olduğunu gösteren hiçbir şey yoktu. Şirkete ait eşyalarım, çok olmamakla birlikte şahsıma ait eşyalar…

Birkaç aylık birlikteliğimizde sadece çok zaruri durumlarda konuşmuş olduğum oda arkadaşımın benden önce masasına oturup çalışmaya başlamış olduğunu gördüm. Büyük bir ihtimalle burada olup biteni biliyordu. Yüzüme bakan ve benden ona burada ne olduğunu sormamı bekleyen bu gözlere istediğini vermek gelmedi içimden. Ve hiçbir şey sormadan odamdan yani eski odamdan dışarı çıktım.

İlk defa düşünmeye zorluyordum kendimi ve ne yapmam gerektiğini bilmeden iki kat aşağıdaki çay ocağına inip kendime bir barçak çay almak istedim. Merdivenlerden inerken düşünmek benim için biraz daha kolay oldu. Bugünü, sabahı ve şimdiyi düşünüyordum. Demek birileri bana şaka yapmıyordu. Zaten bu pek olmuş bir şey de değildi. İş yerinden kovulmuş olmak düşüncesi iyice kendini hissettirmeye başlamıştı. Ve yavaş yavaş bu düşünce kabul aşamasına doğru ilerliyordu. Eğer burada çalışmıyorsam artık çay ocağından çay da alamayacağımı düşündüm ve çay ocağına inmekten vazgeçerek kendimi dışarı attım. Kimse bunun farkında olmadan…

Evet, sonra şöyle düşündüm. Gidip birilerine bunun nedenini sormalıydım. Öyle değil mi? Sonuçta bana mutlaka haklı bir gerekçe göstermeleri gerekirdi. Belgeler, kanıtlar olmalıydı. Gidip bunları müdür ile konuşmalıydım. İhtimaldir ki o da beni bekliyordu. Öyleyse gitmem için hiçbir neden yok. Onların beklediği bu görüşme hiç gerçekleşmeyecek.

Birkaç ay öce tanıştığım ve tanışma gününden sonra bir daha hiç görmediğim o öğretmen geldi birden aklıma. Yanına gitme isteği doğdu içimde. Köpekçe bir duygu dedim kendi kendime. Evet, köpekçe ama güzel bir duygu bu…Görev yaptığı okul uzakta değildi ve yürümek sevdiğim işlerden biri olduğu için o okula kadar yürümenin güzel olacağını düşünerek yürümeye başladım. Fakat birden bir eksikliği fark ettim. Ben öğretmenin ismini hatırlamıyordum. İsim hafızam hep zayıf olmuştur. En kolay isimleri bile hemen unutmuşumdur. Çok da bir önemi yoktu ki zaten benim için o isimleri aklımda tutmanın. Fakat keşke bu öğretmenin ismini hatırlıyor olsaydım. Güzel olurdu. Yine de okula kadar yürümekten vazgeçmedim.

Okulun önüne geldiğimde bomboş bir bahçe ve içinde üç katlı taş bir bina gördüm. Bahçede yarısı kırık bir banka oturup beklemeye başladım. Bir sigara içebilirim bu bekleyişte, belki de daha fazla…

Sefa Toprak Arşivi
10 Sayı: 10 - Mayıs 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler