​​​​​​​Dağınık Ev
TEMMUZ Sayı: 10 - Mayıs 2017

Ne kadar toparlarsan toparla dağılacak o ev. Eşyalar saçılacak ortalığa, kitaplar inecek raflardan, her köşe başında bir oyuncak, yerinde duramayan minderler ve kaymış halılar. Kaybolan eşyalar ve hiç umulmadık yerden çıkan kayıplar. Sen bu duruma alışmaz isen, bu durum seni yiyip bitirecek.

Hatırla, ikizler doğmadan önceki sessizliğini evin. Evet, her şey yerli yerindeydi ama tam mıydınız? Duvarlarda yankılanan bu kahkahalar yerinde miydi? O zaman da takardın kafaya ama bu kadar yorucu değildi toparlamak, kitap gibi yapmak evi.

Baba evindeyken, annenin titizliğinden mi miras yoksa benim obsesifligim mi bilmiyorum ama, halının üzerindeki terlikler aynı yöne bakmıyorsa ruhumu mengeneye sıkıştırıyorlar sanıyorum. Kendimi hep toplama, düzenleme, yerleştirme işlerinden birinde buluyorum. Ev tam takır olmadan hiçbir işe oturamıyorum. Aldığım nefes bile keyif vermiyor.

Eşim dayanılmaz olduğumu söyleyip duruyor, eften püften sebeplerden kavga eder olduk. Bazen ben bile kendime katlanamıyorum. Ama yine de tahammülüm yok düzensizliğe. Askerde mi bulaştı bana yoksa bu hastalık, belki de modern yaşamın zavallı ruhuma yansımaları bu teraneler. Hasta mıyım gerçekten?

Durup dön bak aynaya. Düşün. Yüzleş bu kısır döngüyle, çöz prangalarını ruhunun, kurtul bu veremden. Dökülüp saçılanı yerine koymak, yerine koyamadıklarını telafi mi edecek? Derleyip topladıkların bozulan işlerini mi düzeltecek? Tertipli bir ev hayatın keşmekeşliğine panzehir mi olacak, bu curcunayı mı unutturacak sana, söyle. Nefes alan, kahkahaların duvarlardan sekip yanaklara konduğu canlı bir ev dağınık olmalı değil mi zaten?

Çocuksuz, neşesiz mutsuz bir ev o kadar düzenli olabilir ancak. İstediğin bu mu?

Senin çarşamba pazarına dönmüş dediğin, afacanların oyunu; senin çorba olmuş bu ev dediğin koşturmacadan unutulmuş birkaç parça elbise.

Ne yapıyorsun kendine dön de bir bak. Çocuklarına ve kendine ayıracağın vakti, o yorgunlukla ter içinde kalana kadar evi toplamaya ayırıyorsun. Sen hak ediyorsun diyelim, ya ilgine muhtaç ufaklıklar.

Doğaya çık da bak bakalım, kendine has dağınıklığı sana ne kadar da doğal geliyor değil mi? Ağacın gövdesindeki eğrilik, yersiz bitmiş fidan, yerde kurumuş yapraklar, bozuk patika hepsi de bütün bir güzelliğin parçaları gibiler değil mi?

Bu sabah yüzümü yıkarken aynaya bakıp durdum. Damlalar süzülürken tenimden, bakışlarım sertleşti ve başarabilirim, dedim. Evi birkaç dakikada en dağınık hallerinden birine getirip bugünü böyle akşam etmeye karar verdim. Toplaması bu kadar uzan süren evin bu hızda dağılabilmesine güldüm. Mutfağa giderken ayağım çocuklardan birinin bisikletine çarptı önce. Daha sonra yapbozun bir parçasına basıp topuğumu ağrıttım ama önemli değildi, dikkatimi yola verdim. Mutfağa ulaşabildiğim için ilk eşiği atlatmıştım. Çayı koymak için demliği aradım bulamadım, poşet çay yapmaya karar verdim. Ekmeği ararken sepetten demliğin çıkmasına güldüm, karnımı doyurup işe gitmek için hazırlanmam gerektiğine karar verdim. Yatak odasına yöneldim. Ayağımda bir ıslaklık hissettim. Kerem’in suluğu yan yatmış ve su parkenin üzerine akmıştı. Çorabımı çıkarıp attığımda bugün işe gitmeyeceğimi ayıktım. Üzerime rahat bir şeyler giyip oturma odasına giderken benzer engelleri de aşıp kanepeye yığıldım. Kumandayı bulmak uzun sürdü. Bir film açtım. Sesini açmak istedim ama kumandanın o tuşu çalışmaz olmuştu. Bir “of” çekip ani bir hareketle ayağa fırladım. Yüksek sesle adımı haykırdım. Banyoya gidip aynada kendimi seyrettim. Kocaman adamsın, yüzleş artık kendinle, dedim. Yine, yeniden.

Her şeyin yerli yerinde olmasını istemenin nedeni, dönüp baktığında aradığın şeyi yerinde bulamaman olabilir mi acaba? Liseli yaşlarında okuldan dönüp de eve geldiğinde baban yoktu hani. Oysa gece görevinden gelmiş babanı, sabah iyi uykular öpücü ile yatağına sen göndermiştin. Ama sara krizi geçirip yataktan düştükten sonra ambulansla hastaneye götürmüşlerdi sen geldiğinde. Sen geldiğinde baban o yatakta yoktu. Tüm bunları komşunuz Ayten Teyze’den dinlerken annenin de bayıldığını onun için de başka ambulans geldiğinde duymuştun. Sen geldiğinde annen de yoktu, çok korkmuştun.

Çocukken bir kedin vardın, bildin mi? Pamuk demiştiniz adına. Beyaz tüylerini okşamaktan parlatırdın. Oyuncunun tekiydi hani. Bir gün top oynamaktan eve döndüğünde kaybolduğunu görmüştün. Ablan “herhâlde sıkıldı bizden, terk etti bizi, ait olduğu yere sokaklara gitti be ablacım” demişti hani. Sen geldiğinde kedin de yoktu. Çok ağlamıştın, uyumamıştın sabaha kadar.

Çok sevdiğin bir kalemin vardı, hatırladın mı? Rotring hem de, beyaz olanından. Test kitabının arasında bırakıp teneffüse çıkmıştın ama döndüğünde yerinde yeller esmişti. Ne ağlamıştın ama! Tüm bunlar yüzünden olabilir mi acaba her şeyi bir yere sabitlemeye çalışman. Ama üzülme çağdaşlarından daha çok var böyle insan. Obsesif bozukluk diyor hekimler adına. Tedavisi var diyemem. Ama korkma, iyi olacaksın. Sana aitmiş gibi görünenlerin aslında sana ait olmadığını anladığın vakit iyi olacaksın. Modern insanın dramı bu işte. Sahip olmanın iyi bir şey olmadığını anladığın vakit iyi olacaksın…

Kenan Yusuf Arşivi