Suriye Devrim Süreci Toplumsal İnşa Aşamasına Yürüyor
Haksöz Dergisi Sayı: 406/407

27 Kasım 2024 tarihinden itibaren küresel kapitalizmin stratejik menfaatleri ve İran’ın Şii yayılmacı ufuksuzluğu ile desteklediği Nusayri bir ailenin 54 yıllık diktatörlük rejiminin yıkılışını izledik. Bu yıkılışa şahitlik etmek için de Türkiye’de “tevhidî uyanış süreci”nin birikim ve tecrübesine sahip olan bir heyetle 2024 Aralık ayı içinde İdlib’e, Halep’e, Hama’ya, Humus’a, Şam’a ve Afrin’e gittik. Suriye’deki Devrim sürecinin önemli aktörleri ile diyaloga geçip müzakerelerde bulunduk.

Bugünkü Suriye, Batılı insan hakları kuruluşlarının suskunluğu önünde işlenen cinayetlerle oluşmuş bir cürümler müzesi. Suriye’de 1963’ten beri sosyalist ve Arap ırkçısı diktatörlük rejimi on binlerce Suriyeliyi en şedit işkenceler ve görülmesine bile tahammül edilemeyen işkence aletleriyle ortadan kaybetti. Baas rejiminin Nusayri Esed hanedanlığı 1982 Hama katliamından bu yana bir milyondan fazla insanı bombalayarak ve kimyasal silah kullanarak öldürdü ve ufak bir coğrafyada en az 10 milyon insanı iç ve dış tehcire maruz bıraktı. Eski Fransız manda yönetiminin, sonra Baas yönetimi ve özellikle Esed hanedanlık rejiminin geride bıraktığı enkaz, bu cürümler karşısında suskunluğu aşamayan herkesin de enkazı ve suçu oldu. Esed rejimine kölelik yapmak istemeyen insanların korkulu rüyası Şam’daki Saydnaya hapishanesini ziyarete gidecektik. Karşılaştığımız olgun tavırlı bir ihtiyar bize şöyle dedi: “Zaten Suriye’nin hepsi hapishaneydi. Siz, Saydnaya hapishanesine gitmiyorsunuz, aslında siz Saydnaya işkencehanesine gidiyorsunuz.”

Nihayet kapıları 8 Aralık 2024 tarihinde açılmaya başlanan Suriye’nin çok kısaca yakın tarihine de bakmak gerekiyor.

Haçlı Seferlerinden sonra Bilad-ı Şam’ın ve Kudüs’ün Avrupalı güçlerce ikinci kez işgali I. Dünya Savaşı’nda gerçekleşmişti. Bu elim olay bütün zaaflarına rağmen Müslümanlara ait olan Osmanlı Devleti’nin bitiş sürecinde vuku bulmuştu.

Küffar karşısında bu bölgede mağlup olmuştuk. Fevzi ve İsmet Paşa 1917’de Sina’yı ve Gazze’yi; Liman Von Sanders ve Mustafa Kemal Paşa 2018’de Kudüs’ü, Nablus’u ve Halep’i 1916’da Kût’ül Amâre’de Halil Paşa gibi savaşı “Ya ölüm ya şehadet!” şiarı doğrultusunda davranamadıkları için kaybettiler. Ya da Türk ulusunu inşa etme tasarım ve mekânını sadece Türkiye’ye saklamaları düşüncesi nedeniyle geri çekilmiş ve Arap gönüllüleriyle desteklenen askerî birlikleri de terhis etmişlerdi.

Winston Churchill başkanlığında Avrupalı harita mühendisleri 1921’de Kahire’de kurulan masada işgal edilen topraklarımızı adeta cetvelle çizer gibi ulus devletlere böldüler. Artık Bilad-ı Şam bölgesi Filistin, Ürdün, Lübnan ve Fransız mandacılarının Süryanilikten esinlenip yeni adını verdikleri Suriye vakıası ile karşı karşıyaydık. Müslümanların tarihinde Bilad-ı Rum ya da Küçük Asya veya Ön Asya denilen bölgemize de “Turkia” ve “Anatolia” adını verip Lozan Görüşmelerinde telkin ettikleri talimatların nasıl dizayn edildiğini takip ettiler. Hâlâ Avrupa Birliği’nden, Rusya’sına ABD’sine kadar hegemonik güçler bölgelerimizin sosyo-siyasal ve sosyo-ekonomik işleyişine söz konusu talimatlar ve dizayn projeleri perspektifiyle bakıyorlar. En büyük korkuları da yerleşik Müslüman halkların uyanışı ve İslami ilkelerin yükselişi.

19. yüzyıl ıslah, ihya ve yeniden inşa mücadelemizin kök oluşturduğu alanlarımız Hindistan ve İfrikiyye-Cezayir’den daha öncelikli olarak Mısır ve Bilad-ı Şam idi. Trabluşşam-Kalemûnlu Muhammed Reşid Rıza’nın yakını ve el-Menar mecmuası müfredatı ile iç içe yetişen Lazkiye-Cebele doğumlu İzzeddin el-Kassam hem Suriye’de Fransız manda rejimine ve Filistin’de İngiliz manda rejimine karşı hem vaazlarıyla halkın uyanış ve bilinçlenmesine hizmet etti. Hem de bu iki beldemizde küçük birlikler halinde ilk direnişçi cihad hareketlerini başlatmıştı. Kudüs doğumlu Emin el-Hüseynî ise küresel vesayet altında kurduğu ilişkiler ağıyla hem Kudüs’ün hem ümmet coğrafyasının felahı için Müslümanların maslahatının nasıl korunacağını reel politik kulvarda gösteren faaliyetler sergiledi. O, ulus sınırlarla elleri birbirinden kopartılmış ama görece yeni bağımsızlıklarına kavuşmuş Asya-Afrika ülkelerinin 1955’te Endonezya’daki Bandung Konferansına ve yine 1962 yılında Bağdat’ta düzenlenen ilk Dünya İslam Konferansına başkanlık ederek emperyalizme karşı zihinlerin ve kalplerin fiilî olarak birbirlerine yakınlaşması için büyük çabalar gösterdi.

Fransızlar, 1946’da Suriye’den çekilirken yönetimi manda döneminde kurdukları bir hükümete bırakmışlardı. Urvetu’l-Vuska ve el-Menar havzasının müktesebatından yararlanarak Hasan el-Benna öncülüğünde 1928’de Mısır’da kurulan tevhidî uyanış sürecimizin alandaki ilk sosyal tecrübesi İhvan-ı Müslimin, 1937’den itibaren ikinci fiilî faaliyet alanı olarak Suriye’de kitlesel gelişim sergiledi. İhvan-ı Müslimin’in çalışmaları ile beş yıl içinde Suriye’de ciddi bir taban oluşmuş ve girilen 1949 kurucu meclis seçimlerinde de kazanımlar elde edilmişti. Ama mevcut hükümetin İslam karşıtı politikaları yargıya yansımış ve İhvan lideri Mustafa Sibai 1952 yılında Suriye’den sürülmüştü. Ülke 1955’te Mısır ile birleştirilip Mısır-Suriye Arap Cumhuriyeti kurulmuştu. 1954’te Mısır’daki Nasır yönetiminin Müslümanlara karşı başlattığı tutuklama kampanyası Suriye’ye de sıçradı. Arap ulusalcısı Baas Partisi generallerinin 1963’te yaptıkları darbeden sonra 1970’te parti içi darbeyle de Lazkiyeli Nusayri General Hafız Esed yönetimi ele geçirip diktatörlüğünü geniş bir muhaberat/istihbarat ağı ile pekiştirdi. Esed diktatörlüğünün uygulamaları adeta Kemalizm’in aynadaki aksı gibiydi.

Siyonist rejimin Filistinlilere yaşattığı gibi yasaklar ve sürgünlerle ülkenin cezaevine dönüştürülmesine karşı tek çıkar yolun fiilî direniş olduğuna karar verilmişti. İhvan-ı Müslimin fiilî cihad için dört yıllık bir hazırlanma dönemine girmişti. Beklemeye zamanı olmayan üyelerden Hamalı Mervan Halid öncülüğünde başlayan Suriye İntifadası sonucu 1982’de direnişin ekseni Hama şehri Baas ordusu tarafından kuşatılıp bombalanarak büyük ölçüde imha edildi. 60 bin civarında insan katledildi, bir o kadarı da hapishanelerde/işkencehanelerde kaybedildi. Bu süreçte Suriye Anayasasına da İhvan üyesi olmanın suçunun idam olduğu ile ilgili bir madde eklenmişti. O dönemde de hicret faslı başladı ve sürgündeki Suriye İhvan hareketi, üyelerinin hayatlarını idame ettirebilmeleri için teşkilatı sona erdirmişti. Diktatörlük rejimi de ancak ABD’nin “Ilımlı İslam” tasarımı içinde işlediği gibi siyasi söylemi törpülenip terbiye edilmiş dinî faaliyetlere serbesti sağlamıştı.

Sosyalist Arap ırkçısı Baas Partisi ve Nusayri Esed hanedanlığına karşı 1989 Halep olayları ve aydınların demokratikleşmeyi dile getirdikleri 2005 Şam Deklarasyonu’ndan sonra en önemli tepki Arap Baharı sürecinden etkilendiğini izhar eden Ürdün sınırındaki Der’a şehrinde sergilenmişti. Bu, sosyal medya görselleriyle kendiliğinden kıvılcım alan bir tepkiydi. Der’alı bazı çocuklar sokak duvarlarına “Hurriyya” (Özgürlük) ve Beşşar Esed’e atıfla “Sıra sende doktor!” cümlesini yazmışlardı. Muhaberat bu çocukları tutukladı. İşkence gören çocuklar ölmüştü ve cesetleri şehrin sokaklarına atıldı. Bunun üzerine Der’a’da çocukların mensubu olduğu aşiretler ve şehir halkı 15 Mart 2011 tarihinde ayaklandı ve Suriye devrim süreci başlamış oldu.

Ayaklanma, altı ay boyunca barışçıl gösterilerle ülkenin diğer şehirlerine yayıldı. Rejimin keskin nişancılarınca her gün gerçekleştirdiği suikastlara ve sayısı gittikçe artan katliamlara karşı iki tavır sergilendi. Ya can güvenliği için hicret yoluna başvuruldu ya da kendiliğindenci tepkiler el yordamıyla farklı biçimlerle direniş için örgütlendi. İlerleyen süreçte muhalif güçlere karşı bir taraftan Baas ordusunun yanında İran milisleri ve Rus uçaklarının ve vekalet gücü Wagner ve “Hizbullah” ve sözde “Kudüs Ordusu” katillerinin ölümcül saldırıları büyük bir takviye sağlıyordu. Diğer taraftan silahlı selefi ve hilafetçi bir anlayışın taşıyıcısı, şaz fetva yorumlarını mutlaklaştırıp mütedeyyin insanlara dayatan, küresel cihad ütopyasından beslenen müfsid ve hegemonik güçlerce önü açılan IŞİD grubu fedailerinin muhalif kadrolara düzenledikleri saldırı ve sabotajlar söz konusuydu. Bu saldırılarla birlikte, yenilikten ve koordinasyonsuzluktan -ki zaman ve imkânları olmadı- kaynaklanan bazı iç çekişmeler hatta çatışmaların getirdiği güç kaybı ve özellikle de 2016 Halep’in karadan ve havadan vahşice bombalanması ile muhalifler İdlib’e çekilmek veya sıkışmak zorunda kaldılar.

İdlib’de kat edilen gelişmeler ve Kurtuluş Hükümeti tecrübesi; iç sorunları gittikçe azalan Suriye Milli Ordusu (SMO) ile geliştirilen ilişkiler; Türkiye devleti ve Müslümanları ile gerçekleştirilen temaslar ve çoğu şehitlerimizin yetimlerinden oluşturulan hafız veya kısmî hafız ve ciddi bir teknik-askerî eğitimden geçirilmiş HTŞ ordusu. Bu konuların her biri ayrı tahkik ve müzakere başlığı.

Devrim Sürecinde İlkeler ve Seyyaliyet

8 Aralık Devrimi ile birlikte Suriye başkanlık mevkiini temsil etmeye başlayan Ahmed eş-Şara (Muhammed Cevlani) ve bağlı olduğu Heyet-i Tahriru’ş-Şam (HTŞ) öncü şura heyeti ve diğer Suriyeli İslami oluşumların istişare heyetleri Bilad-ı Şam’da 19. ve 20. yüzyılda yaşanan İslami mücadelenin evrelerini ve ıslah hareketinin müktesebatını kavramak ve müzakere etmek açısından Türkiye Müslümanlarına göre çok daha imkânlılar.

Son dönem Mısır kökenli Cemaatu’l-İslamiyye’nin silahlı mücadele konusundaki metot tartışmalarına sözlü ve yazılı olarak bizden çok daha fazla vakıflar. 2013 Mart’ında 42 kişilik “Ulustan Ümmete Gezi ve Diyalog Grubu” olarak Libya’ya gittiğimizde aynı fikrî köklerden beslenen ve özeleştiri süreci yaşayan Libyalı bir mücahid grubunun lideri Abdülhakim Belhac ile buluşmuştuk. Afganistan direnişinde el-Kaide içinde bulunan ama Usame bin Ladin ile sivillere dönük mücadele ve yöntem konusunda müteaddit müzakerelere rağmen anlaşamayıp ayrılan Abdülhakim Belhac ve arkadaşları Libya’daki 17 Şubat Devrimi’nden sonra dışa dönük iki operasyon gerçekleştirdiklerini söylemişlerdi. Evvela devrimden sonra Kaddafi’nin askerî depolarda beklettiği bazı füzeleri ve füze yapım teçhizatını Mısır üzerinden Gazze’ye geçirdiklerini söylemişti. İkinci olarak da Suriyeli mücahidlere 47 uçak dolusu silah ve teçhizat yolladıklarını belirtmişti.

Tabiî ki Afganistan, Irak, Çeçenistan direnişlerinden tanıştıkları Suriyeli mücahid gruplara göndermişlerdi silahları. Bu yardım ve iletişim sürecinde yöntemin ilkeler çerçevesindeki seyyaliyet meselesini de mefsedetin ne olduğunu da iktidarın (illa demokrasi değil) sünnetullah’ı takip ederek el değiştirme ve kitleleşme meselelerini de görüşmediklerini düşünemeyiz. Dolayısıyla HTŞ veya Ahraru’ş-Şam ekibi bu tarz tecrübî birikimlerden yararlanmışlardır. Devrimin kurmay zekasının içerden ve dışardan diyalog kurdukları ulu’l-elbab ile tavsiyeleşmeler sonucu ve kendi istişarî tefekkür ve istinbatları ile de ciddi bir olgunlaşma, hikmetli düşünme ve basiretlerini geliştirme konusunda mesafe aldıklarını söyleyebiliriz.

İdlib’deki altı kişilik HTŞ şurası stratejik bir karar aldı ve sonrasında dört yıldan bu yana fikrî çalışmalardan ve akademik düzeyde askerî eğitimden geçmiş mücahidler 27 Kasım’da başlayan bir yürüyüşle Halep’ten Şam’a kadar Suriye’yi 12 gün içinde ele geçirdiler. Beklediklerinin de üzerinde gerçekleşen bir zaferle Esed-Baas diktatörlük rejimini yıkıp ülkenin özgürleşmesine adım attılar. HTŞ komutanlığının, Halep’in fethi ve diğer aşamalar için Ahraru’ş-Şam gibi bileşenlerinin yanına Afrin’deki TSK Harp Eğitim Okullarında yetiştirilen Suriye Milli Ordusunun (SMO) bazı birliklerini de cihada davet ettiğini, Afrin’de heyet olarak ziyaret ettiğimiz Süleyman Şah Tugayı karargâhında baş komutan Ebu Abdullah Hayy (Ebu Amşe) bizlere anlattı.

Devrim sürecini yerinde gözlemek, tahkik ve tedebbür etmek için gittiğimiz Suriye’de İslami ilkeler doğrultusunda mücadele eden HTŞ yetkilileri bizlere sadece Allah rızası için; insanların beğenisi, makam ve mevki için veya iktidarı ele geçirmek ve bakanlıkları paylaşmak için veya onca maruz kaldıkları zulüm ve katliamlara rağmen intikam için değil, onurlu yaşamak ve İslami adaleti gerçekleştirmek için mücadele ettiklerini söylediler. Ayrıca HTŞ yetkilileri de görüşebildiğimiz SMO yetkilileri de zaferin kendi elleriyle değil, Allah’ın lütfu ve yardımıyla kazanıldığını belirttiler.

Emevi Camii’ne atanan imam Dr. Alaa es-Saik’in cuma hutbesini dinlerken birbirine kenetlenen saflarda derin bir tefekkür ve devrim ile yükselen dava bilincine bağlılık halini hutbeye dikkat kesilen bakışlardan anlıyorduk. Cemaat adeta hutbeyi nefes almadan dinliyordu. Cuma namazı öncesinde cami avlusunda toplanan kalabalıklara kanaat önderlerinin ve akil adamların coşkuyla yaptıkları konuşmalara gösterilen ilgi de namaz ve hutbe anındaki insicam da ve namaz sonrası avludan Şam caddelerine uzanan ve yeni nizamı destekleyen gösterilerdeki ruh halini de benliğimizde hissettik ve kendi halimiz bildik. Sloganlar Şam’la sınırlı değildi ve diller kardeşlik dayanışması içinde Aksa Tufanı’nı tamamlamak ister gibiydi: Hep birlikte haykırıyorduk: “Vahid Vahid Vahid! Suri Türki Vahid!”, “Bi’r-Ruh Bi’d-Dem Nefdîke Yâ Aksâ!”

İmamın, hutbeden Resulullah’ın (s) Medine ehline ilk hitabının “Ey insanlar!” olduğunu belirttikten sonra aktardığı hadis, devrim sürecinin stratejik merhalelerini açıklayıcı tarzdaydı:

“Ey insanlar! Selamı yaygınlaştırın, yemek yedirin, sıla-i rahimde bulunun ve insanlar uykudayken namaz kılın ki selametle Rabbinizin cennetine girebilesiniz.”

Dr. Alaa es-Saik devam ediyordu:

“Âlimler, buradaki selamın dar anlamını aşıp fonksiyonuna yoğunlaştılar. Selamın faydaları selamlaşan taraflar arasında sevgi ve muhabbetin oluşmasına, dinî ilkelerin ikamesine vesile olur… Selamın yaygınlaştırılmasındaki murat toplumun güvenli hale getirilmesi ve inşasıdır. Bu pragmatik bir anlayış değildir, aksine ilkeseldir ve maslahatı gözeten bir düşüncenin sonucudur. Bölgesel boyutları olan güvenlik, siyasi ve askerî taktiklerle değil, fitne ve badireden sonra toplumun kalbini ve güveni kazanarak tesis edilebilir.”

Suriye’yi Özgürleştirme Hareketi ve “Askerî Operasyonlar Yönetimi” Başkanı Ahmed eş-Şara, 30 Kasım’da Halep özgürleştirildiğinde yaptığı açıklamayla Resulullah’ın (s) Mekke fethedilirken verdiği eman fıkhını adeta modern hayat içinde güncelliyor; Suriye halkı gözünde de dünya insanlığının vicdanında da İslam’ın tevhid ve adalet ilkelerini yeniden gündeme getiriyordu. Eş-Şara diyordu ki:

“Kahraman direnişçiler ve özgür mücahidler! İslam bize şefkat ve merhameti öğretmiştir; bunları doğru yerlerde kullanmalıyız. Savaştaki cesaretiniz, sivil halkımıza karşı katı davranma ve zulmetme anlamına gelmemelidir. Kuşkusuz insanların canları ve malları boynumuzda bir emanettir. İnsanların evlerine ve mülklerine dokunmayın. Özgürleştirilen bölgelerin güvenliğini ve istikrarını korumaya çalışın. Bizler intikam almaya çalışmıyoruz, bilakis adalet ve onur için mücadele ediyoruz.”

Böylece Ahmed eş-Şara, oryantalizmin karalamalarının ve yorumunu mutlaklaştırma asabiyesi bataklığına saplanan IŞİD gibi İslamofobi kaynaklarının maskelerini indirip küffarın küresel algı tuzaklarını boşa çıkartıyordu.

Suriye’yi işgal altında tutan, çeşitli cürümler işleyen ve bir milyon Suriyelinin ölümüne, yüz binlercesinin işkence görmesine, milyonlarca insanın ülke dışına hicret etmesine ve meskûn mahallerinin tamamen tahrip edilmesine neden olan katiller 6-7 Aralık’tan itibaren mevkilerini boşaltmaya başlamışlardı. Pusuya yatan bazı mücrimler ise devrim sürecinin tıkanacağı veya kışkırtılan iç unsurlarla sabote edileceği muhtemel anı kollamaya başlamışlardı. Suriye’de yaşanan yıkım ve katliamlara ABD’nin, Rusya’nın, İran’ın at gözlükleriyle bakanların ve hayatı onların felsefeleriyle değerlendirenlerin beklentisi ülkenin bölünmesiydi veya kanton devletlerin oluşması hayaliydi.

İran, Suriye’de de bölge ülkelerinde de devrim süreciyle birlikte büyük bir mağlubiyet yaşadı. Suriye Müslümanlarının üzerine sürdüğü birliklerini ülke dışına çıkartırken, geride aç biilaç bıraktığı Pakistanlı, Afganlı, Yemenli, Iraklı Şii veya Şiileştirdiği eli kana bulanmış paramiliter gönüllüleri kalmıştı. İran, hem geride bıraktığı İranlı olmayan Şii milislerin hem saklanan Nusayrilerin; ayrıca hem kendisinin hem ABD’nin ve Rusya’nın desteklediği PKK/PYD Kürt milislerinin kargaşa çıkarmalarını istiyor ve bekliyordu. Mücrimlerin süfli hesapları ve tuzakları, Suriye’de de bölgede de istikrarsızlığı kurumlaştırmaktı.

İran’ın rehberi Ayetullah Hamaney üst üste verdiği demeçlerle “ABD, İsrail ve bir komşu ülke desteği ile şehirleri işgal eden terörist (!) güçlere karşı” Suriye’ye taşıyıp sahipsiz bıraktığı Şiilere; ülkedeki Nusayrilere, Alevilere ve Kürtçülere ayaklanma ve direniş çağrıları yapmaya başladı. Biz heyet olarak Suriye’de iken at gözlüklerinden kurtulamayan ferasetsiz ve şirk itikadına bulaşmış bazı zavallılar Hamaney’in kışkırtmalarına kanıp Humus’ta, Lazkiye’de ve Şam’da fesat içerikli gösterilere ve suikast işlerine kalkıştılar; lakin mücahidlerin müdahalesiyle kısa zamanda tasfiye edildiler. Şam’da ele geçirilen üst rütbelilerin ordu evinde konuştuğumuz özgürleşme hareketinin kurmay öncüsü Ömer Muhammed Çiftçi’nin (Muhtar et-Türkî) anlattığına göre bu müfsidlerin beklentisinin aksine devrim öncesi bir diktatörün saltanatı uğruna yoksulluk içinde, elektriksiz, susuz, ekmeksiz yaşayan insanlar büyük sıkıntılar içindeydiler. Ve bu mağdur zümreler de devrimin yanında olduklarını göstermek ve ulaşılan özgürlüğün paydaşı olmak istemekteydiler. Bu istek doğrultusunda Humus ve Şam’da Alevilerin, Nusayrilerin, Dürzilerin hatta Şiilerin de katıldığı devrime bağlılık gösterileri yapılmıştı. Humus’ta da Şam’da da ifsad ve komploları protesto edip devrime bağlılıklarını gösteren geniş katılımlı mitingler yapıldı. Bu gösteriler yanında, Esed hanedanının yerleşim mekânı olan Lazkiye’de ve Halep’te de Nusayri ve Alevi din adamlarının ve kanaat önderlerinin katılımıyla yeni yönetime destek açıklamaları geldi. Bu tablo, 40 yıldan bu yana büyük masraflarla, insanları Mehdi beklentisiyle ve Kudüs’ü özgürleştirme iddiasıyla ve gerektiğinde muhaliflerini öldürerek ve öldürterek kurgulanan İran’ın “Direniş Ekseni” aldatmacasıyla uygulanan Şii hilali projesinin çöktüğünü göstermekteydi.

Suriye’ye musallat olan şer odaklarının ifsad saçan bölme ve istikrarsızlaştırma planlarına veya tezviratına karşı Suriyeli mücahidlerin ortak aklı, ilkin Suriyeli olan Kürt etnisitesinden başlamak üzere Türkmen, Çerkes tüm etnik gruplara, Sünnilik dışında Alevi’sinden Dürzi’sine, Şii’sinden Hristiyan’ına kadar herkesi Suriye’ye sahip çıkmaya ve Resulullah’ın (s) gerçekleştirdiği “Medine Sahifesi Sözleşmesi” gibi birlikte yaşama özgürlüğüne davet etmeye başladı. Mücahidler, özellikle İdlib’deki iktidarları döneminde şaz “daru’l-harb” anlayışlarını esnetip Hamas pratiğinde olduğu gibi Seyyid Kutub’un merhaleci anlayışı içinde toplumsallaşma sürecine daha geniş perspektifle baktılar. Ve İslami mücadele süreçlerinde yaşanmış tecrübelerden de dersler çıkartmaları yanında “bütünsel İslam”ı kavrama çalışmalarıyla Kur’an ve Sünnet temelli hareket fıkhını gereğince kavrama konusunda derinleştikçe etkinlikleri gelişti ve toplum tarafından samimiyetle karşılandılar. Birçok dilden gece gündüz askerî bilgi ve kitapları derinlemesine tahkik ettikleri gibi, Kutub’un eleştirdiği “sahife fıkhı”ndan vahiy merkezli “hareket fıkhı”na yöneldikleri oranda da büyük bir ahlakilik tezahürü sergilediler. Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler” kitabındaki metot ve metodolojik açılımlar İslami ıslah ve inşa ideali peşinde olanlara hâlâ katkı sağlamaya devam ediyordu.

Devrimin mücahid kadroları, bütün Suriyeli insanlara Baasçı bir ailenin saltanat ve zulmünden kurtulmasıyla medeni ve kültürel haklara sahip olmak konusunda emin olan bir vasatı paylaşacaklarını ilan ettiler. 1918’den beri Fransız manda rejiminden, peşinden Arap sosyalisti Baas diktatörlük dönemlerinden sonra şimdi Suriyeli herkes ülkenin asıl sahibi olarak fıtri ölçüler ve İslam adaleti içinde yaşamaya, normal hayatlarını sürdürmeye ve ülke şartlarının iyileştirilmesine güçleri oranında katkıda bulunmaya davet edildi. Zira Kureyş suresi, daha Mekke döneminde toplumsal ihtiyaçlar bağlamında ilk defa böyle bir örnekliği hatırlatıyordu:

“Onları yedirip açlıktan koruyan ve onları korkudan güvene kavuşturan, bu evin rabbine kulluk etsinler.”

Devrim sonrasında cani mücrimlerin cezalandırılması dışında “intikam alınmayacak bir fetih veya özgürleşme” ilkesi ön plana çıkartıldı. Devrimin istişari liderliği, Suriyelileri güven ortamının, toplumsal barışın ve en başta herkesin zorunlu ihtiyacının karşılanacağı büyük bir sürecin paydaşı olmaya davet etti. Tabiî ki bu süreci başından beri izleyen, eylemlerimizle kamuoyunda bilinilirliğini güçlendirmek isteyen bizler; her türlü zulme ve bağye karşı olan Türkiyeli Müslümanlar olarak dua ve temenni ederiz ki Suriye halkının açlıktan ve korkudan uzaklaştırılması, sosyal ve siyasi emniyet şartlarının sağlanması gerçekleşsin. Ve bağlı olarak yeni Suriye yönetiminin elde edeceği toplumsal başarı sonrası, toplumda “bütünsel İslam”ın yaygınlaştırılması mümkün olabilsin ve Mescid-i Aksa’nın özgürleştirilmesinin yolu toplumsal bilinç olarak mâkes bulsun.

Bütün halkı Müslim olan toplumlarımızın nezih ve örnek alınacak İslamlaşma projelerine oldukça ihtiyacı var. Dolayısıyla İslami olarak bu örneklenme ümidini diri tutmalıyız.

Bu aşamada üzerimize düşen en önemli görev, Şam dâhil gezdiğimiz şehirlerin önemli mahalleleri ve kırsal yerleşkelerinde; ayrıca Gazze’den belki daha da vahşi şekilde bombalanan Filistinlilerin Yermuk kampında sobasız, ekmeksiz, elektriksiz yıkıntılar altında yaşamaya çalışan insanlarımıza Fetih Vakfı, İHH gibi alanda çalışan deneyimli kuruluşlarımızla nakdi ve ayni olarak yiyecek ve giyecek imkânları sunmak ve yakacak göndermek olmalıdır.

Suriye’de konuştuğumuz ve dinlediğimiz devrim sürecinin fedakâr öncülerinin, âlim ve mütefekkirlerinin özgüven aşılayan söylem ve tavırları heyetimizde ümit oluşturan sahici izlenimler bıraktı. Yönetime katılımı artırmak için etkin unsurlar ve meslek grupları arasında istişari katılımı tabana yayma niyetleri farklı bir güzellik. Suriye Devrimi şura kadrosu İslami asıllardan ve Bilad-ı Şam’da da diğer yörelerimizde de yaşanan ıslah ve inşa hareketlerinin amelî tecrübelerinden çıkartımda bulunacak bir dirayette ve yetkinlikte oldukları ise ortak izlenimimiz oldu. Ancak anayasal düzenlemeyle beraber Suriye yönetimine ne ad verileceği henüz müzakere aşamasında. Yönetime herkesi katalım dediğinizde çoğunluğu oluşturan Arap Sünni nüfus, “Suriye Arap Cumhuriyeti” terkibinden yana olabilir. Bu sosyal vakıanın içinde erimek istemeyenler de ikiye ayrılıyor. 1979 İran Devrimi’nin ilk yıllarını hatırlatan tepeden inmeci bir değişim projesi aceleciliği içinde olanlar “hilafet” veya “şeriat” devletini ilan etme beklentisi içinde. İslami asılların ve değişkenlerin ayırdında olanlar, bir İslamlaşma süreci yaşanacağının hikmetine erenler ise bir “geçiş dönemi” yaşanacağı bilinci içinde.

Bizi büyük bir otel salonunda ağırlayan Şer’i Başkadı / Başyargıç Dr. Mazhar, fethin yapılmasından daha zor olanın, fetih sonrası sorunların çözülmesi ve enkazın kaldırılması olduğunu belirtti. Dr. Mazhar’a göre yaşadığımız ve içinde bulunduğumuz sosyal, ekonomik ve dış etkenler “vakıası doğru değerlendirilmezse” şaz hareket ve eylemlere savrulma ya da vakıayı tam tanıyalım derken “vakıada erime” hali söz konusu olabilir. Bu hal hepimiz için hayati bir imtihandır ve dirayetli tercih safhalarına işaret etmektedir.

Suriye devrim hareketinin siyasi liderinden kurmay başkanına, kadısından görevli imamına kadar temsilcileri, hangi merhalede oldukları ve toplumun dönüşümünde tedriciliğin önemi ve toplum açısından öncelikli ihtiyaçlar konusu hakkında hep ortak bir görüşün taşıyıcıları olarak konuşmaktalar. Bu müştereklik Suriye’nin özgürleşme hareketinin maslahatı ve tutarlılığı açısından önemli. Ancak yerel ve küresel vakıa içinde erimemek için ihtiyaçtan öte Rabbimizin emri olan “ulu’l-emr” şura heyetini nasıl oluşturup çalıştıracaklarına dair tasarlanmış bir projeye sahip olup olmadıklarını öğrenemedik. Tabiî ki asırlardır en çok yönetimde ve eğitimde ihmal edilen bu “şura istinbatı” sorumluluğunu sadece Suriyeli devrim öncülerinin sırtına da yükleyemeyiz. Ama bu konuda ümitle sâlih ameller bekleriz.

Sonuç olarak İslam akidesini ve “hududullah”ı gözeterek savaşan binlerce onurlu mücahid Halep’te, Hama’da, Humus’ta şehit oldu. Allah şehadetlerini kabul eylesin ve onları âli nimetlerle mükâfatlandırsın. Rabbimiz, devrim sürecinin merhalelerinde kardeşlerimize toplumsal dayanışma ve ülke bütünlüğünü sağlama imkânının basiretini bahşetsin. Ayrıca Rabbimiz bu kardeşlerimize telakkilerdeki “ulusal sınır” mefhumu ile kimliklerini sınırlamayan ıslah, ihya ve inşa sürecimizi yükselten azim ve dirayetli bir kararlılık hali ihsan eylesin. Dr. Mazhar’ın dediği gibi onları önemli imtihanlar ve modernitenin yeni yeni barikatları veya taşkınları bekliyor. Sabık nizamın muhalifleri veya muhalif İslamcılar arasındaki birlik ve uyumun muhtevası ve gerçekleşme süreci çok önemli. Küresel vesayetten kopma konusunda hem küresel kuşatma içinde ekonomik açılımlar konusu hem ulusal cenderenin hâkim formunu ve kavramlarını aşma imtihanı en çok zorlanacakları konular.

Allah sâlih müminlerin yolunu açsın, onları hakka yönelen ve onunla adalet yapan şura temelli bir ümmet örnekliğine ulaştırsın.1


1- Ziyaret sürecimizde heyetimize rehberlik ve çeviri konusunda yardım eden, bir nevi ev sahipliği yapan Fetih Vakfına, vakfın başkanı Yılmaz Bulat ve yardımcısı Yusuf İslam Yeşil’e teşekkürlerimizi belirtmek isterim.

Hamza Türkmen Arşivi