Türkiye İslami Neşriyatında Yabancılaşmaya Direniş ve Var Kalma Mücadelesi
Haksöz Dergisi Sayı: 412

19. yüzyılın ikinci yarısına ulaştığımızda, İslam âleminde süreli yayın olarak ıslah, ihya, direniş ve ittihad-ı İslam amaçlı ilk neşriyatımız 13 Mart 1883 yılında yayınlanmaya başlayan “Urvetu’l-Vuska” olmuştu.

Daha sonra ümmet coğrafyasında İslami uyanış ve diriliş amacıyla tebliğ ve irtibat ağını sürdüren ve 17 Mart 1898’de Kahire’de yayınlanmaya başlayan ıslah ve yeniden inşa çizgimizin mecmuası “el-Menâr”, “Urvetu’l-Vuska”nın misyonunu üstlenmişti.

Üçüncü adım ise II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 10 Temmuz 1908 gününün peşinden 27 Temmuz 1908’de Ebül’ulâ Mardin ve Eşref Edip’in organizasyonunda sermuharrirliğini (başyazarlığını) Mehmed Âkif’in yaptığı “Sırât-ı Mustakim” mecmuasının yayınlanmasıydı. Ki bu dergide Musa Kazım, Tahirü’l-Mevlevî, Babanzade Ahmed Naim, Bereketzade İsmail Hakkı, Mardinzade Mehmed Arif, Ali Haydar Efendi, Ahmed Hamdi (Akseki), Abdurreşid İbrahim gibi muhakkik ve mütefekkir âlimler yer almıştı.

Benzer istikâmette “Sırat-ı Mustakim”in 1912’deki yeni formu Sebilürreşad”, 1924’te yine Mısır’da “Mecelletü’z-Zehra”, Hint kıtasında 1925’te “Tercümanu’l-Kur’an”, 1926’da Cezayir’de “eş-Şihab”, 1936’da Tunus’ta “Mecelletü’z-Zeytuniyye” mecmuaları genele açılan fikir ve aksiyon odaklarımızdı.

M. Reşid Rıza “el-Menâr”ı yayınlamadan önce Trablus’ta yaşarken Beyrut’ta çıkan gazetelerde Beyrut Valisi Nasuhi Bey’e ve Mutasarrıf Hasan Paşa’ya yönelik kaleme aldığı yazılarda, “âlimlerin siyaseti, siyasetçilerin de dini” bilmedikleriyle ilgili şikayetler yöneltti. Hasan Paşa tarafından maarifi ıslah komisyonuna atanan Rıza, Kahire’ye gittikten sonra da Hasan Paşa ile irtibatını devam ettirdi. O dönemlerde II. Abdulhamid rejimi ülkeye İslami neşriyatın girmesini yasaklamıştı. Ama Reşid Rıza, İzmir valiliğine atanan Hasan Paşa ile samimiyeti dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin sınırlarına sokulması yasak olan haftalık el-Menâr mecmuasını İzmir valisinin aracılığı ile İzmir’e ulaştırmaktaydı.1 Sırât-ı Mustakim’in yazı kadrosu bu mecmua çıkmadan önce genellikle Şehzadepaşa’daki Direklerarası Hacı’nın Kahvehanesinde buluşurlardı. Mehmed Âkif Muhammed Abduh’tan, Muhammed Ferid Vecdi’den önemli gördüğü bazı makaleleri Osmanlı Türkçesine çevirmişti ama II. Abdulhamid istibdadından korkulduğu için şiirleri gibi bunları da yayınlayamıyordu.2 Mehmed Âkif ve arkadaşları bazı hatıratlarda geçtiği üzere Direklerarası Hacı’nın Kahvehanesinde kendilerine muhtemelen İzmir Valisi Hasan Paşa’nın ulaştırdığı el-Menâr mecmualarını hem okuyor hem el altından Arapça bilenlere tevziini gerçekleştiriyorlardı.

Sırât-ı Mustakim yayınlanmaya başlarken Mısır’da neşredilen el-Menar’a yollanan yardım isteme mektubunu Reşid Rıza mecmuada yayınlamıştı:

“Menâr İdaresine. ‘Te’âvenû ale’l-birri ve’t-takvâ’ [Maide, 5/2]. Sırât-ı Mustakim adlı bir mecmuanın neşirine başladık. Tevfik Allah’tandır. Amacımız yüce dinimize hizmet etmektir. Ne var ki memleketimizin kitap ve mecmualar yönünden hali içler acısıdır. Önceden kıymetli Mısır eserlerini göremiyorduk. O zamanlar bunların görülmesi mümkün mü idi ki? Sahip olduğumuz eserleri hükümet-i sabıka hamam külhanlarında yakacak yapmıştı. Şu andan itibaren yeni bir hayata dâhil oluyoruz. Değerli mecmuanıza gelince, cümle âlemde meşhurdur. Bizler miskin Türk kardeşlerimizin de sizin ilim sofranızdan bir pay almalarını arzu ediyoruz. Bu mevzuda sizin âlicenap yardımlarınıza ihtiyaç duymaktayız. Bu sebeple derginizin (önceden yayınlanmış) nüshalarının tamamını ve bundan sonra yayınlanacak olanlarını vaktinde göndermenizi ve Mısır’da yeni yayınlanmış kitaplardan bizi haberdar etmenizi rica ediyoruz. Bu şekilde davranırsanız size müteşekkir kalacağız…”3

Temmuz 1908 II. Meşrutiyet Devrimi’nden sonra Osmanlı toplumunda küffara ve Batılılaşmaya karşı “var kalma mücadelesi” veren direnişiyle, yeniden İslamlaşma ve ıslah mücadelesiyle iki cemiyet veya iki özne temayüz etmişti: Birincisi, “Sırât-ı Mustakim”; ikincisi ise 22 Eylül 1908’de yayınlanmaya başlayan “Beyânü’l-Hak” mecmuası, yazı kadrosu ve çevreleri. “Sırât-ı Mustakim” mezhep ihtilaflarını geri plana itip Kur’an ve Sünnet kavrayışı içinde İslam âlemindeki çözülüşe İslami ortak esaslar dairesinde çareler arama ve tavır geliştirme azmindeydi. “Beyânü’l-Hak” çevresi ise fikrî, kültürel ve amelî çözülmeye karşı Hanefi mezhebinin telakkileri içinde bir çözüm arayışı içindeydi.

1909’da “Dâru’l-İlm ve’l-İrşad” adında bir ıslah, ihya ve davet okulu kurmak için İstanbul’a gelen M. Reşid Rıza, 8 aylık çalışmaları sonucunda hem sadrazam hem İttihad-ı Terakki Cemiyeti tarafını razı ederek Musa Kazım ve Babanzade Ahmed Naim ile beraber on kişilik bir kurulla “İlim ve İrşad Cemiyeti”ni kurmuştu. Ama yeni açılacak okulun müfredatına siyasi erk karışmaya kalkışınca İstanbul’daki bu projeden geri çekilip benzer amaçla bir okul kurmak üzere Mısır’a dönmüştü. Rıza, 1910’da İstanbul’u terk etmeden önce daha ziyade Hanefi âlimlerin toparlandığı “Cemiyet-i İlmiye”de yaptığı konuşmalarla bu cemiyetin çıkarttığı “Beyânü’l-Hak” ile “Sırât-ı Mustakim” mecmuası kadrosu arasında usuli bir yaklaşım sağlamış ve bu cemiyette mezheplerarası İslami esasların ön plana çıkartılması gereğiyle ilgili yapmış olduğu konuşma metni de “Beyânü’l-Hak”ta yayınlanmıştı.4

Osmanlı toplumunun son zamanlarında İstanbul, İzmir, Konya, Diyarıbekir gibi merkezî yerleşkelerde en çok “Sırât-ı Mustakim” ve “Beyânü’l-Hak” mecmualarının etkisiyle; kırsal kesimlerde de Şeyh Said’in yaptığı gibi tekke ile icazetli medrese eğitimini buluşturan çalışmalarda yetişen davetçilerle efkârı ammede temayüz eden en önemli İslami uyanış, direniş ve yeniden varoluş niyet ve çabaları Osmanlı döneminin sonunda temayüz etti. Ama ne yazık ki bu tür çabalar Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra Lozan Anlaşması’na bağlı olarak yeni inşa olunan Batıcı-Türkçü resmî ideoloji tarafından yasaklanmaya ve boğulmaya çalışıldı.

Dış ve İç Cürümlere Karşı Sebilürreşad

“Din, felsefe, edebiyat, hukūk ve ulûmdan bâhis haftalık risâledir.” alt başlığı ile yayınlanan “Sırât-ı Mustakim”, görülen lüzum üzerine 183. sayıdan itibaren “Dinî, ilmî, edebî, siyâsî haftalık mecmûa-i İslâmiyyedir.” alt başlığı ile ismini “Sebilürreşad” olarak değiştirirken bütünlükçü İslam kavrayışını, ilgi alanlarının sürekliliğini, dış ve iç ifsada karşı uyarılarını ve İslamî tebliğini yaşatmaya çalışmış; ayrıca gelişen olayları ıslah ve ümmetin maslahatıyla ilgili ilkeleri doğrultusunda değerlendirmeye devam etmiştir.5

23 Nisan 1920’de BMM’nin açılmasının hemen akabinde daha önce “Sırât-ı Mustakim”den “Sebilürreşad”a dönüşen mecmuanın ana kadrosu hemen Ankara’ya taşınmıştı. “Sebilürreşad”, İttihad-ı İslam strateji doğrultusunda topraklarımızın istiklalinin sağlanması ve İslami yönetimin/“istihlâf”ın6 yeniden kurulması hedefiyle Mehmed Âkif başta olmak üzere Ankara, Kastamonu, Kayseri, Konya merkezlerinde vaaz, irşad ve yayınıyla hemen faaliyete geçmiş ve küffarla mücadele için yaptığı yayınlar, Ankara hükümeti tarafından mükerreren basılarak cuma namazı çıkışlarında doğu ve batı illeri camilerinde cemaate dağıtılmış; bu neşriyat ordu oluşturulması için asker yazılımı konusunda katkılar sağlamıştı.

Ancak Şubat 1923 tarihinde Lozan görüşmelerine ara verildiğinde I. Meclis’te Lozan görüşmeleri konusunda yapılan şiddetli tartışmalar sonucunda Lozan görüşmelerinin seyrini ve Batılılaşma arayışını destekleyen Birinci Gruba karşı olan İkinci Grup temsilcisi Trabzon Meb’ûsu Ali Şükrü Bey, Mustafa Kemal’in koruma birliği komutanı Topal Osman tarafından kaçırılıp infaz edilmişti. Haber öğrenilince işlenen bu cürüm ve bağlantıları hakkında protestolar yükselmişti.7

Lozan görüşmeleri üzerinden temsiliyet açısından katılımcı bir yapıya sahip olan “I. Meclis”te hem Lozan’daki Misak-ı Milli sınırlarından hem şer’i kültürümüz ve hukuk sistemimizden taviz verilip verilemeyeceği hakkında hararetli tartışmalar yapılmıştı. İsmet İnönü, Rıza Nur, Hasan Saka’dan oluşan Lozan murahhas ekibinin anlaşma sürecindeki tavizkâr tutumlarına yöneltilen itirazlara bağlı olarak I. Meclis’te önemli tartışmalar olmuş ve 2. Grup olarak adlanmaya başlayan muhalefet grubu büyümeye başlamıştı. Bu süreçte 2. Grup sözcüsü Ali Şükrü Bey kaçırılıp infaz edilmişti.8 I. Meclis’te muhalefetin çoğunluğu sağlamaya başlaması üzerine komitacı bir planla Meclis 1 Nisan 1923’te seçim kararı alıp 15 gün sonra kapatılmıştı. I. Meclis’in kapatılışı bazı araştırmacılarca yeni kurulan Türkiye’de ilk siyasi darbe olarak değerlendirilmiştir.

Mustafa Kemal bu arada özel ekibiyle beraber yeni meclise girebilmek için kabul edilmesi gereken “9 Umde” belirlemişti. Bu umdeleri kabul edenler arasında Nisan 1923’te II. Meclis adeta atama yoluyla oluşturulmaya kalkışılınca, Mehmed Âkif ve Eşref Edip İslami değerlere ve İslami ümmet yapısına muhalif bir karşı devrim sürecinin başladığı düşüncesi içinde Ankara’daki Hürriyet Oteli karşısındaki yazıhaneden mecmuanın klişelerini toplayıp İstanbul’da Bâb-ı Âli Caddesindeki Reşad Efendi Hanı’na taşınmışlardı.9

Neşriyatına İstanbul’da haftalık olarak devam eden Sebilürreşad, el-Menâr’dan bazı ayetlerin tefsirini veya Abdulaziz Çâviş, Elmalı Hamdi Yazır, Seyyid Emir Ali, Said Halim Paşa, Musa Carullah gibi müelliflerin yazı ve çevirilerini; Abdurreşid İbrahim ve Muhammed Reşad gibi muhabir ve davetçilerin İslam âleminden haberlerini ve yine coğrafyalarımızdaki İslami çalışmalar ve hareketlerle ilgili bilgileri yayınlıyordu. Ayrıca ‘Matbûat’ başlığı ile İstanbul’da çıkan Garplılaşmaya muhalif muhafazakâr veya dindar liberal gazetelerdeki toplumsal çözülme, İslami eğitim ve eserlerin yasaklanmasıyla alakalı yazı ve bildirimleri iktibas edip değerlendirmeye tâbi tutuyordu.

Sebilürreşad, İstanbul’a taşındıktan ve yayınına 22 Nisan’dan itibaren üç hafta ara verdikten sonra haftalık yayın faaliyetini 16 Mayıs 1923’ten itibaren devam ettirmeye çalıştı. Daha önce sömürgecilere karşı İslam ümmetini bilgilendirme, ıslah ve diriltme mücadelesine, bu sefer yeni Türkiye’yi Batılılaştırıp İslam’dan ve İslam dünyasından uzaklaştırma inhirafına veya devrimlerine karşı İslam ümmetini bilgilendirme ve Batılılaşma zihniyetine karşı yayın olarak daha sert muhalif bir mücadeleye yöneldi.

Teşkilat-ı Esasi asıl alınarak (anayasa ittihaz edilerek) 23 Nisan 1920’de I. Meclis (BMM) açılmıştı. 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşmasından sonra II. Meclis’te 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen 431 Sayılı Kanun’un 1. Maddesine göre tek kişiyle temsil edilen halifelik makamı kaldırılıp hilafetin TBMM’nin manevi şahsiyetine devredildiği belirtildi. Mustafa Kemal de “Hilafet TBMM bünyesinde mündemiçtir.” sözüyle Hilafetin kaldırılmasına değil saklanmasına işaret etmişti.

Ayrıca 20 Nisan 1924’te alınan 491 no.lu karara göre Anayasa’nın 1. Maddesi “Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.” ve 2. Maddesi “Türkiye Devleti’nin dini Dîn-i İslâm’dır, resmî dili Türkçedir, makarrı Ankara şehridir.” şeklinde bağlayıcı ilkeler ilan edilmişti. Sebilürreşad dergisinin de kırsal kesimde medrese kökenli Şeyh Said gibi öncülerin de Ankara hükümetinin İslam’a aykırı eğilimlere imkân sağlamasını eleştirip uyarıda bulunmaları şer’i ve insani bir görev olduğu kadar, en azından dönemin T.C. Anayasası’nın 2. Maddesine göre hukuki bir haktı. Ancak 1925’te kurulan İkinci Dönem İstiklal Mahkemeleri ile birçok İslam âlimi, İslami kanaat ve hizmet ehli insan temyiz ve savunma kurumu işletilmeden idam edildikten sonra “Türkiye Devleti’nin dini Dîn-i İslâm’dır” maddesi 10 Nisan 1928’de Anayasa’dan çıkarılmıştır. Anayasa’ya 5 Şubat 1937’de de “laiklik” ilkesi yerleştirilmiştir.

Bu süreçte mecmuanın sermuharriri Mehmed Âkif ise 906 kod numarayla Ankara hükümetinin hafiyeleri tarafından taciz edilmeye başlanmıştı.10

Dergi, İstanbul’a taşındıktan sonra muhtemel Batıcı Türk devrimlerinin yapılacağını kestirerek bu tür teşebbüslere ülke dışından ifsad örnekleri vererek karşı bir dille halkı uyandırmaya çalışmakta ve laikleşme eğilimine karşı da Kanuni Esasi’nin İslami boyutunu ön plana çıkartarak “ecnebiler”in isteklerine karşı mevcut anayasanın İslami çerçevesini savunmaktaydı.

Kasım 1924’te İstanbul’da çıkan Yeni Kafkasya gazetesinden iktibasla Azerbaycan’daki komünist rejimin istekleri doğrultusundaki devrim süreçleri hem ifşa edilip hem eleştiriliyordu:

Bolşevik Umdeleri:

Dinsizliği Tedrîs. – Sâmî Kemâl "Kâinât ve Din" serlevhalı silsile-i makålâtında Allah’ın yokluğunu, varsa, âdil değil, zâlim olduğunu, Hazret-i Peygamber’in ma’lûmâtsız, sevâdsız ve ümmî bir şahıs olduğunu beyân ile Azerbaycan fukarâ-yı kâsibesini dinsizliğe ve dinsizliğin rehberi olan komünizme îmân etmeye da’vet etmektedir.

Namaz kılan komünistler aks-i ihtilâlci, muzır ve câhil şahıslar gibi fırkadan ihrâc olunuyorlar.

Mekteplerden Dînî Tedrîsâtın Ref’i. – Azerbaycan Maârif Komiseri Dadaş Bünyâdzâde neşreylediği husûsî bir dekretle İslâmiyet'i ilgå etmekle berâber mekteplerde şerîat, Kur’ân, târîh-i mukaddes ve sâir dînî tedrîsâtın dahi memnû’ olduğunu i’lân etti idi. Şübhesiz ki bundan maksad yeni yetişen münevver nesil içerisinden dîni kaldırmak ve Azerbaycan’da dinsiz bir nesil vücûda getirmektir.

Bil-umûm Dinleri Red ve İnkâr. – Komünizm, yalnız ictimâî, iktisâdî ve birtakım ahlâkı ve maîşî mes’elelerle değil, İslâmiyet'in temelini teşkîl eden Allah’ı ve O’nun kudret ve varlığını kökünden red ve inkâr etmesiyle de İslâmiyet'ten ayrılmaktadır…

Allah’ı, Peygamber’i ve Kur’ân’ı İnkâr. – Zâten komünizme göre Allah kâdir, âdil, ebedî, vâhid değil, belki kökünden mevcûd bile değildir... Onlarca “Kur’ân-ı Mecîd’in vakti çoktan geçmiştir.”

Âileyi İlgâ. – Komünizm esâs i’tibâriyle, âileyi ilgâ ve imhâ ediyor. Komünizmce âile olmamalıdır. Ne kadar erkek varsa koca, ne kadar kadın varsa karıdır. Çocuklar ata ve analarını tanımazlar ve devlet himâyesinde büyür, terbiye olurlar.

Talâk ve Nikâhın Lağvı. – Talâk, nikâh, karı ve koca arasındaki şer’î taahhüd mahvedilmiştir. Karı istediği zaman kocasıyla yaşamaya, istediği zaman diğer bir kocaya varmaya muhtârdır. Bunun için kâtib-i adle mürâcaat etmesi kâfîdir. Bu husûsta mukåbele ve mümânaat gösteren erkekler hükûmet tarafından i’dâm ediliyorlar.

Latin Hurûfunun Kabûlü. – Bolşevikler yeni nesli kozmopolit Danter Nasyonalist olarak hâzırlamak teşebbüsüne girişti. Bunun için Azerbaycan’ın Türk hurûfunu değiştirip bunun yerine Latin hurûfâtını ikâme etti. Latin hurûfâtı sâyesinde Türkiye ve Türkistan’daki Türk ve İslâm muhîtlerinden ayrılacak olan Azerbaycan Türklüğü umûmî Türk dili ve edebiyâtından da uzak düşecek ve çok sühûletle Ruslaştırılabilecektir. Hurûfât tebdîli ile Türk vahdet-i milliyyesi bozulduktan başka Azerbaycan’da Türk harsi de mahvediliyor. Bunun yerine komünizm harsi, “kırmızı edebiyât” tatbîk edilmektedir.

Tesettür ve Hicâbın Cebren Men’i. – Bolşevikler komünist olanları cebren zevcelerini açık gezdirmeye mecbûr ettiler ve avâmm-ı sırf olan bu câhile kadınların kendi kocalarının tahrîkiyle bir sefîhler cem’iyeti teşkîl ettiklerine Azerbaycan hâlâ şâhid olmaktadır.

Kadınları Raksa, Dansa Teşvîk. – Azerbaycan İcrâiye Komitesi Reisi ayyâş ve ahlâksız Ağa Muallâ oğlu Samed Ağa ise kendi himâyesi altında Türk hanımlarının “beden ve cismânî terbiye ve güzelliklerini terbiyelendiren” balet ve raks mektepleri ile Azerbaycan’ı, husûsan Bakü’yü doldurmaya başladı…”11

Muhâfazakârlık, Laik ve Liberallik Münâkaşaları

Nureddin Paşa'nın Bursa meb'ûsluğuna intihâbı/seçilmesi üzerine muhâfazakârlık ile lâyiklik ve liberallik hakkında gazetelerde şiddetli münakaşalar başlamıştı. Bu münasebetle yevmî/günlük gazetelerin meslekleri de mevzû' bahs oluyor. Sebilürreşad’a göre ekseri gazeteler “Tevhîd-i Efkâr”a hücum ve onu “Şerî'at-i İslâmiyye'yi memlekette ikâme etmek” mesleğini ta'kib etmekle ittihâm ettiklerini yazıyorlardı. “Tevhîd-i Efkâr” da kendisine hücum eden gazetelere birer birer cevap veriyordu. Ez-cümle Tanîn gazetesine verdiği cevapta diyordu ki:

Tanin laikliği hemen hemen dînî alâkalardan büsbütün kat'-ı alâka etmemizi tavsiye derecelerine götürür. Bunca asırlık hattımızı bırakarak yerine Latin hurûfunun ikåmesini tavsiye eder. Dansı şiddetle tervîc eder. Kumarhâneleri sed ettiriyorsunuz diye kıyâmetleri koparır. İçkinin kuvvetle taraftarıdır. Muhâfazakarlara âdetâ tecâvüz etmeye başladı; mesâil-i i'tikådiyyede kendi fikrinde olmayanları memlekete düşman gibi göstermeye başladı.”

Tanin de bunlara cevap veriyor, bunların yanlış olduğunu iddi'â ediyor. ‘Tevhîd-i Efkâr’, ‘Tanîn'in bu meslekte olduğunu yine ‘Tanîn'in neşriyâtı ile isbâta hazır olduğunu söylüyor; Latin hurûfunu, dansı, kumarhaneleri, içkiyi nasıl müdafa'a ettiğini îzâh ediyor. Ez-cümle diyor ki:

[Sâlisen: Biz Tanîn için ‘dansı şiddetle tervîc eder’ demiştik. Refîkimiz, bizim bu zannımızın da yanlış olduğunu iddi'â ediyor ve kezâ içki mes'elesinde olduğu gibi ‘biz hiç kimseyi aman kalkın, zıplayınız, diye teşvîk ettiğimizi hatırlamıyoruz’ diyor.

Biz de zâten refîkimize ‘Herkesi hoplamaya teşvîk ediyorsunuz’ demedik. Yalnız dansı şiddetle tervîc edersiniz dedik. Maamâfîh refîkimiz dansa olsun taraftarlığını kısmen i'tirâf ediyor ve ‘dansı, kadınları müşterek hâle getirmekden ibâret zanneden zavallılara acıdığını’ söylüyor. … “12

Ehrâm’ın “Türk Ma’bûdu Bozkurt” Haberi İftira mı?

Sebilürreşad’daki “İleri” gazetesinin başmuharririnin belirttiği haberin eleştirisine örnek:

“Ankara'da Yusuf Akçora, Ağaoğlu Ahmed, Ziya Gökalp, Hamdullah Subhi ve Celâl Nuri ne yapmakla meşguldürler bilir misiniz? Bu eşhâs diyânet-i celîle-i İslâmiyye'nin Arap kavmine münhasır, yahud lâyık olduğunu ileri sürerek (İslam öncesi) kable'l-İslâm Türklerce ma’bûd(!) olan bozkurtu put ittihâzına çalışıyorlarmış! Asla latîfe etmiyoruz. Mısır'da pek münteşir olan (el-Ehrâm) gazetesi bu havâdisi veriyor. Hattâ bu mel’ûnlar işi o dereceye götürmüşler ki Türk ma’bûdu bozkurt posta pullarının üstüne bile geçmiş!.. (İleri) …

(Sebîlürreşâd)—‘el-Ehrâm’ gazetesi bir hıristiyan gazetesidir. Bizim hakkımızdaki neşriyâtı hüsn-i niyyete makrûn değildir. ‘İleri’ gazetesinin dediği vechile, devletimizin Teşkîlât-ı Esâsiye'sinde ahkâm-ı şer’iyyenin tenfîzi bir umde teşkîl ettiği gibi dîn-i resmîsi de Dîn-i İslâm olduğu musarrahdır. Binâenaleyh devlet-i cumhûriyyemiz hakkındaki iftirâları biz de kemâl-i şiddetle reddederiz.”13

Laiklik ve Lâ Dinîlik

“Dindar” tabirini tehlikeli bulan meb’ûs Sadreddin Celal’in yayınlanan makalesinde Anayasa’daki “Devletin dini İslam’dır.” maddesinin kaldırılması ve laikliğin getirilmesini istemesinin inkılâp rehberinin mi talebi olduğu yoksa bu iddiaların bir iftira mı olduğunun sorulduğu yazı:

“Hükümete Laiklik İsnâd Olunması Doğru mudur?

Bu hafta yevmî gazetelerin birinde Sadreddin Celal imzâlı gåyet şâyân-ı dikkat bir makåle neşrolundu. Makåle sâhibi, Muallim Mektepleri Me’zûnları kongresinde cem‘iyetin gerek eski ve gerek hey’et-i idârenin teklîf ettiği (nizamnabe değişikliğinde) muaddel nizâmnâmesinde ‘Cem‘iyetin maksadı, terbiye ve tedrîsâtta nesl-i âtînin asrî irfân, millî mefkûre ile mücehhez, dîndâr, vatanperver unsur-ı faâl olarak yetişmelerini te’mîne çalışmaktır.’ ibâresindeki ‘dîndâr ve vatanperver’ ta‘bîri çıkarılarak yerine ‘cumhûriyetçi’ kelimesinin konmasını teklîf eder. Bu teklîfe karşı kongreye iştirâk eden muallimler şiddetli mukåbelelerde bulunurlar. Birçok münakaşadan sonra ‘dîndâr ve vatanperver’ ta‘bîrleri aynen (kalır) ibkå edilir, fazla olarak bir de ‘cumhûriyetci’ ilâve olunur. Teklîfinin arzû ettiği şekilde kabûl edilmediğini gören Sadreddin Celal Bey fikirlerini matbûât sâhasında da tekrâr ve te’yîd etti.

Sadreddin Celal Bey'e göre: ‘Cumhûriyet mefkûresini her şeyin fevkinde olarak yeni neslin fikir ve kalblerine yerleştirmek muallimlerin vazîfesidir. Dindâr ta‘bîri fazla ve tehlikelidir, asrî irfân dinî hurâfelerle te’lîf edilmez, din derslerini mekteplerden kaldırmak laik cumhûriyetin muktezâsıdır ve Maârif Vekâleti son ders programlarıyla bu gåyeye doğru oldukça mühim bir adım atmıştır. Teşkîlât-ı Esâsiyye Kånûnu'ndaki ‘devletin resmî dini dîn-i İslâm'dır’ maddesi samîmî olarak vaz‘ edilmeyip sırf muhâfazakârlara bir ta‘vîzât olmak üzere istemeye istemeye vaz‘ edilmiştir…’

Maârif Vekâleti'nin fikr-i hakikisi mekteplerden din derslerini kaldırmak olduğunu, henüz yeni ders programlarını tedkik etmiş olmadığımız cihetle bilmiyoruz. Kezâlik ‘devletin dini dîn-i İslâm’ olduğu maddesinin de inkılâb rehberlerince istenmediğini bilmiyoruz. Acaba hakikaten böyle midir? Yoksa bir iftirâdan mı ibârettir? Bunun tekzîb ve âdem-i tekzîbi doğrudan doğruya kendilerine âiddir. Yalnız bizim bildiğimiz bir şey varsa Teşkîlât-ı Esâsiyye Kånûnu'na herkesin hürmet etmesi lâzım geldiği ve onun maddelerinden herhangi birisini istihfâf ile amelden iskåt etmeye hiç kimsenin hakkı olmadığıdır. Biz bu sözlerin ikide bir bazı kimseler tarafından tekrâr edilip durduğunu görüyoruz. Bir devletin hangi şekl-i hükûmeti hâiz olduğunu gösteren Kånûn-ı Esâsî'dir. Herhangi bir dinle alâkası olmayan devletlere laik-lâdinî de denilir. Bizim Teşkîlât-ı Esâsiyye Kånûnu'muzda ‘devletin resmi dini dîn-i İslâm olduğu’ maddesi mevcûd olduktan başka Meclis'in ‘ahkâm-ı şer‘iyyenin (yürütülmesi) tenfîzi’ ile de mükellef olduğu (açıkça) musarrah olduğu hâlde artık hükûmete laiklik izâfe etmek nasıl olur? Bunu izâfeye hiç kimsenin hakkı olmasa gerek. Velev ki o zât meb‘ûs veya vekîl olsa da. Bir adam cumhûriyetimizin laik bir şekle inkılâbını isteyebilir. Fakat laik olduğundan bahsedemez. Çünkü o takdîrde hükûmeti Kånûn-ı Esâsî hilâfında bir şekil ile tavsîf ve kånûnu tahrîf etmiş olur. …”14

Devletimiz “Laik – Lâ-Dînî” midir?

Diyârbekir meb’ûsu Ziya Gökalp Bey Cumhûriyet gazetesinde yazdığı bir makâlede “aldanmışlar gecesi”nden bahsediyor. Birkaç misal verdikten sonra bize nakl-i kelâm ile diyor ki:

“Aynı tecrübeyi Türkler de yaptılar. Büyük askerî ve siyâsî zaferleri müteâkıb toplanan bir parlamento, galeyânlı bir ictimâında, bundan sonra devletin cumhûriyet ve laik devlet olduğunu i’lân etti. Bu karâra ulemâ ve meşâyihten olan meb’ûslar da iştirâk ettiler.

‘Târîh tedkik olununca görülüyor ki büyük müceddidler, halka kabûl ettirdikleri büyük inkılâbları vücûda getirmek için en buhrânlı dakikaları intihâb ederler. Bunlar sükûn zamanında, aslâ kabûl ettiremeyecekleri teceddüdleri bu büyük buhrân hengâmelerinde kolayca kabûl ettirebilirler.’

Diğer husûslara diyecek yok. Fakat devletin laik olduğu hakkındaki i’lândan biz haberdâr değiliz. Teşkîlât-ı Esâsiyye’nin ilk maddesinde ‘devletin resmî dini dîn-i İslâm olduğu’ ve diğer bir maddesinde de ‘Büyük Millet Meclisi’nin ahkâm-ı şer’iyyenin tenfîzini deruhde ettiği’ musarrah olduğu hâlde laikliğin i’lânı ne demek oluyor? Vâkıâ Umûr-ı Şer’iyye ve Evkåf Vekâleti, Müdîriyet-i Umûmiyye hâline kalb edildi, fakat Şer’iye ve Evkåf Vekîlinin salâhiyet ve mes’ûliyeti Başvekîle intikål etti, kuvve-i icrâiyye umûr-ı şer’iyye ve evkåftan dolayı Meclis’e karşı yine mes’ûldür.

Diyânet Reisi cemâat-i İslâmiyye tarafından intihâb olunsaydı ve müslümanların umûr-ı dîniyyeleri hakkında hükûmetin hiçbir alâkası olmasaydı o vakit laiklik oldu denebilirdi. Bugün umûr ve mesâlih-ı dîniyyenin yolunda cereyân edip etmediğinden dolayı Meclis’e ve millete karşı mes’ûl olan hükûmettir. Evet Diyânet Reisi'nin de mes’ûliyeti var. Fakat o yalnız ma’nevî bir mes’ûliyettir. Asıl mes’ûliyet-i siyâsiyye ve maddiyye hükûmete âiddir. O hâlde laiklik hükûmetin neresindedir?

Bazı ricâl-i hükûmetin de ara sıra laiklikten bahsettikleri görülüyor. Kim bahsederse etsin, Teşkîlât-ı Esâsiyye Kânûnu’na göre böyle şey yoktur. Böyle söyleyenler ‘Ben demek devlet demektir’ demek istiyorlar ise ona diyecek yok! Meb’ûsların Teşkîlât-ı Esâsiyye Kånûnu’nu çocuk oyuncağı addetmeleri ne garîbdir!”15

Nakşibendi bir şeyhin torunu olan Palulu Zaza Şeyh Said (1865-1925) Sırât-ı Mustakim ve Sebilürreşad mecmualarını takip eden, muhaddislik icazetini Medine’de alan, şer’i medrese eğitimi veren ve medreseler açan bir âlimdi. Mustafa Kemal’in uygulamalarının İslam’a aykırı olduğunu, hilafetsiz Müslümanlığın olamayacağını Hınıs’tan Piran’a kadar kasaba kasaba, köy köy gezerek anlattı ve bölgenin Zaza ve Kürt aşiretlerine mektuplar yazarak görüşlerini bildirdi. 17 Şubat 1925’te de Genç vilayetinde genç bir zabitin kışkırtmaları akabinde bağlılarının Vali İsmail Bey’i ve mülki amirleri tutuklamaları üzerine erken bir ayaklanmaya mecbur kaldı.16

Şeyh Said isyanı üzerine Takrîr-i Sükûn Kanunu vesile edilerek birçok gazete ve dergiyle birlikte 6 Mart 1925’te Sebîlürreşâd da kapatıldı. Şark İstiklal Mahkemesinin 7 Haziran 1925 kararı ile Eşref Edip tevkif edildi. Önce Ankara’ya, daha sonra Diyarbakır’a götürülüp muhakeme edildi.17

Sebilurreşad yazarı Eşref Edip ile beraber tutuklanan diğer muhalif gazeteciler Son Telgraf’tan Sadri Edhem ve Fevzi Lütfi Bey, Toksöz gazetesinden Abdülkadir Kemalî Bey, Vatan gazetesi sahibi Ahmed Emin Bey ve gene aynı gazetenin muharriri Ahmed Şükrü Bey ve İstiklal gazetesinden İsmail Müştak Bey, Sayha gazetesi muharriri Gündüz Nadir Bey ve İleri gazetesi muharriri Subhi Nuri Bey ile birlikte yargılanmışlardır. Bu gazeteciler hakkında isyanla alakalı kâfi delile rastlanmamakla beraber, kastedilmiş olmasa da havalide olumsuz etkiler uyandıran yazılarının yanlışlığının farkında olduklarına dair Reisicumhur Hazretlerine telgraf çekmeleri üzerine 13 Eylül 1925 tarihli alınan karar ile tahliye olmuşlardır.18

Durkheimci Felsefeyle ed-Din’in Tahrif Girişimine Cevap

1924 yılında medreselerin, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra açılan Darulfünun İlahiyat Fakültesinde İslam’ın Durkheim’in toplumsal evrim formuna göre reforme edilmesinin neşriyat alanındaki en önemli tezahürü 1925 yılında çıkmaya başlayan “Darulfünun İlahiyat Mecmuası19 ve 19. yüzyılın son çeyreğinde Hollanda’da Avrupalı oryantalistlerin oluşturduğu tahrifat temelli “İslam Ansiklopedisi”nin20 1940 yılında Türkçeye çevrilmesiyle ve DİB’in kadrosundan çıkarılıp Vakıflar Umum Müdürlüğüne bağlanan “din adamları” eliyle gerçekleştirilmeye çalışılan tahrif inkılaplarıdır.21

Ayrıca Türkiye’de hilâfetin kaldırılmasından bir yıl sonra, Mısır’da İngiltere’nin vesayeti altındaki Kral Fuâd’ın himayesinde düzenlenmeye çalışılan “Hilâfet Kongresi”ne denk gelen bir zaman diliminde Ali Abdurrâzık’ın kaleme aldığı “el-İslâm ve Usûlü’l-Hükm” 1926’da Türkçeye çevrilip devlet erkanına dağıtıldı.22 İslâm’ın bir devlet nizamı öngörmediği iddia edilen bu çalışma nedeniyle Abdurrâzık, Ezher’in “ulemâ” kategorisinden çıkarılmıştı. Bu çalışmaya Mustafa Sabri Efendi, Muhammed Tâhir İbn Âşûr, Abdürrezzâk Ahmed es-Senhûrî gibi müellifler reddiye yazarken; Tâhâ Hüseyin, Muhammed Hüseyin Heykel ve Ahmed Emîn gibi liberal-seküler görüşü temsil eden müellifler ise Ali Abdürrâzık’ı desteklemişlerdi. Reşid Rızâ ise Mısır’da parasız dağıtılmasından hareketle kitabın Protestanlık destekli bir projenin ürünü olduğu iddiasında bulunmuştu.23

Dinin asıllarının bozulmaya çalışılmasına karşı neşriyat alanında ilk tepki yayın merkezini Mayıs 1923’te tekrar İstanbul’a taşıyan Sebilürreşad mecmuasından gelmişti. Ama Şeyh Said’in kıyam teşebbüsü akabinde Sebilürreşad da 6 Mart 1925’te kapatılmıştı.

Sırât-ı Mustakim ve Sebilürreşad yazı kadrosundan Ahmed Hamdi Akseki, 1928’deki anayasa değişimine kadar mevcut Türk yönetimini uyarmış; yeni kurulan Türkçü sistemde Diyanet İşleri Teşkilatında görev alarak yeni neslin İslami eğitimi konusunda gayret göstermiştir. Daha 1920’lerin ortalarında Kur’an’ın yerine Türkçe tercümenin geçirilmesine ve bozuk çevirilere neşriyat yoluyla karşı çıkmış,24 1925’te “Askerin Din Kitabı”nı, 1928’te de “Köylüye Din Dersleri” kitabını25 yayınlamıştır. Kemalist inkılâplara karşı gücü yettiği oranda namaz formunun tahrifine karşı durmuştur.26

Akseki, Kemalist ideolojinin “dinî inkılâpları” yüzünden kadroları Diyanet İşleri Reisliğinden alınıp Evkaf Umum Müdürlüğüne verildiği yıllarda, “imam ve hatiplerin her şeyden önce itikad ve ibâdet meselelerini iyi bilmeleri” amacıyla Mevlâna Muhammed Ali’nin “İslam Dini” kitabını çevirmiştir. Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi’nin bu amacı tekrarlayan ve izin için Evkaf Umum Müdürlüğüne yazdığı yazı, bu çeviri 1933 yılında yayınlanırken takriz yazısı olarak kitabın ilk girişinde yer almıştır.27

Kurucu bani kabul edilen M. Kemal’in CHP kurultaylarındaki konuşmalarında açıkça İslam’ı ve vahyin tebliğini tahfif etmesine rağmen Ahmed Hamdi Akseki’nin 1934’te Resulullah’ın siyeri hakkında “Peygamberimiz Hz. Muhammed ve Müslümanlık” kitabını28 yayınlaması oldukça önemli bir tavırdı.

Yine Akseki, 1940 yılında oryantalistlerin çıkarttığı “İslam Ansikolpedisi”29 ve ona ek olarak Maarif Vekaletinin yazdırttığı telif maddelerle30 İslami değerlerin tahrif edilmesine karşı Eşref Edip’in çıkarttığı “İslam-Türk Ansiklopedisi”nin yazı kadrosunda yer almıştı.

1932’de Din Karşıtlığını Eleştirebilmek

Sebilürreşad’ın 6 Mart 1925’te kapatılmasıyla kamuoyunda resmî ideolojiye ve Batıcı-Türkçü inkılâplara neşriyat yoluyla açık İslami eleştiri, ilk defa Hüseyin Kazım Kadri’den (1870-1934) gelmiştir.

1932 yılı, 1924’te hilafetin kaldırılması; 1924-1929 mahkeme usulünün, medeni, borçlar, ceza hukuku ve idari kanunların Avrupa kanun ve hukukuna göre değiştirilmesi; 10 Nisan 1928’de Anayasa’dan “Devletin resmî dini dîn-i İslâm'dır.” maddesinin çıkarılması ve 1 Kasım 1928 harf inkılâbından sonra “Din İnkılâbı” yılıdır.31

Son dönem Osmanlı devlet adamı Hüseyin Kazım Kadri’nin devlet ve toplum yapısını, ayrıca onları dönüştürme gayretindeki Garpzede devlet ricalinin ve Mustafa Kemal’in konumunu 1932 yılında kaleme aldığı ve yayınladığı “Gazi Mustafa Kemal” başlıklı çeviri-telif çalışmasından32 kısa birkaç tespit aktaralım:

“Dagobert kitabında, Mustafa Kemal’in dini hissiyattan azade olması ve İslam dinine aldığı vaziyet ile, pederine isnad olunan ‘liberallik’ arasında bir münasebetin varlığı gösterilmek istenmiştir. Aynı zamanda bu zatın ‘din’e muarız bir adam’ ve ‘Batı fikirlerinin sarsılmaz bir taraftarı’ olduğunu kendisinden işitiyoruz.

‘Liberallik’ ‘dini kayıtlardan azade olmak’ manasında ise … sıradan insanlar için ‘iman atfı’ ne ise, bu tür adamlara ‘küfür isnadı’nın bundan fazla ehemniyetinin olmaması tabiidir. İslam fakihlerinin ‘Lâ mezhebe li’l âmmi’ (Amminin mezhebi yoktur) sözlerindeki isabetin izaha ihtiyacı yoktur. … [Mustafa Kemal’in muallimi] Şemsi Efendi ‘dine karşı mübalatsız (kayıtsız)’ bir adam olmak üzere. ‘Kur’âni teâlime (öğretilere)’ değil, bilakis yeni bilimlere (fenlere) dayanan bir tarzı takip ettiği mübalağalıdır… Bilinen sadece bir mektebin kurucusudur. Zaten Albulhamid devrinde bütün mekteplerde ‘Kur’an öğretileri’ vardı…”33

“Osmanlı tarihi devlet ile milletin daimi rekabetini ve muhalefetini gösterir. Devlet nazarında ‘millet’, daima istismar edilecek bir sürü, millet nezdinde ise ‘devlet’, ilahi kaza ve kaderin vücut verdiği bir ‘bela’ sayılmıştır. Bunun sebebini ‘millet’in devleti değil, ‘devlet’in milleti meydana getirmesinde aramak lazımdır.”34

“Ne ıslahat [reform] teklifinde Avrupa ciddiydi, ne bizim tarafımızdan ileri atılan ıslahat tekliflerinde bir iyi niyet vardı. Teceddüt ve ıslahat emelleri fikir inkılabından doğar. Halbuki Türkler arasında böyle bir inkılap görülmüyor ve ara sıra ortaya çıkan ıslahat sözleri de dışarıdan geliyordu.”35

Resmî ideolojinin inşasında kurucu liderin belirleyiciliği ve onun kimliksel eğilimindeki dinî olana kayıtsızlığı ve Batı öykünmeciliği çok açıktı. Dolayısıyla daha ziyade toplumun yukarıdan aşağıya sekülerleştirilmesini de öncelikle bu tarihî vakıa üzerinden değerlendirmek gerekir. Bu süreçleri “Umut ve Trajedi”36 ve “1932 Dinî İnkılâp Yılı” gibi kitapların gösterdiği veriler çerçevesinde mütalaa ederek resmî tarihin veya İslam dışı perspektiflerin tasallutundan kurtulmak gerekir.

Kemalist Yabancılaşmaya Sınırlı Tepkiler

Açık İslami kimlik vurgusu olmaksızın Batıcı yabancılaşmaya karşı Kadri’den sonra neşriyat olarak yapılan ikinci eleştiri de kuruculuğunu Nurettin Topçu’nun (1909-1875) yaptığı ve Şubat 1939’da aylık olarak yayınlanmaya başlayan Hareket dergisinden (1939-1982) gelmiştir. Hareket dergisinin Kemalist ideoloji hakkındaki örtük eleştirisi daha çok pozitivist bilimin değerlerinin mutlaklaştırılması çerçevesinde, sezgici hatta Topçu’nun hocası Maurice Blondel’in benimsemiş olduğu ruhçu hareket (aksiyon) felsefesinden beslenmektedir.37

Maarif Vekaleti, aslı 19. yüzyılda Hollanda Leiden şehrinde müsteşriklerce oluşturulan ve üç dilde yayınlanan “İslam Ansiklopedisi” çevirisini Durkheimcı zihniyetle yazılan takviye telif maddelerle 1940 yılında fasiküller halinde yayınlamaya başladı. Bu ansiklopedideki tahrifat ve saptırmalara tashih ve cevap oluşturmak için Eşref Edip’in tekrar Sırât-ı Mustakim ve Sebilürreşed yazı kadrolarından toparlayabildiği bir yazar ekibiyle, Leiden baskılı ansiklopedinin bazı maddelerinin tâdili, ikmal ve yeniden telifi için “İslam-Türk Ansiklopedisi”38 fasiküller halinde çıkartılmaya başlandı ve fasiküller 100. sayıya gelince 1948’de ikinci kez Sebilürreşad’ın (1948-1966) yayınlanmasına çalışıldı.39

Osmanlı eğitim sisteminden gelen Emekli Binbaşı Numan Kurtulmuş’un 1943’te Hasan Basri Çantay’ın takriziyle çıkan “Amentü Şerhi”,40 Maarif Vekaletinin 1942’de çıkartmaya başladığı “Mesnevi” ile ilgili Muhammed Şahin’in yazdığı “Mesnevi’nin Tenkidi”,41 Burdurlu Mehmet Hatipoğlu’nun (1877-1945) önceden yazdığı ve vefatından bir yıl sonra yayınlanabilen “Ana Kaynaklarına Göre İslâm Dini -Usul ve Tatbikat-”42 gibi kitaplar resmî ideolojinin tahrifatına karşı kaleme alınmış ve irşad için ilmî boşluğu doldurmaya yönelen çabalardı. Hakeza Said Nursi’nin pozitivist eğitime karşı kelam ilmi tarzında yazmaya başladığı “Risaleler”in 1946 yılında teksirle çoğaltılıp 1956 yılında da Latin harfleriyle basılması43 resmî ideoloji karşısında dinî olana ilgiyi neşriyatla çoğaltma mücadelesiydi.

Hadis profesörü Mehmet Said Hatipoğlu’nun babası olan Hatip Hoca lakaplı Mehmet Re’fet “Ana Kaynaklarına Göre İslam Dini” kitap serisinden “İslam Dininde Oruç” ile ilgili yazdığı risalesinin önsözünde, harf inkılâbından sonra kendi döneminde “din” namına çıkan kitaplar hakkında şu açıklamada bulunmuştur:

“Şu cihet şayanı dikkattir ki bugün acınacak bir halde bulunuyoruz. Çünkü İslam Dini namı altında Türkçe birçok eserler çıkmıştır. Maalesef bunların içindeki mes’elelerin çoğu içtihadi fikirler, kıyasî reyler ve kanaatlerden ibaret olduğu için bunlara İslâm dini denmekten ziyade, tağlip tarikile içtihadî bilgiler, kıyasî mes’eleler demek daha doğru olur. Çünkü İslâm dini ancak Kitap ve Sünnetten alınır ve ona dayanır. Çıkan eserlerin çoğu ise mezhebi taassuba dayanmaktadır. Bunun için elimizde yalnız Kitap ile Sünnetten alınma Türkçe bir kitabımız olmadığından Allah’ın avnü inayetile bu vadide bir din kitabı vücuda getirmek istedim ve bu eseri yazmağa başladım.”44

Dindar ve muhafazakâr kesime hitap etmeye çalışan Büyük Doğu dergisi 17 Eylül 1943’te haftalık olarak yayınlamaya başlamıştı. 5 Haziran 1978’e kadar aralıklarla yayın hayatına devam etti. 35 yıllık süre içerisinde toplam 16 devre ve 512 sayı olarak yayımlandı. Necip Fazıl’ın şahsiyetiyle güçlü bir edebî üsluba sahip olan dergi tek parti ve sonra Demokrat Parti iktidarları dönemlerinde muhafazakâr, milli ve yerli kesimlerin muhalif sesi olmuştu. Bu millilik ve yerlilik anlayışı, içinde, İslami olanla Osmanlı kültürünü, Nakşi değerlerle dindar Türklük öykünmesini barındırmaktadır. Necip Fazıl, Büyük Doğu dergisinin çıkış sebebini, ülkedeki düşünce ve ideoloji bakımından eksikliğin giderilmesine katkı sağlamak olarak görür. Büyük Doğu, aynı zamanda Necip Fazıl'ın kurduğu “Büyük Doğu Hareketi” düşünce sisteminin de adıdır. Ana hatlarıyla dergideki “İdeolocya Örgüsü” köşesinde açıkladığı bu düşünce sistemiyle Necip Fazıl Osmanlıcı, Nakşi ve yerlici bir din anlayışı ve tarih muhasebesiyle devlet ve cemiyet anlayışı, estetik bakış ve fikrî duruş ortaya koymaya çalışır. 1960’lı yıllardan itibaren derginin muhalefet ekseni o dönem dış tehdit olarak görülen komünizme karşı şekillenmiş ve anti-komünist propagandalara ağırlık vermiştir.45

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye, kurulmakta olan Birleşmiş Milletlere üye olabilmek ve SSCB’nin yayılmacılığı karşısında kendini savunabilmek için ABD ve İngiltere eksenli Anglo Sakson bloğa dâhil olmak istemişti. Bu eğilim karşısında özellikle ABD, Türkiye’nin BM ve yeni kurulmakta olan NATO’ya üye olabilmesi için demokratik sisteme geçmesini istemiştir.46

Çok partili sisteme geçme sürecinde belirmeye başlayan görece özgürlük ortamından yararlanarak İslami kaygılar içinde ama genellikle millilik şemsiyesi altına sığınarak bazı parça doğruları aktarmaya çalışan süreli yayınlarımızdan “Hareket”, “Büyük Doğu”, ikinci dönem “Sebilürreşad” yanında diğer önemli olanları şunlardır: “Ehli Sünnet” (1947-1953), “Selamet” (1947-1949), “Serdengeçti” (1947-1962), “İslamiyet” (1947-1960), “Hakikat Yolu” (1947-1949), “İslam Nuru” (1951-1953), “İslam Dünyası” (1952-1954), “Allah Yolu” (1952-54), “İslam” (1956-76) vd.47

Kariyer peşindeki bazı önde gelen aydınlar ve akademisyenler İslami var kalma mücadelesini yürütenlere tepeden bir yaklaşımla avam gözüyle bakmıştır ve bakmaktadırlar. Ama resmî ideolojiye yerli, milli ve dinî duyarlılık çerçevesinde muhalefet etmeye çalışan Hareket ve Büyük Doğu dergileri insani ve muhafazakâr adalet duygularını yaşatıyor ve okuyucularını cesaretlendiriyorlardı. Ama havas olarak görülenler iman ve amel bütünlüğünde hem “var kalma” ve hem “yeniden ıslah, ihya ve inşa süreci”nde bir örneklik sergileme konusunda “Gül Yetiştiren Adam48 psikolojisini aşamamışlardı. 1945’ten sonra çıkan İslami dergilerde de “bütünsel İslam” ortaya konulamamış, daha çok reel politik ve ilmihali gündemler takip edilmişti.

Tebliğ ve Mücadele Tutumunda Zorunlu Farklılaşma

“Ümmetten bir millet/ulus yaratma”yı hedefleyen ve “Nutuk” ile 19 Mayıs 1919’dan itibaren yazılmaya başlanan Türk ulusu inşası tarihi ve Batıcı seküler resmî ideoloji ve uygulamaları karşısında İslami kimliği ön planda olan şahsiyetlerin farklı beş tutum izlediklerine şahit oluyoruz:

I) İskilipli Atıf ve Şeyh Said gibi öncüler Garplılaşma formuna ve bu formun ilk uygulamalarına ve muhtemel müfsit yaygınlaşmasına karşı kanaat belirttikleri veya tavır almaya çalıştıkları için Mustafa Kemal’in 35’li çetesinin49 mensuplarından kurulan İstiklal Mahkemeleri tarafından tasfiye edildiler.

II) Mehmed Âkif ve Mustafa Sabri gibi öncüler itham ve iftiralara muhatap oldukları için hicret etmek zorunda kaldılar.

III) Elmalı Hamdi gibi öncüler imanlarını koruyup evlerini secdegâh edinebilmek azmi içinde -“Gül Yetiştiren Adam” tipolojisinde görüldüğü gibi- içe kapandılar. Ya da Said Nursi gibi müellifler de ulaşabildikleri İslami usul dairesince dinî eserler yazarak hem ilgilileri okumaya davet ettiler hem gelecek nesillere doküman bırakmaya çalıştılar.

IV) Ahmed Hamdi Akseki, Tayyib Okiç, İsmail Hatip Erzen gibi kişiler “sistem içi mücadele” anlayışının yeniliğinden kaynaklanan acemiliği ve eklektikliği içinde İslami ilkeleri gelecek nesillere taşıma azmi içinde bazı eserler kaleme aldılar.50

V) “Sırât-ı Mustakim” yazarlarından olup da kurucu Batı-Türk ideolojisi doğrultusunda “Darulfünun İlahiyat Mecmuası” yazarı olan Şemseddin Günaltay, Şerafettin Yaltkaya gibi farklı nedenlerle ötekileşenler de oldu.

Akademi ve Neşriyat Alanında Merhaleci Strateji

Şekip Arslan ile Bosna üzerinden ıslah ekolü projesi hakkında haberdar olma ihtimali yüksek olan M. Tayyip Okiç, birçok engeli aşarak Ankara İlahiyat Fakültesine öğretim görevlisi olarak girebilmiştir. Prof. Dr. Mehmet Said Hatipoğlu’nun 1987’de birlikte görüştüğümüz arkadaş grubumuza aktarımı ile Ankara İlahiyat Fakültesi mescidinde hasbihal ettiği ve çalışmalarıyla temayüz eden beş talebesinin (kendisi, İsmail Cerrahoğlu, Talat Koçyiğit, Abdulkadir Şener, Hüseyin Atay) lisansüstü çalışmalarıyla yakından ilgilenen Okiç, 1950’li yılların başlarında onlara üç aşamalı hedef ve strateji göstermişti.

M. Tayyip Okiç, bu seçkin talebelerine “İlahiyat Fakültesindeki Kemalist kadro ve ülkedeki Batıcı bürokrasi İslam’ı bütünsel olarak ifade edip tebliğ etme ve yayınlar yapmamıza bu dönemlerde müsaade etmezler. İlmî çalışmalar ve fikrî hitap açısından bizleri serbest komazlar. O halde İslam’ı bütün şubeleriyle anlatmak, kültürel birikimimizi ve Müslümanların gücünü ıslah ve ihya etmek için Türkiye’de takip edeceğimiz hazırlık stratejisi şöyle olmalıdır.” diyerek üç aşamaya işaret etmiştir:

I. Aşama: Öncelikle ilk dönemlerde kitaplaştırılmış İslami eserlere ulaşıp onların ilmî tahkikli baskılarını yapmalıyız.

II. Aşama: İkinci kuşak, Kur’an ve Sünnet rehberliğinde tahkik edilmiş eserlerden yararlanarak mezhepçiliği ve Batılı bilimsel formları aşan İslami usul kitapları yazmalıdır.

III. Aşama: Üçüncü kuşak İslami tebliğ ve inşa mücadelesinin metot ve stratejisini bu usul kitaplarından yararlanarak tespit edip hareket başlatmalıdır.

Yine ıslah ekolünün takipçileri olarak Hint kıtasından gelen Muhammed Hamidullah ve İfrikiyye’den gelen Muhammed Tanci Ankara İlahiyat, İstanbul-Konya Yüksek İslam Enstitüleri, İstanbul Üniversitesi İslam Tetkikleri Enstitüsü ve Erzurum Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi gibi bölümlerde Okiç’in İslami çalışmalarda merhalecilik anlayışıyla çoğu zaman paralelleşen bir tutum içinde olmuşlardır. Özellikle Hamidullah akademik alan dışında Konya, Kayseri gibi şehirlerle halktan taliplilerle de programlar yapmıştır. Dönemlerinde resmî ideolojinin ağır fikrî ve bürokratik baskı ve takibinin olduğu yıllarda Akseki de Okiç de 1945 sonrası İslami dergilerde zaman zaman görüldüğü gibi “Dindar Atatürk” söylem veya sanal formuna sığınma acemiliğini aşamamışlardır. Ancak Yaltkaya ve Günaltay gibi Batıcı-ulusalcı ideolojiye teslimiyet ve çözülme yaşamak yerine, Hatipoğlu’nun Okiç hakkında anlattığı karşıtının denetiminde veya karşıtının memurluğunu yaparak da olsa gelecekteki İslami ufuklara hazırlanmak niyetiyle bağımsız İslami kimliğe ve hakkın açık tanıklığına/şahitliğine yöneltici bir niyet ve azim taşımaları ayırt edici olmuştu.

Bütünsel İslam’a Yöneliş

Bütünsel İslam’a yönelişin neşriyat alanında ilk tezahürü Said Nursi’nin teşviki ve Salih Özcan’ın müteşebbisliği51 ile 1956 Hilal Yayınları’nın bazı kitapları ve 1958’de yayınlanmaya başlayan Hilal mecmuası el-Menâr, Sırât-ı Mustakim ve Tercüman-ı Kur’an mecmualarıyla yaşatılan ıslah, ihya ve inşa çizgisiyle tekrar buluşturan ilk teşebbüslerden oldu. (Devam edecek.)


1- Reşid Rıza (2007) İttihad-ı Osmanî’den Arap İsyanına, (Terc. Özgür Kavak), Klasik Yayınlar, s. 5, 45 (Reşid Rıza, el-Menâr ve’l-Ezher, s. 174-176)

2- M. Suat Mertoğlu (2008), Sırat-ı Müstakim Mecmuası – Açıklamalı Fihrist ve Dizin, Klasik Yayınları, s. 11, 14

3- Mertoğlu, a.g.e., s. 19 (Mecelletü’l-Menar, 25 Eylül 1908, C. XI/8)

4- Rıza, a.g.e., s. 169-183.

5- Sırât-ı Mustakim, (27 Temmuz 1908), C. 1, s. 1; Sebilürreşad, (8 Mart 1912) C. 8, S. 183, Ertuğrul Düzdağ editörlüğünde: www.bagcilar.bel.tr/siratimustakımvesebilurresad

6- Nur, 24/55.

7- Kemal Atatürk, Nutuk, TTK, Ankara, 1989, s. 376-400; Cemal Fedai, “1920 Seçimleri ve I. Meclis (1920-1923)”, Yüzüncü Yılında TBMM -Oluşumu, Çalışma Şartları ve İşlevleri-, TBMM Yayınları, Ankara, 2020, C. I, s. 118-119; Şeref İba, “Parlamento Tarihimizde II. Meclis’ “, a.g.e., s. 127.

8- D. Mehmet Doğan, “TBMM Ali Şükrü Bey’i Hatırlar mı?”, Yeni Akit, 21 Mart 2013; Bahadır Kurbanoğlu, “Lozan Sürecinde Ali Şükrü Bey'in Katledilmesi”, Haksöz, Mayıs-Haziran 2014, s. 278-279.

9- Sebilürreşad, 16 Mayıs 1923, C. 21, Sayı: 528-529.

10- Muharrem Coşkun, Kod Adı: İrtica-906 -Mehmed Âkif Ersoy-, Duruş Yayınları, İstanbul, 2025.

11- Sebilürreşad, 6 Kasım 1924, C. 24, Sayı: 624.

12- Sebülürreşad, 25 Aralık 1924, C. 25, Sayı: 631.

13- Sebülürreşad, 27 Aralık 1923, C. 23, Sayı: 581.

14- Sebülürreşad, 31 Temmuz 1924, C. 25, Sayı: 610.

15- Sebülürreşad, 18 Eylül 1924, C. 24, Sayı: 617.

16- Bahadır Kurbanoğlu, Şeyh Said -Bir Dönemin Siyasi Anatomisi-, Ekin Yayınları, İstanbul, 2018: Zekeriya Kurşun, “Şeyh Said (1865-1925)”, TDV İslam Ansiklopedisi, Ankara, 2019, C. EK-2.

17- Sadık Albayrak, Eşref Edip Fergan, TDV İslan Ansiklopedisi, Ankara, 1995, C. 11, s. 473.

18- Aytekin Ersal, “Tevhid-i Efkâr Gazetesi Başyazarı Ebuzziya’yı Şark İstiklâl Mahkemesine Götüren Süreç”, Belleten, TTK., Ankara, 2025.

19- H. Türkmen, “Yeni Türkiye’de Kemalizm’in İlahiyat Projesi”, Haksöz, Ocak-Şubat 2025, Sayı: 406-407.

20- İslam Ansiklopedisi İslam Alemi Tarih Coğrafya Etnoğrafya ve Biyografya Lugatı, Maarif Vekaleti, İstanbul, 1940.

21- D. Mehmet Doğan, 1932 Dinî İnkılâp Yılı, TYB Yayınları, Ankara, 2023.

22- Ali Abdurrazık’ın bu eseri, İslam’da İktidarın Temelleri -Bir İdeolojik Devlet Eleştirisi- başlığı ile Birleşik Yayıncılık tarafından İstanbul’da 1995’te yayınlandı.

23- Özgür Kavak, “Ali Abdurâzık”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Ankara, 2020, Cilt: EK-1, s. 74-77 (el-Menâr, XXVI/2, s. 101-102).

24- İsmail Kara, Rabia K. Gündoğdu, Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Akseki, 2. Baskı, İzmir, 2019, C. 1, s. 271.

25- Osman Öztürk, Bekir Topaloğlu, İslami Eserler Bibliyografyası, D.İ.B. Yayınları, Ankara, 1973.

26- Dücane Cündioğlu, Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet I, Kitabevi, İstanbul, 1999.

27- Mevlâna Muhammed Ali, İslâm Dini, İstanbul, 1933, s. 3, 6.

28- Ahmed Hamdi Akseki, Peygamberimiz Hz. Muhammed ve Müslümanlık, Ankara, 1934.

29- İslam Ansiklopedisi İslam Alemi Tarih Coğrafya Etnoğrafya ve Biyografya Lugatı, 1940.

30- “İslam-Türk Ansiklopedisi Mecmuası”, İstanbul, Ekim 1940-1948.

31- Doğan, a.g.e., 2023.

32- Hüseyin Kazım Kadri, “Gazi Mustafa Kemal -Bir Milletin Ba’su Ba’d’el-Mevti-”, İstanbul, 1932 (Dagobert von Mikush’un Almanca yazdığı ve Fransızca yayınlanan eserini 4. baskısından çeviren Kadri’nin, müellifinden iki misli şerh ve ilave yazarak oluşturduğu çalışma. Şerh ve mütalaalar Pınar Yayınları tarafından “Bir Milletin Dirilişi” başlığı ile İstanbul 2008’de yayınlanmıştır.)

33- Kadri, a.g.e., s. 14-15.

34- Kadri, a.g.e., s. 22.

35- Kadri, a.g.e., s. 23.

36- Celalettin Vatandaş, Umut ve Trajedi Kadimden Cedide, Pınar Yayınları, İstanbul, 2024.

37- Hamza Türkmen, “Hareket Dergisi (1939-1982)”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce -İslâmcılık-, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004, s. 715-720.

38- “İslam-Türk Ansiklopedisi Mecmuası”, İstanbul, Ekim 1940.

39- Ayhan Aykut, “İslâm-Türk Ansiklopedisi”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2001, C. 23, s. 57-58.

40- Numan Kutulmuş, Amentü Şerhi, Ahmet Said Matbaası, İstanbul, 1943.

41- Muhammed Şahin, Mesnevi Tenkidi, Güven Basımevi, İstanbul, 1946.

42- Burdurlu Mehmet Hatipoğlu, “Ana Kaynaklarına Göre İslâm Dini -Usul ve Tatbikat- İslam Dininde Oruç”, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1946.

43- Talip Çiçek, “Risâle-i Nur önce matbaalarda mı basıldı?”, Yeni Asya, 15 Ağustos 2011.

44- Hatipoğlu, a.g.e., s. 34.

45- Macide Göç Türkmen, “Çok Partili Sisteme Geçerken İslamcı Dergiler”, Haksöz, Mayıs, 1993, Sayı: 26.

46- Hamza Türkmen, “Müslümanların Adalet Arayışı ve Muhalif Kimlik”, Türkiye’de İfade Özgürlüğü, BGST Yayınları, İstanbul, 2009, s. 300-315.

47- Hamza Türkmen, “a.g.m.”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce –İslâmcılık; M. Orhan Akay, “Büyük Doğu”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1992, C. 6, s. 513-514; Ahmet Edem Efe, “Sebîlurreşâd”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2009, C. 36, s. 251-253; Göç Türkmen, a.g.m., Haksöz, Mayıs, Haziran, Temmuz, 1993, Sayı: 26, 27, 28.

48- Rasim Özdenören, Gül Yetiştiren Adam, İz Yayıncılık, İstanbul, 2011.

49- Mustafa Armağan, “Cumhuriyeti Kuran Gizli Komite”, Yeni Şafak, 30 Ekim 2016.

50- M. Tayyip Okiç, “Bazı Hadis Meseleleri Üzerinde Tetkikler”, A.Ü. İlahiyat Fak. Yayınları, Ankara, 1959; “Tefsir ve Hadis Ders Notları”, Atlas Kitabevi, Ankara, 2017; “Makaleler I, II”, Atlas Kitabevi, Ankara, 2021; İsmail Hatip Erzen, “İslami Hakikatler”, Malatya, 1956 (Şeyho Duman, “Şeyho Hoca - İslami Uyanışın Dünü Bugünü”, Ekin Yayınları, İstanbul, 2020, s. 41-63)

51- Hamza Türkmen, “Salih Özcan ve Birinci Said’i Yenilemek”, Diriliş Postası, 15 Ağustos 2015.

Hamza Türkmen Arşivi