Suriye halkının ağır bedeller ödeme pahasına elde ettiği zafer tüm dünyanın gündeminde. Bizler de kardeşlerimizin sevincini paylaşıyoruz. Ulus devletler şeklinde bölünmüş bir dünyada ve coğrafyada yaşamamıza rağmen bu zaferin Suriye halkına has, onlara özel bir şey olmayıp tüm ümmete ait bir zafer olduğuna inanıyoruz. İslam coğrafyasında yaşanan acılara ve sevinçlere uzaktan, dışarıdan bakan bir yaklaşımla değil, tüm bu hadiseleri ümmet bilinci ve sorumluluğuyla hisseden Müslümanlar olarak kendi davamız, kendi acımız ve sevincimiz olarak görüyoruz. Bizleri kardeşlerimizin acılarına da sevinçlerine de ortak eden Rabbu’l-Âlemin’e şükürler olsun!
Çok Ağır Bir İmtihan, Zorlu Bir Süreçti!
Kolay değil, tam 14 yıldır Suriye halkının tatmadığı acı, karşılaşmadığı zulüm kalmadı. Bu uzun zaman diliminde Suriye’den yansıyan ne büyük vahşet manzaralarına şahit olduk! Şehirler tanklarla vuruldu. Binlerce, on binlerce insanın yaşadığı yerleşim yerleri uçaklardan, helikopterlerden atılan füzelerle, varil bombalarıyla yakılıp yıkıldı. Bugün Gazze’de yaşadığımız dehşet manzaralarının aynısını birebir yaşadı Suriye halkı. Çok acı çekti, çok mağdur oldu. Akıl alır bir şey değil gerçekten ama tek bir ailenin iktidarı devam etsin diye yüz binlerce insan katledildi, milyonlar evlerinden, yurtlarından sökülüp atıldı, bir halk topyekûn acıya boğuldu.
8 Aralık’ta Şam’ın kurtuluşundan sonra ortaya çıkan ve tüm dünyanın sarsılarak izlediği başta Saydnaya olmak üzere Suriye cezaevleri dehşetini Suriyeliler her gün, her saat yaşadılar. Bugün tüm dünyanın korkuyla izlediği Saydnaya aslında Suriye’nin bir özetiydi. Tüm ülke açık bir cezaevine dönüşmüş, bir tür Saydnaya olmuştu. 60 yıllık Baas diktası altında Suriye bir halklar hapishanesine dönüşmüştü. Suriyelilerin kahir ekseriyeti özellikle son 14 yıl boyunca bu büyük cezaevinde çok ağır bedeller ödedi. Süreç gerçekten çok zorlu ve yıpratıcıydı.
Bu süreçte Suriyeli kardeşlerimizle birlikte bizler de zorlandık, yorulduk, ümidimizin azaldığı dönemler oldu. Kimi zaman neredeyse karamsarlığa sürüklendik. Mazlumlar ve mücahidler aleyhine o kadar çok zulme, yalana, iftiraya, karalamaya şahitlik ettik, o kadar büyük ve sistematik yalanlarla, düşmanlıklarla karşılaştık ki kimi zaman takatimizin kesildiğini, nefesimizin tükendiğini hissettik. Suriyeli mazlumların belini büken zulmü bir an önce gidermesi ve üzerimizdeki ağır yükü kaldırması için Rabbimize çok dua ettik.
Tescilli İslam düşmanlarının, yeryüzünde ifsadı yaymakla görevli şeytanlaşmış yaratıkların Suriyeli mazlumlara yönelik zalimliği, düşmanlığı çarpıcı boyutlardaydı. Ama asıl yaralayıcı olan, sarsıcı olan dışarıdan yöneltilen bu saldırılar değil, maalesef içeriden görünenlerin akıl almaz düşmanlıklarıydı. Değişik hesaplarla ve tarafgirlik duygularının esiri olarak mazlumlardan değil, zalimlerden yana tavır aldılar. Zulmü değil, zulme karşı direnenleri, Allah için kıyam edenleri suçladılar; adalet ve özgürlük talebini mahkûm ettiler.
Büyük Kırılma
Geriye dönüp baktığımızda bizden görünenlerin bu zalimane tutumunun ne büyük bir kirlilik, sapma ve ümmet içinde kapanması zor bir yara açtığını müşahede ediyoruz. Neler söylenmedi, ne iftiralar atılmadı ki? Mücahidleri ve onlara sahip çıkanları ABD ve İsrail’e hizmet etmekle suçladılar. Mezhepçilikle, tekfircilikle, aşırılıkla, siyaset bilmemekle, oyuna gelmekle, insanların ağır mağduriyetine sebebiyet vermekle itham ettiler.
Kedi, yavrusunu yemek istediğinde fare gibi görürmüş! Bunlar da zalimden yana tutumlarını gerekçelendirmek ve muhaliflere düşmanlıklarını meşrulaştırmak için mazlum ve mustazaflar hakkında inanılmaz iftiralara meylettiler, hiçbir mantıki temeli bulunmayan iddialara sarıldılar. Düşmanlıkta o kadar aşırı gittiler ki zalimler gözlerine sevimli görünür oldu. Ne yazık ki “… Şeytan, onlara amellerini süslü gösterdi.” (Nahl, 16/63)
Bu gerçekten inanılmaz bir tutumdu. Müslümanlar içinde bazılarının, bazı grupların, kesimlerin, taifelerin daha önce de çeşitli hadiselerde mazlumdan yana yeterli sahiplenmeyi göstermediği, pasif ve yetersiz kaldığı, İslami kimlik ve adalet hissinin gerektirdiği omurgalı duruşu ortaya koymakta acze düştüğü olmuştu elbette. Ama açıkça zalim, kâfir bir diktatörlüğe karşı kıyam eden bir topluluğun karşısında konumlanıp taammüden ve ısrarla zalimden yana tavır almasına ilk kez şahitlik ediyorduk. Gerçekten de karşılaştığımız bu manzara korkunçtu; Müslümanlar adına, ümmet adına apaçık bir utanç tablosuydu.
Saplantılı Tezleri Hakikate Tercih Etmek
İbretlik bir durum var ortada. Bazıları hâlâ pişmanlık duymuyor, utanmıyor; tövbe etmek yerine mazeret arıyor. Suriyeliler “kurtulduk” diye haykırıyor, bunlar görmüyor. Cezaevlerinden çıkan insanların anlattıkları dehşet tablolarına, işkencelere, katliamlara, zulümlere, vahşete rağmen hâlâ ezberlerini bozmuyorlar. Tüm dünya muhacirlerin ülkelerine dönebilme heyecanına şahitlik ediyor, onu da görmezden geliyorlar. Rejimin zalimliği, tevil edilemeyecek şekilde bizzat bu zulmü yaşayanlarca dile getiriliyor, ülkenin dört bir yanından yıkım manzaraları birbiri ardına ekranlara düşüyor, zulüm tabloları olanca çıplaklığıyla ortaya çıkıyor ama bu bedbahtlar hâlâ İsrail’di, Amerika’ydı, Büyük Ortadoğu Projesi’ydi vb. sayıklamalarla adaletten, vicdandan uzak, bayatlamış, kokuşmuş tezlerini savunmayı sürdürüyorlar.
İslami camia içinde hadiselere İran merkezli bakmaktan ya da komploculuğu bir düşünme tarzına dönüştürmekten ötürü kimi çevreler Suriye halkının yaşadığı bunca zulmü görmezden geldi, daha da kötüsü zalimden yana tavır aldılar. Bunlar açısından İran’ın siyaseti, çıkarları belirleyiciydi. Eğer İran’ın çıkarları tehdit ediliyorsa insanların ne istediğinin, ne yaşadığının önemi yoktu.
Yaşadığımız süreç çok acı, çok ağır ve çok da öğreticiydi. Aidiyet duygusunun en temelde Allah’a ve Resul’üne değil de mezhebe, kavme, partiye, örgüte, lidere göre şekillendirilmesinin insanları nasıl saptırdığını, açık hakikatleri dahi göremez hale getirdiğini, canavarlaştırdığını çok yakından müşahede ettik. Allah Teâlâ yaşadığımız müddetçe bizlere her zaman hakkı hak olarak görüp ona tâbi olmayı; bâtılı da bâtıl olarak görüp ondan içtinap etmeyi nasip etsin! Rabbu’l-âlemin bizleri sırat-ı müstakimden ayırmasın!
Temkinlilik ya da Tedbirlilik Değil, Kaygı Bozukluğu
Yine komplocu bakış açısıyla gelişmeleri yorumlayanlar açısından sürekli biçimde güç merkezlerinin planları, hesapları, oyunları üzerinden bir Suriye okuması yapıldı ve asla Suriye halkının iradesi, talebi, mağduriyeti dikkate alınmadı. Ne yazık ki koca bir halk satranç tahtasındaki piyonlar gibi algılandı ve değersizleştirildi, anlamsızlaştırıldı. Bu tür politik tutumların, yaklaşımların merkeze alınmasının neticesi ise hududullahın büyük bir müstağnilikle çiğnenmesi; tüm ahlaki, insani değerlerin vicdansızca, hoyratça tüketilmesi oldu.
Sorunlu zihinler hastalık üretmeye devam ediyorlar. Ne ibretlik bir durum ki sevinemiyorlar. Suriye halkı bayram yapıyor ama bunlar karalar bağlamış adeta. Zindan kapıları açılmış, on binlerce esir özgürlüğüne kavuşmuş, bütün bir halk cezaevinden çıkmışçasına sevinç içinde, herkes hamd ediyor, seviniyor, kutlama yapıyor. Ülke dışına sürülmüş milyonlar ülkelerine dönebilme heyecanını yaşıyor ama birileri uzaktan şöyle bir bakıp “Durun bakalım, ne olacak?” havasında kuşku üretmeye devam ediyorlar.
Doğrudan düşmanlık duygusuyla yaklaşanların, yenildikleri için kuyruk acısıyla kıvrananların durumunu anlamak zor değil ama Esed’in zalimliğinin farkında olanların ‘temkinlilik’ adına sergiledikleri kuşkuculuk gerçekten enteresan bir ruh haline işaret ediyor. Bu tutum sahipleri aynı saçmalığı Afganistan’da ve sonrasında Bangladeş’te de sergilemişlerdi. Afganistan’da mücahidler çok uzun ve zorlu bir mücadelenin ardından ABD öncülüğündeki NATO güçlerini zelil biçimde ülkeyi terk etmek zorunda bıraktıklarında bir dizi ‘acaba’ sorusuyla zafer sevincinden kendilerini mahrum ettiler.
Aynı şekilde Bangladeş’te İslam düşmanlığıyla maruf ve elinde çok sayıda İslami hareket liderinin kanı bulunan diktatör Hasina geçtiğimiz yaz öğrencilerin başlattığı kitlesel protestolar karşısında ülkeden kaçmak durumunda kaldığında da aynı tutumu sergilediler. Kardeş Bengal halkı sevinç içinde caddeleri, meydanları doldururken komploculuk illetine yakalanmış bu çevreler yine “Durun bakalım, arkasından ne çıkacak?” tezviratıyla kuşku ve endişe yaymaktaydılar.
Bu tutumun sorunlu, hastalıklı bir hal olduğunu görmek gerekiyor. Dünyada tüm siyasi gelişmelerin büyük güçlerce planlandığı ya da yönlendirildiği inancı somut gerçeklerle çeliştiği gibi inancımızla da bağdaşmaz. Emperyal güçlere abartılı kudret atfetmek sadece moralimizi değil, akidemizi de bozar. Mutlak güç ve kudret sahibi sadece Allah Teâlâ’dır ve O’ndan başka hiçbir güç her şeyi planlamaya, yönetmeye muktedir değildir.
Marazi Bir Hal: Sevinememek
Peki, Suriye’de zaferin ardında bilmediğimiz başka hesaplar, planlar olamaz mı? Bilahare üzüleceğimiz, pişman olacağımız gelişmelerle karşılaşmayacağımızın garantisi var mı?
Elbette yok! Bugün bizi sevindiren gelişmelerin yarın üzücü sonuçlara evrilme ihtimali tabiî ki mevcut. Bunu bugünden bilemeyiz, kontrol altına da alamayız. Ama biz bugünden mesulüz, gaybı bilemeyiz ve gelecekte ortaya çıkabilecek olumsuzlukları ön plana alarak bugün gördüğümüz gerçekleri, olumlulukları yok sayamayız. Bu sağlıklı bir psikoloji olmaz. Bir düğüne gittiğimizde düğün sahiplerini tebrik eder, evliliğin mutluluk getirmesi için dua eder, ailelerin sevinçlerine iştirak ederiz. Evlenecek çiftin ileride ayrılma riskini gündeme getirerek düğün sevincine limon sıkma gibi bir boşboğazlığa tevessül etmeyiz. Böyle bir tavır tedbirlilik ya da temkinlilik değil, olsa olsa patavatsızlık olarak yorumlanır.
Neredeyse tüm ümmetin, hatta vicdan sahibi tüm insanlığın sevindiği, mesut ve bahtiyar olduğu bir hadiseye üzülmek açık bir düşmanlık ve sapkınlık hali; sevinememek, vesveseye kapılmak ise marazi bir durumdur, bir kalp hastalığıdır. Biz tüm mazlumlar gibi, ümmet gibi çokça şükrediyor ve iftihar ediyoruz. Ne mutlu bize ki Rabbimiz bizi mümin kardeşlerimiz, mazlumlar, mustazaflar üzüldüğünde üzüntüye, onlar sevindiğinde de sevince sevk etti. Tam tersini yapan bedbahtlara bakıp acıyoruz. Zalimlerle aynı safa düşmek, Müslümanların acılarına sevinmek, mazlumlar zafer kazandığında karalar bağlamak ne korkunç bir nasipsizlik, ne büyük bir zillet!
Siyonist Saldırganlık Neyin Göstergesidir?
Esed rejiminin savunuculuğunu yapan çevreler Siyonist çetenin Suriye topraklarına yönelik başlattığı yoğun saldırıları mücahidleri karalama fırsatı olarak değerlendiriyorlar. İşgal çetesinin Esed iktidarının çökmesi üzerine harekete geçip bir yandan işgal altındaki Golan topraklarından daha ileri mevzilere ilerlemesi, diğer yandan da Suriye ordusuna ait silah depolarını, savaş uçaklarının bulunduğu havaalanlarını, askerî gemilerinin konuşlandığı limanları ve askerî tesisleri bombalamasını gerekçe göstererek “Esed devrildi de iyi mi oldu? Bakın görüyorsunuz yeni yönetim İsrail’e karşı durmuyor, İsrail Suriye’yi işgal ediyor.” şeklinde propaganda yapıyorlar. Hatta daha da ileri gidip Şam’ın işgal edilmek üzere olduğuna, İsrail ordusunun başkentin 20, hatta 15 km kadar yakınlaştığına dair tezviratta bulunuyorlar.
Öncelikle işgal çetesinin Şam’a yaklaştığı iddiasının yalan olduğunu belirtelim. Evet, Siyonist çete’nin Golan’ı aşıp tampon bölgeye girdiği, burada bulunan Şeyh Dağı’na mevzilendiği doğrudur ama Şam’a kilometrelerce yaklaştığı iddiası yalandır, karalamadır. İlginç bir durum var ortada! Bu iddiaları dillendirenler kızgınlık ve öfke görüntüsü altında açıkça sevinmektedirler. Devrimcileri suçlamak, mahkûm etmek ve haklı çıktıklarını ispat etmek için bir fırsat yakaladıkları hissiyle İsrail yayılmacılığını kullanmaktadırlar. Esed rejiminin devrilmesiyle yaşadıkları hayal kırıklığı ve devrimcilere duydukları öfkeyle bazıları “İsrail tanklarını Şam’da görmeyi arzu” ettiklerini söyleyecek kadar alçaklaşmışlardır. Bu çok dikkat çekici bir ruh hali, daha açıkçası ruh hastalığıdır.
Ne bekleniyor, yeni yönetimin İsrail’e savaş açması öyle mi? Öncelikle 1967’den beri Baas yönetiminin yapmadığı, yapamadığı bir şeyi birkaç günlük devrim yönetiminden beklemenin adaletsizliğini vurgulayalım. Daha ötesi bu bir sahtekârlıktır! Daha ordunun nerede depoları olduğunu, ne tür silahları olduğunu bile bilmiyorken, hiçbir şekilde hava savunma araçlarına sahip değilken devrimcilerin İsrail’e karşı savaş açmasının imkânsızlığı açıktır. Aslında bu tür iddialarla, ucuz karalama taktikleriyle zihinleri bulandırmak isteyenlerin öncelikle cevaplaması gereken soru şudur: Neden İsrail, Suriye ordusunu Esed iktidardayken değil de devrildikten sonra hedef alma ihtiyacı hissetmiştir?
Hiç kuşkusuz bu durum Esed iktidarının değil ama devrimcilerin Siyonistlerce açık bir tehdit olarak algılandığını göstermektedir. Gerçekten de Esed iktidarını devirip Suriye’de yönetime gelen mücahidlerin dünya görüşü, motivasyonu ve gelecek tahayyülleri herkes tarafından bilinmektedir. Bu zihniyet mücadele alanını Şam topraklarıyla sınırlı gören bir yaklaşıma sahip değildir. Tüm yeryüzünü sorumluluk alanı olarak algılayan ve başta da Mescid-i Aksa’nın ve Kudüs’ün kurtuluşuna odaklanmış bir perspektiften hareket etmektedir. Özetle işgal altındaki Filistin toprakları için harekete geçmek mücahidler açısından sadece bir zamanlama meselesidir. Ne var ki yarım asırdan fazla bir süredir Siyonistlerin adeta şamar oğlanına çevirdiği, işgalcilere karşı uyuz bir kedi gibi sinip halkına karşı aslan kesilen zalim, zelil bir çetenin yasını tutanlar elbette bunu anlamak istemeyeceklerdir.
Zalimlere Meyledenler Zillete Düşerler!
İşte görüyoruz hâlâ birileri yiyecek bir şeyler bulma umuduyla çöpleri karıştırıyor; hata, kusur, yanlış arıyor. Kitleler coşkuyla Suriye’nin meydanlarını dolduruyor, halk neşe içinde, kurtuluş sevinci her yerden yükseliyor ama bu hastalıklı kafa yapısı “Bakın göreceksiniz her şey ne kadar kötü olacak, yakında pişman olacaksınız!” vesveseleriyle kararmış vicdanlarını aklamaya çalışıyorlar. Mücahidlerin fedakârlığını, azmini ve en önemlisi Allah Teâlâ’nın yardımını görmezden gelip çürümüş rejimin çöküşünün ardında birtakım karanlık unsurlar, komplolar arıyorlar. Emperyalist güçleri temsil eden birtakım siyasilerin, medya mensuplarının ağzından mücahidler aleyhine kullanabilecekleri birtakım mesajlar duyduklarında “Bakın işte haklı çıktık!” havasıyla dört elle bunlara sarılıyorlar. Ne yazık ki nasipsizliklerinin farkına varamıyorlar.
Şu hususta hiçbir şüphemiz yok, Suriye’de direniş kazandığı için haklı çıkmadı, bilakis haklı olduğu için kazandı. Kaldı ki netice itibariyle bu savaş, bu mücadele kaybedilmiş olsaydı dahi direnişin haklılığı asla inkâr edilemezdi. Zalim rejimin safında yer alanların zalimliği de asla tartışılamazdı. Ama Rabbimize hamdüsenalar olsun ki bize zaferi bu dünyada da gösterdi, zalimlerin zilletine bizleri şahit kıldı.
Türkiye Siyasetinde Öncelik Sorunu
Her ne pahasına olursa olsun doğru tutum almanın, haklı pozisyonda durmanın öneminden, gerekliliğinden bahsederken konunun Türkiye siyasetine yansıyan ve iktidarla ilişkiler bağlamına işaret eden boyutlarına da değinmekte yarar görüyoruz.
Bu noktada Türkiye siyasetinde ve medyasında Suriye meselesine dair genel manada olumlu bir tutum içinde olan kesimler arasında dahi son yıllarda zaaflı, adaletsiz bir yaklaşımın, “Suriye’de asıl sorun PKK’dır!” söyleminin öne çıkmakta olduğu görülüyordu. Türkiye’nin güvenliğini ve Suriye’nin bölünmemesi tezini önceleyen bu yaklaşım giderek rejimin zulmünü, vahşetini görmezden gelmeyi ve kokuşmuş diktatörlüğü meşru kabul etmeyi beraberinde getirmekteydi.
Şüphesiz Suriye’nin emperyalist planlamalar doğrultusunda bölünüp parçalanması hem Suriye için hem de Türkiye ve bölge açısından bir tehditti. Amerikan emperyalizminin desteğini arkasına almış zalim, müşrik bir yapının Suriye’nin kuzeyinde otonom bir varlık kazanması kesinlikle kendisiyle mücadele edilmesi gereken bir tehditti. Mamafih PKK/PYD tehdidi ne kadar büyük olursa olsun yüz binlerce insanı vahşice katleden, Suriye’yi Suriyeliler için cehenneme çeviren Esed çetesi ile kıyaslanması ve Esed zulmünün geri plana itilmesi doğru değildi.
Bu sarih gerçekliğe rağmen ne yazık ki iktidar adına konuşan kimi siyasiler ve gazeteciler, akademisyenler bu süreçte “Bizim için Suriye’de asıl tehdit bölücü örgüttür.” türünden sözleri bolca dillendirdiler. PKK/PYD tehdidini öne çıkarıp Esed zulmünü arka plana iten bu yaklaşım tarzının hatta daha da ileri gidip bu tehdide karşı zalim rejimle birlikte hareket etme mesajları verdiğine dahi şahit olduk. Bu tablo, İslami ilkeler ve insani, ahlaki değerler yerine gelişmeleri, hadiseleri milliyetçi bir perspektifle değerlendirme eğilimi içine girmenin ortaya nasıl bir vicdansızlık görüntüsü çıkardığını net bir şekilde göstermektedir. Umarız bugün Saydnaya’dan yansıyan görüntüler dün ulusal çıkarlar adına bu şaşkınlığa savrulanları da düşündürmüş ve utandırmıştır!
Güç Sahiplerinin, Yakınların, Dostların Değil, Sadece Allah’ın Rızası
Birtakım tartışmalara, kimi politik yanlışlara rağmen genel manada Türkiye’nin Suriye davasında çok hayati bir fonksiyon gördüğü, Suriye halkından yana kesin ve net bir tavır aldığı ve bunun bedelini de ödediği açıktır. Hiç kuşkusuz Türkiye Suriye devriminin zafere ulaşmasında büyük rol oynamıştır ve bu manada Türkiye’nin tutumu her türlü takdirin üzerindedir. Bunu her zeminde, platformda ifade etmeyi adaletin gereği olarak görüyoruz.
Bununla birlikte bazı aşamalarda çok net bir şekilde olumsuz tutum değişikliğine gidildiğini de gördük, bunların da üzerinin örtülmemesi gerektiğine inanıyoruz. Özellikle son süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ısrarla Beşşar Esed’e görüşme, bir araya gelme çağrısı yapması çok açık bir yanlıştı. Zalim ve çürümüş çeteye meşruiyet temini anlamına gelecek bu çağrının karşı tarafça reddedilmesi çok hayırlı oldu. Belki de böylece Suriyeli mazlumlar lehine bugüne kadar ortaya koyduğu doğru tutumdan, sâlih amellerden ötürü Allah Teâlâ Erdoğan’ı korudu, onun bariz bir yanlışa düşmesini engelledi.
Arkasındaki hesap, saik ne olursa olsun Erdoğan’ın bu çıkışı eleştirilmeyi, karşı çıkılmayı hak ediyordu. Bu gerçek, bugün baktığımızda çok daha net biçimde görülmektedir ama dün de asla muğlak değildi. Ne var ki o süreçte şu veya bu şekilde iktidar çevrelerinden sadır olan bu tür beyanların ve politika değişikliği sinyallerinin bir kısım İslami çevreler nezdinde dahi eleştirilmeye cesaret edilmediğine, üzerinin örtülmeye çalışıldığına, birtakım tevillerle kabullenilmeye, meşrulaştırılmaya çalışıldığına üzülerek şahitlik ettik.
Dün bu tutumu eleştiren, itiraz edenler muhtemelen birilerince siyaset bilmemekle, boylarından büyük laflar etmekle, bunca fedakârlığı üstelenen Erdoğan iktidarına nankörlükle suçlandılar ama bu ithamların bir değeri yoktu. Aslolan insanların tasvibini kazanmak, birileriyle iyi geçinmek değil, Rabbu’l-Âlemin’in rızasıydı. Emrolunduğu gibi dosdoğru olmaya gayret etmekti. Yanlışa şahit olduğu halde görmezden gelmek, iktidar sahiplerini uyarmamak, münkerden nehyetmemek İslami sorumluluk bilinciyle bağdaşmazdı.
Şükürler olsun ki bu tavrın haklılığı bugün yaşanan gelişmelerle de ispatlanmış oldu. Özgür-Der öncülüğünde kimi İslami yapıların Beşşar Esed katiliyle diyalog kurma, Baas rejimiyle ilişkileri normalleştirme çabalarına karşı takındığı tutumu bugün bir iftihar vesilesi sayıyor ve bir kere daha kınayıcıların kınamasına bakmadan haktan yana tavır almanın gerekliliğine, önemine, kazandırıcılığına dikkat çekiyoruz.
Evrensel İslami Hareket için Yeniden Atılım Fırsatı
Rabbimizin yardımıyla mücahidlerin Suriye’de ulaştığı zaferin sadece Suriye için değil, tüm İslam dünyası için büyük bir kazanım olduğunu düşünüyoruz. Çok uzun süren bir mücadeleye ve ödenen ağır bedellere rağmen sabır ve salâtla zafere ulaşılması başta Gazze olmak üzere yeryüzünün dört bir yanında büyük sıkıntılar, zorluklar, kuşatılmışlıklar içinde ağır imtihanlardan geçen bütün kardeşlerimiz, tüm İslami hareketler için güzel bir örneklik, bir müjde olacaktır Allah’ın izniyle!
Karşılaştığımız manzara bizi yeniden Kitabullah’ın ayetlerine iman etmeye, vahye şahitliğe sevk etmiştir. Rabbimizin “Sayıca nice az topluluklar, Allah'ın izni ile çok toplulukları yenmişlerdir.” (Bakara, 249) ve “Allah size yardım ederse artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur.” (Âl-i İmran, 160) buyrukları Suriye’de bir kez daha vücut bulmuştur. Allah Teâlâ Suriye’yi, Suriye halkını korusun! Mücahidlerin yeryüzünde hakkın ve adaletin şahitliğine yönelik çabalarını bereketli kılsın! Suriye Devrimini evrensel İslami hareketin gelişimine, güçlenmesine vesile eylesin!


