Gazze Müslümanlarının alternatif varoluş mücadelesi, imanının peşinden giden Müslümanların kalplerinde ve adalet arayışındaki insanlığın vicdanında yeni bir kıvılcım oluşturdu. Bu kıvılcım her beldede adalet ve hakikat arayışını güçlendirdi ve fıtratları uyandırdı. Ancak İsrail-İran hava savaşı dikkatleri Gazze gündeminden alabildiğine uzaklaştırdı. Bu arada denizden, karadan, havadan Gazze’deki Refah kapısına yönelen ‘Mağrib Yürüyüşü’nün de gündemdeki sırası geriledi. Bu hal, bazı komplocuların iddia ettiği gibi iki devlet arasında “danışıklı dövüş senaryosu”nun sonucu değildi elbette. Bu savaşın kökleri 1979 İran Devrimi’ne kadar gidiyordu.
ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli üssü İran’dı. 1979 Devrimi ile birlikte ABD bu büyük karakolunu yitirince Batı’nın peyk devleti İsrail korumasız kaldı. Ve Siyonist devlet, Humeyni İran’ının da Saddam Hüseyin Irak’ının da stratejik hedefi haline geldi. II. Dünya Savaşı’yla beraber Siyonizm’i besleyen, şımartan ve Filistin topraklarında bir işgal devleti kurmalarını destekleyen küfür güçleri, İslam âlemini denetim altında tutması için bir ön cephe menzili olarak gördükleri İsrail’e 1947 tarihinden bugüne her türlü desteği verdiler.
Sömürgeciliğe karşı tavır sahibi tüm İslami akımlar gibi İran da 1979 Devrimi’nden bu yana Siyonist devleti Ortadoğu’da emperyalizmin cerahat biriktirdiği bir çıban başı olarak görmüştür. Ama İran’ın dünkü tepkileri İslami üst kimliğe ve İttihad-ı İslam stratejisine dayanırken; son 15-20 yıldır Siyonist devlet karşıtlığı gittikçe İran ulusal çıkarları ve Şii yayılmacılığı ile birlikte yürütülmüştür. Bu inhiraf, koyu bir vesayet şemsiyesi altında yaşayan işbirlikçi Arap rejimlerinin elini rahatlatmıştır.
Fars ve Arap rejimleri için de kitlelerin İslami duyarlılıklarını birbirlerine karşı mezhebî asabiye içinde kullanma çıkarcılığı; bölgemizde İslami asılları ve tevhidî ilkeleri öne geçiren yaklaşımların gelişip serpilmesi yerine mezhebî ve stratejik bölünmüşlüğün karanlığını ve acılarını getirmiştir. Son 10-15 yıldır Suriye’de, Irak’ta sadece Ömer, Ebu Bekir, Ayşe gibi isimler taşıyan insanları tekfir eden, yerlerinden süren, işkenceye maruz bırakan gulat Şia asabiyesi ile karşılaştık. Ahzab suresinde “Resulullah’ın eşlerinin annelerimiz” (33/6) olduğu belirtiliyorken “Aişe annemize sövmeyin.” dedikleri için eski İran Cumhurbaşkanı Rafsancani’ye İran’daki tüm kitle iletişim kanalları kapatılmış; Lübnan Hizbullah’ının manevi otoritesi Muhammed Fadlallah aleyhinde Kum’da binlerce molla “Fadlallah’a Ölüm” naralarıyla yürüyüş yapmıştır. Böylece İran’daki tevhidî yöneliş kapıları, vahdet namazları eğilimi ve “daru’t-takrib” yani mezheplerin yakınlaştırılması çabaları berhava edilmiştir. Acılar büyüktür. Bu İran ulusalcılığına bulaşmış Şii fanatizminin oluşturduğu zulümlerin zalimlerine ve işkencecilere karşı öfkesini ve acısını yenemeyen Suriyeli kardeşlerimiz, İran’ın değişik bölgeleri ve tesisleri İsrail hatta ABD tarafından füzelerle, uçaklarla vurulurken keyiflenebildiler. Kitle psikolojisini anlamak ayrı bir şeydir; vakıalara İslami ilkelerle ve adaletle bakmak başka bir şeydir.
Bu rahatsız edici durum, tarihteki sahabe nesli arasında geçen Cemel, Sıffin ve Nehrevan çatışmalarında taraf olunan kesimin öldürdüklerine sevinmek gibi bir trajedidir. Biz kullar bu dünyada fücur ile takva arasında imtihan olmak için yaratılmışız. Hükümlerimizi; acılarımızı veya duygularımızı rehber edinerek değil, Rabbimizin vahyini temel ilke edinerek; resullerin sünnetini, sabikunun-muslihunun veya ulu’l-emr bilincinin sâlihatını örnek alarak geliştirmeliyiz. Biz sahabenin ve bugünkü ehl-i kıblenin yanlışlarını değil; dünkü ve bugünkü sıddıkların, şühedanın, sâlihlerin sâlihatını, sahih iman ve sâlih amel örnekliğini öne çıkartmalıyız.
‘Müslüman Zalim’ ve ‘Münkir Zalim’ Farkı
İran yönetimi ve Şii halkı, tüm cürümlerine ve “gayba taş atan” (18/22) bazı mezhebî yaklaşımlarına rağmen, form olarak Allah’a, Kur’an’a, Resul’e ve Ahiret’e inanmaktalar. “Kitabın/vahyin miras bırakıldığı” müminler üç kategoride ele alınırlar: “zalimun, muktesidun, sabikun” (35/32). İslam’ın ana formuna inanan zalimleri tekfir etmemeliyiz. İçimizdeki zalimleri Resulullah’tan (s) aktarılan hadis mucibince elimizle, gücümüz yetmiyorsa dilimizle düzeltmeli, eğer bu da yeterli olmuyorsa hiç olmazsa buğz ederek o kötülükten beri olduğumuzu göstermeliyiz. (Müslim, ‘İmân’, 78; Tirmizî, ‘Fiten’, 11; Nesâî, ‘İmân’, 17) Dolayısıyla kötülüğü kanıksamamalıyız. Kötülüğü gidermeye ve ıslah etmeye çalışmalıyız.
Geçtiğimiz mayıs ayındaki Hindistan-Pakistan sınır çatışmasında İran’ın Hindistan’la acil anlaşmalar yapmasına rağmen, ortak İslam düşmanları tarafından bombalanan İran’a, Pakistan’ın destek mesajı yayınlaması önemliydi ve özeldi.
İran’ın emperyalizme karşı “Direniş Ekseni” söylemiyle ulusal Şii yayılmacılığı içinde Afganistan, Irak, Doğu Türkistan, Karabağ, Suriye ve benzeri bölgelerde Müslümanların düşmanları ile iş birliği yaptığı tarihî bir gerçeklik. Dış ve iç Batıcı vesayet altındaki Türkiye yönetimiyle İslamilik adına çekişmelere girmesi de…
Ama şimdi Batı emperyalizmi ve tetikçileri Siyonizm ve Hinduizm kartlarıyla topyekûn üzerimize gelirken, yanlış telakkiler ve uygulamalardan kaynaklanan iç hatalar, mezhebî cürümler daha sonra değerlendirilmek üzere kenarda tutulmalı ve topyekûn küffarın kuşatmasını aşmaya yönelmeliyiz. Küfür güçleri karşısında ikinci plana veya kenar pozisyona düşen gündemleri ertelememiz, iç zalimlikleri veya yaşanmış zulümleri unuttuğumuz anlamına gelemez. Ne İran’ı temize çıkarmakla görevliyiz ne de ortak düşmana karşı ihtilaflara sarılma basiretsizliğine düşmeliyiz. Resullerin vahiyle irtibatı dışında hiç kimse masum değildir. İslami asıllara göre doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmeliyiz. Ümmet maslahatını öne çıkartmalı, İslam dünyasını köleleştirmeye çalışan güçlere müşterek tavır almalıyız. Zira “İnananlar bir bağy ile, saldırı ile karşı karşıya kaldıklarında dayanışma göstermelidir.” (42/39)
Tüm ihtilaflarımıza, ulusal sınırlarla ellerimizin ve saflarımızın birbirinden kopartılmasına rağmen bizleri bir araya getiren İslami müştereklerimizdir, İslam’ın ruhudur. Bizler halkı Müslüman olan her ülkede içinde yaşadığımız vesayet rejimlerine rağmen müfsid sorunları defetmek için, eylem ve sâlih amellerimizi gerçekleştirmek için meydanlarda, secdelerde, dualarda, infak ve yardımlaşma faaliyetlerinde buluştukça; aramızdaki ihtilaflarda mezhebimizi, hizbimizi veya enaniyetimizi değil, Rabbimizin kitabını ve Resulullah’ın tartışmasız sünnetini rehber edindikçe kitleleri de vicdan sahibi mümeyyizleri de Allah’tan korkan yöneticileri de etkilememiz mümkündür. Sahih iman ve sâlih amelle yaşama azmi gösterenler için ümit her zaman mümkündür. Çünkü ümit beklenmez; ümit, fikrî ve fiziki emeklerle inşa edilip oluşturulur. Muhammed suresinde belirtildiği gibi “Ey iman edenler. Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” (47/38)
İİT Tek Başına Büyük Bir Blok Olabilir mi?
Müslüman halkların beklenti ve istekleri ve halkı Müslüman olan bazı vicdan sahibi İslami ülke yöneticilerinin gayretiyle 21 Haziran’da İstanbul’da İslam İşbirliği Teşkilatı Dışişleri Bakanları Konseyi (İİT DBK) toplandı. 57 ülkenin dışişleri bakanı ve 1000 delege İstanbul’daydı.
Geniş katılımlı bu toplantıda Cumhurbaşkanı Erdoğan “Netanyahu ve cinayet şebekesi”nden, “ilk kıblemiz olan Mescid-i Aksa'nın ve Kudüs-ü Şerif'in tarihi statüsünden” ve emperyalistlerin “çeşitli haritalar üzerinden bölgemizi parçalama niyetleri”nden söz etti. Bu şebekenin Gazze, Lübnan, Yemen, Suriye ve son olarak İran’a saldırılarını haydutluk olarak vasfetti. Erdoğan, küresel vesayete sığınarak İsrail’in varlığını ve cürümlerini meşrulaştıran ticari, ekonomik, askerî, güvenlik ilişkilerini normalleştirmeyi hedefleyen “İbrahim Kalkanı Anlaşması”na karşı, İİT üyelerini ve tüm delegeleri çok kutuplu dünyada 2 milyarlık İslam âlemini tek başına bir kutup haline gelmeye davet etti. Ve Suriye’nin yüz binlerce şehit verip muhteşem bir zafer kazandıktan sonra yeniden İİT’ye dönüşünü tebrik etti.
Aynı toplantıda UNRWA (BM Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı) Genel Komiseri Lazzorani şu bilgiyi verdi: “Gazze’de personelimiz ve ailelerinden 300 kişi hayatını kaybetti. Her gün 50 binden fazla kişiye tıbbi muayene, içecek su ve sığınma sağlamaya çalışıyoruz.” Ayrıca UNRWA’nın Ankara şubesinin açılacağı Türkiye’nin UNRWA’ya yıllık 12 milyon dolar katkı sağladığı da beyan edildi.
İİT DBK toplantısı için İstanbul’a gelen Arap dışişleri bakanlarının İstanbul’da “Arap Birliği” toplantısını yapmaları ama İsrail’in İran’a saldırısını kınayıp sadece İsrail’e ateşkes çağrısı yaparak Gazze’den bahsetmemeleri dikkat çekici idi. Bu ay ABD ile 3,4 Trilyon dolarlık ticari anlaşmalar yapan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri sanki Gazze ve Filistin konusunda ABD’nin verdikleriyle yetinecek bir teslimiyet psikolojisi içindeler. İİT 51. DBK toplantısı sırasında ABD İran’ın nükleer enerji ve uranyum geliştirme tesislerini vurması, pervasızlığı ile birlikte başat güç olduğunu dayatır gibiydi.
Peşinden İran da kontrollü bir misilleme sınırları içinde Katar’daki 10 bin Amerikalı askerin yaşadığı ABD üssünü vurdu ama hiç kimse yaralanmadı. ABD Başkanı Trump, “Artık İran da kamuoyunu yatıştıracak tarzda bize cevap verdi. Şimdi ateşkes zamanı!” deyip İsrail’i de İran’ı da ateşkese ve barışa davet etti. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ateşkesi kabul ettiklerini açıkladı.
Toplu Sandığımız Düşmanın Kalbi Paramparçadır
İran’a ve İsrail’e dayatılan ateşkesten memnun olmayan Netanyahu kabinesi ve ABD’nin Pentagon’daki bazı birimleri ve yine ABD merkez kuvvetlerinin 11 muharip gücünden biri olan CENTROM yani Ortadoğu alanında görevli birlik komutanları, CIA ve Beyaz Saray arasında İran’da vurulan üç nükleer tesisin ne kadar imha edildiğine dair basına yansıyan, hakaret ve aşağılamalar içeren sert tartışmalar yaşadılar.
Haşr suresinde, Müslümanlarla savaşan düşmanın iç çekişmelerini Rabbimiz şöyle bildiriyor: “Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki onların kalpleri parça parçadır.” (59/14) Aslında fikrî, siyasi ve ekonomik bağımsızlık için özgünlük içinde tutarlı ve dirayetli adımları olanlara ve olacaklara Rabbimiz düşmanların çatlağından yararlanılacak ne gibi imkânlarla karşı karşıya olunduğuna da işaret etmektedir. Aynı imkân, kamuoyunda ülke kültürüne, anayasasına ve ekonomisine hâkim olan Batıcı-Atatürkçü zümre karşısında da söz konusudur. Çünkü kongrelerinde HAMAS İslami Direniş Hareketine “terör örgütü” diyen CHP’nin önde gelenlerinin, solcu-liberal trollerinin kalpleri ve çıkarları da parça parçadır. Nitekim iç dayanışmalarının paramparça olduğu CHP Kurultayı tartışmalarıyla ortalığa serilmiştir.
Trajik Halimizden Ders Çıkartmak
Ateşkesten önce İran, ABD ile diplomasi kanalını kapatmamıştı. Ama ateşkes, İran’daki nükleer tesisleri vuran ABD’nin buyruğu ile gerçekleşti. Bu bütün Müslümanların izzeti için bir züldür. Bu eziklik sadece İran’a ait değil tüm İslam dünyasının gerçekliği ile ilgilidir. Bu üzüntü verici hal kadar yeni Suriye yönetiminin İran’daki tesislerin vurulmasını değil, Katar’daki ABD üssünün vurulmasını telin etmesi de kalbimizi daraltmıştır. İslam âlemi ve İslami hareketler bu trajik halimize bakıp ders çıkartmalıdır.
Meşru müdafaa ve Gazze’deki gibi zorunlu savunma savaşı dışında sürdürülebilir ve yeter bir güç oluşturmak gereklidir. “Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın.” (8/60) emrine uygun bir hazırlığı, ayrıca kendi toplumuyla ve ümmet coğrafyasıyla kalbî ve imanî bağlar oluşturmadan çözümü savaş önceliğinde gören hamasetler aldatıcıdır. Siret-i Resul’ün Mekke döneminde talim, tebliğ, şahitlik ve sabır süreci; sonra Bedir, Uhud, Hendek gazveleriyle hazırlanılan bir sürekliliğe ve kitleleşmeye bağlı olarak Mekke fethine yönelinmiştir. Bu tür hazırlık ve talim süreçleri Suriye ve Türkiye Müslümanları için de geçerli olmalıdır.
İslami mirası, fikrî ve fiziki İslam âlemini ve topraklarını cahilî vesayetten kurtarmak ve İslamlaşmak ilk merhaledir. Gazze direnişinin başarısı 70 yıllık mücadele sürecinde sözünü ettiğimiz merhaleleri gözetmesiyle gerçekleşmiştir. Oysa İran büyük ölçüde kendi halkının İslamlaşmasını başaramamıştır. İran yönetimi, halk desteğini de bizim muhafazakârlarımızın “Anadolu irfanı”ndan şefaat bekledikleri gibi, milliyetçi-Şii asabiyeye sarılarak kazanmaya çalışmaktadır. Allah onlara da içinde bulunduğumuz topluma da hidayet ve arınma yollarını açsın. Hepimize cahiliyeden hicret etme bilincini aşılasın.

