Rim’e…
Önce avuçlarına aldı ıslak topraktan bir parça. Sonra okşadı bir süre, sevdi. Kimselere göstermeden, ürkerek yapıyordu bu işi. Saklanıyordu birilerinden. Korkusunu da gizleyemiyordu hani. Belli belirsiz bir gülümseme de yok değildi çehresinde. Sanki sayısızca sokağı arşınlamış; içinde zapt ettiği umut, buraya kadar sürüklemişti bedenini. Beklentilere girmekten hep kaçınmıştı. Ama bugün kendinde olan değişik ruh hali, tüm benliğini harekete geçirmiş, acizliğini ezip geçerek içinin derinliklerine umulmaz bir güç bahşetmişti.
İnce parmaklarının arasından kayıp giden kum taneleri gibiydi yaşadığı şu birkaç yıl. Hiçbir şeyi elinde tutamıyor, her arkasını döndüğünde telafisi olmayan bir kayıpla sarsılıyordu. Saçları o parlak rengini kaybetmiş, yerini kara bulutlara bırakan zeytin gözleri, yalnızca bitkinliğin tablosunu sergiler hale gelmişti. Dudakları kurak topraklardan daha susuzken küçücük koklama uzvu, azgın kırmızının en acımasız tonuna tâbi olmuştu.
Kanların erittiği her sevinç, içinde bir ukde olarak kalıyordu. Beklemenin ne anlama geldiğini ve saatleri hapseden korkuları sindirmeyi öğrenmişti. Çizebileceği tüm resimler, küfür bayrağının altında ezilmişti.
Gözlerine hücum eden keskin yaşlara bir türlü alışamamıştı. Hüzün yağmurları değildi bunlar. Anlam veremediği bir acı yağıyordu sürekli göz kapaklarına. Sızlatıyor, sızlatıyor, ardında derin boşluklar bırakarak gidiyordu. Gri bulutlar, sanki semada yer bulamamış, dingin adalarda konaklamak istemişlerdi. O eşsiz dinginliği ise onun, Rim'in gözlerinde bulmuşlardı.
Soğuğa karşı gelmeye ve çatlamaya yüz tutan el ve ayaklarını kendince korumaya çalışıyordu. Ara sıra, alnında boncuklar oluşturan koşuşmaları, ucunda kayıp olmayan yorgunlukları ve masum yüreğine sonsuz hayaller kurduran aydınlıkları anımsıyordu. Ama hissettiği şeyin özlem olduğunu, yaşadığı uçurumun derinliğini, başının üzerinden uçan kuşların bilinmezliğe gittiğini, kördüğüm olmuş zamanlara yalnızca ismini kazıyacağını bilmiyordu.
Her daim sonbaharı yaşayan bir vatanı vardı. Ağaçların döktüğü her yaprak, beraberinde birkaç ruhu da emanet olarak alıyordu. Esen her rüzgâr, bir gidişin tellallığını üstleniyor; bir türlü derin uykusundan uyanamayan güneş ise yalnızca kirpiklere zarar veriyordu. Ayağını bastığı zemin artık güven vermemeye başladığında o, tüm bunların annesinden izinsiz çikolata yediği için gördüğü küçük kâbuslardan biri olmadığını anladı. Ama her anlayış, her silkiniş ve her diriliş gibi bu da geciken bir fark edişti.
Kaçmak isteyen toprağı serbest bırakmıştı artık. Başta, üzerine bulanmış kızıllığın ve ıslaklığın neden olduğu şeyi merak etmişti fakat avuçlarına bulaştığı anda burnuna değen o demir kokusu, beklediğinden daha hızlı vermişti cevabını.
Canı sıkılıyordu. Bazen sessizliğin içinde kaybolup giden bir zamana, bazen de en çirkin gürültülere mahkûm kalmış donuk saatlere şahit oluyordu. Bu anlarda küçük ellerinin kapadığı kulakları, kaçmak istediği yere ulaştıramıyordu. Aksine daha çetin günlerin geleceğini bizzat katillerin leş kokan ağzından duyar gibi oluyordu. Tüm bunların yanında onların da bilmediği bir şey vardı ki bazı günlerin geleceği doğruydu. Ama o günlerin çetinliği, yalnızca kendilerine vuracaktı.
İçinde çeşitli oyunlar ürettiği, mutluluğu kaybetmemek için çırpındığı küçük çadıra doğru yürüdü. Bazen kendilerine ait olanı unutup farklı çadırların içine koşarak girse de zaman geçtikçe alışıyor, kendi kendine ipuçları oluşturuyordu. Örneğin molozlardan bulduğu kömür parçasıyla büyükçe bir güneş çizmişti çadır bezinin en görünen kısmına. Artık birkaç metre uzaktan ayırt edebiliyordu evini. Siyahlığıyla güçlü bir aydınlığı temsil eden o güneş, aynı zamanda sayısız kurşuna miğfer olma görevini üstleniyordu ama Rim, bunu bilmiyordu.
O sabah dedesinin tatlı nağmeleriyle uyanmıştı Rim. Durmadan saçlarını düzelttiği, elbisesini temizlediği küçük bez bebeği yatmadan önce yanındaydı. Gözlerini açar açmaz onu aradı ve ayakucunda olduğunu gördü. Uyumadan önce ikiye ayırıp bağlamıştı bebeğin saçlarını. Bozulduğunu gördü ve açıp özenle yeniden taradı, bağladı. Onu izleyen dedesinden habersiz, hafif mırıltılarla sürdürdü işini. Güzelliğinden emin olduktan sonra tekrar yatağına koydu, üzerini örttü ve rengini yitirmiş pembe yanaklarından öptü.
Hızla dedesine koştu ve dizlerine sarıldı. Şu kısacık gecede bile uykusu yüzünden ayrı kaldığı biricik varlığını özlemişti. Onun kül ve misk kokan omzuna koydu başını. Gözlerini kapadı bir süre. Neden sonra dedesinin hafif hareketler yaptığını fark etti. Bu şeyin adı neydi, bir anda hatırlayamadı. Küçük, zayıf dağarcığı herhangi bir kelime koyamadı bu boşluğa. Titreyiş, henüz Rim’in tanış olmadığı bir eylemdi. Gerçi Rim, daha birçok şeyle tanış olamayacaktı. Fakat henüz bunu bilmiyordu; öyle ya, zaten hiç bilmeyecekti.
Günlerin asırlar olduğu o beldede nabızlar her daim yüksekti. Yaş farkı yoktu yaşayanlarda. Hepsi bir anda aynı bilince ermişlerdi. Kalplerin yönelişi, avuntuların buğulandığı zamanlaraydı. Keskin ürperişler özgürlüğe açılacak kapılar ile bastırılıyordu. İşte böyle bir zamanda, bir kez daha kırmızıya bulanmıştı toprak. Bir karanfil daha dökmüştü yapraklarını. Öyle bir karanfildi ki bu, bir başka kokuyordu sanki. Rengine şiirler yazılası, toprağı zemzemle sulanası…
Neden sonra bir anda narin gövdesini kucaklamıştı heybetli bir bulut. Dudaklarından nemli yeller estirmişti göz kapaklarına. Elleri boşlukta sallanırken karanfilin, sonsuz sevinçler damlatıyordu simsiyah kirpiklerine. Bir uğurlayış, yüce bir veda… Vuslatın çoktan planlandığı, randevunun verildiği kesik, kızıl saniyeler…
Rim… Saçlarını sayısız meleğin okşadığı, güvercinlerin kanadına takılıp semayı nuruyla aydınlatan Rim… En görkemli karanfillerin, yolunu gözlediği Rim… Kıymetli Rim… Ruhunu ruhumuz kılan Rim… Uç Rim. Uç ve bebeğine sarıl Rim.
***
Çadırdan çadıra mekik dokuyordu her gün. Kayıpları telafi etmeye, her birini kendi suçuymuş gibi görerek, sorumlulukları bağrına basarak yaşıyordu. Aslında çoğu zaman korku ve cesareti aynı anda sırtında taşıyordu. Çünkü zaman öyle bir şeydi ki insanda ne denge bırakıyordu ne de yük taşıyacak derman. Bu nedenle tüm duyguları bir anda yaşıyor, tüm kavgaları aynı anda sindirmeye çalışıyordu. Hepsine ayrı ayrı vakit ayırmak, farklı sancılar oluşturmak, bünyesinin kaldıramayacağı şeylerdi. Fakat vazgeçmediği ve asla vazgeçmeyeceği tek bir şey vardı ki o da ruhunun sonsuz limanlarıydı. Hiçbirini ucuz düzenlerin tebaası olan koyu fikirlere satacak değildi.
Hep koştu, aylarca soluksuz kaldığı oldu ama hep koştu.
Durmadı.
Sildi, yeniden yazdı.
Konuştu.
Avazı, içi boş yankıları susturdu.
Bir gün, parlak devirleri görüyormuşçasına bir gülüş sundu insanlığa. Kimse bu gülüşü anlayamadı. Göz bebeklerinin üzeri kutsal bir elle kapanmıştı. Beyaz ufuklar, neticede beklediği misafiri kucakladı. Ama asıl bekleyen, özlemi yüzünden sonsuz mutluluğunun tadını tam anlamıyla alamayan biri vardı. O an her şeyi unuttu. Hafızası onu tek bir tarafa yöneltti.
Yağmur, emri aldı.
Yağdı, yarınlar yokmuşçasına.
Aktı, geride kalan karanfil tarlalarına.
Karanlığın doğurduğu bazı acılar vardır. Pek de zorluğu olmaz bu doğuşların. Vaktin renkleri yok olup yerini uçurum soğuklarına bıraktığında anlardınız ki yüreklere inecek hançerler sükûtu katletmek için bilenmiştir. Toprağa saplanan dikenler, ölümün habercisidir. Bebekler soluk alamaz o an, anneler ateşe yürürler kâbuslarında. Bir baba rüzgârları deler evladı için. Bir dede... Bir dede vardır sonra. Güler, güler, güler. Bir yemin vardır gülüşünde. Dudaklarının üzerinde yüzlerce atlı koşmaktadır. Dilindeki sayısız kum tanesi, âtinin sıcak vaatlerine karşılık vermektedir. Gözleri yanılmaz hiçbir zaman. Çünkü bilir ki seraplar yok eder inançları. Buğulu saatleri siler sonra. Zihninin kaburgası parçalanmaz.
Sonuçta ne mi olur?
Bir Lâ ile başlattığı tüm devirleri, bir Lâ ile hapseder en kuytulara.


