Kısa Bir Durum Tespiti
“Vahdet Arayışının Dünkü ve Gelecekteki Siyasi ve Usulî Süreci” başlığı altında ilkin I. Dünya Savaşı öncesi Müslüman toplumların içinde güç sahibi olan iktidarların durumuna bakılmalıdır. 20. yüzyılın ilk yıllarında Osmanlı Devleti, ona bağlı Mısır Hidivlik Yönetimi; ayrıca İran Şahlığı ve Fas Krallığı için bir özeleştiri ya da kısa bir durum değerlendirmesi yapmak gerekiyor. Tutsak düşen Hint kıtası ve çevresinde ise Şeyh Veliyullah Dehlevi'nin (ö. 1762) izinde yürüyen ıslah ve direniş ekolünü değerlendirmek ise ayrı bir çalışmayı gerekli kılıyor.
Son 200-300 yıllık süreçte bütün ümmet coğrafyasında Avrupa’ya karşı önce askerî mağlubiyetler ve sonra da Batı’nın teknolojisini alalım derken sosyo-kültürel cazibesine yönelen devlet ve toplum yönetimindeki önde gelenler yüzünden tükenişin trajedisini yaşadık.
Büyüklerimiz Rabbimizin ön açtığı fetih ve iktidar nimetlerinin, yönetimde ve eğitimde İslami ilkeleri uygulama fırsatının kadrini bilemedi (8/53). “Güven ve korku”ya dair “ulu’l-emr şura heyeti”ni oluşturma emri (4/83) karşısında adeta sağır ve dilsiz kesildiler.
Zaten Avrupa’daki Aydınlanma felsefesi, Sanayi Devrimi ve uluslaşma süreçleriyle iç içe oluşan Batı’yı temsil eden modernite 19. yüzyılın sonuna doğru bütün dünyaya ekonomik, siyasi ve kültürel olarak hâkim olmaya çalışıyordu.
I. Dünya Savaşı’nda ve akabinde bütün coğrafyamız batıdan doğuya, kuzeyden güneye işgal edildi. Bizlere deli gömleği gibi giydirilen Batı’nın ihraç malı seküler ulus devletler ve ulus toplumlar formunun cenderesine hapsolduk. Ellerimiz fiilî olarak birbirinden kopartıldı. Yapay sınırlarla bölündük. Sınırları da çizen sömürgecilerdi.
Nihayetinde Müslüman kökenli ulus toplumlar birbirinin hasmı haline getirildi.
Modernitenin Araçlarını Kullanma Fıkhı
Batı’nın bu ilk cahilî küreselleşme yayılımı içinde yeniden var olabilmek için, önce var kalabilmeliydik. Bu azmi gönüllerinde taşıyanlar arasında hızlı bir iletişim ve müzakere aracına ihtiyaç vardı. İslami direniş ve ıslah zihniyeti bu araçlardan ilk olarak dergi formunu kullandı. Dergi gibi küresel sistem içi bir aracı kullanma fıkhını ve ilkelerini belirleyerek yayınlanan ıslah, direniş ve dayanışma amaçlı ilk örnek iletişim ve haberleşme aracımız 1884’te neşredilmeye başlayan Urvetu’l-Vuska mecmuası oldu. Coğrafyamızın birçok memleketinin ulu’l-elbabı arasında yaygın ama dönemin şartları gereği gizli irtibat hücreleri oluşturan Cemaleddin Afgani, (ö. 1897) ve Muhammed Abduh (ö. 1905) öncülüğünde çıkartılan Urvetu’l-Vuska, mağlubiyetlerin ve nimeti kaybetme sürecinin peşinden gelen siyasi ve toplumsal çözülme ve yabancılaşma akımına karşı önemli bir irtibat, müzakere ve savaşım aracıydı.
O, yayın olarak sesi yükselen ıslah ve direniş temelli ve yeniden inşa hedefli ilk nefes alma öncülüğümüzü yaptı.
Afgani ve Abduh hakkında yazılan tutarlı biyografilerde “ıslah projesi” hakkında beş madde öne çıkmaktadır. Özetleyerek aktaracağımız ıslah projesinin en önemli beş maddesi şudur:
1. Yeniden Kur’an ve Sünnet talimiyle buluşulmalıdır.
2. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçildiği bir çağda içtihatlarımız yenilenmeli ve içtihat kapısı kapatılmamalıdır.
3. Dinî kültürümüz bidat ve hurafelerden arındırılmalıdır.
4. Sömürüye ve sömürgecilere karşı cihad mükellefiyeti üstlenilmelidir.
5. Şura yönetimi anlayışı içinde istibdada karşı çıkılmalıdır.
Urvetu’l-Vuska Çizgisindeki Islah, Direniş, İhya ve İnşa Hattı
Urvetu’l Vuska’nın siyasi ve usulî olarak ortaya koyduğu mücadele çizgisi daha sonra 1898’te Mısır’da yayınlanan el-Menar, 1908’de İstanbul’da Sıratımustakim ve 1912’den itibaren de Sebilürreşad, 1921’de Hindistan’da Müslim ve daha sonra 1928’de Tercümanü’l-Kur’an, 1925’te Cezayir’de eş-Şihab, 1936’da Tunus’ta Mecelletu’z-Zeytuniyye dergileri 20. yüzyıldaki ıslah, direniş, ihya ve yeniden inşa çizgisinin ortak hattını takip ediyorlardı ve hepsi de Urvetu’l-Vuska’da belirginleşen ‘İttihad-ı İslam’ ve ‘Islah Projesi’ programına bağlı idiler.
Ana hatlarıyla beş maddede özetleyebileceğimiz ıslah programı doğrultusunda bütün coğrafyalarımızda çalışma müfredatı ve strateji belirlenmeye çalışıldı. İslami uyanış ateşini yakmaya çalışan Urvetu’l-Vuska hareketi ve bu çizgiyi takip eden dergilerimiz ve hitap ettikleri havzalarında; 20. ve 21. yüzyıldaki İslami oluşum ve hareketlerin de dayandığı program, söz konusu olan ıslah ve direniş projesi olmuştur.
Islah çizgisindeki bu süreklilik ve bağ, günümüzde de İslami bütünlüğün gücünü ifade etmektedir. Tutarlı bir İslam birliği arayışı ve yürüyüşünde bu birikime bigâne kalan reel-politiğin pragmatizmi içinde olunmamalıdır.
Cemiyet Örgütlenmelerinin Yaygınlaşması
Muhammed Reşid Rıza (ö. 1935) ıslah ve direniş programı doğrultusunda el-Menar mecmuasını 1898’de M. Abduh’un katkısıyla çıkartmaya başlamıştı. 1920’den itibaren el-Menar’ın (398. sayısı) ve Reşid Rıza’nın çağrısı ile Müslümanlar, bölgelerindeki idari müsaitliğe göre cemiyetler kurmaya davet edildi. Bu davetle beraber işgal altında İslami ve fıkhi ölçüler içinde sistem içi araçları kullanma denemesinin ilk hamlesi yapılmış oldu. Müslüman Öğrenciler Cemiyeti ve İslam Medeniyeti Cemiyetini daha sonra İhvan-ı Müslimin takip etti. Hindistan’da Nedvetu'l-Ulema Cemiyeti ve daha sonra kurulan Cemaat-i İslami de Cezayir’de 1924’te kurulan Cem‘iyyetü’l-ihâ el-İlmî ve sonrasında 1931’de kurulan Cem‘iyyetü’l-Ulemâi’l-Müslimin (Ulema Cemiyeti) aynı anlayışın taşıyıcılarıydı.
Eksikleri veya artıları olabilir; bu da tartışılabilir. Ama cemiyet kurma hamlelerinin öncüleri aynı ıslah çizgisinin müdavimleriydiler.
Islah ve İrşad Öğretimi
Reşid Rıza İstanbul’da, Hindistan’da ve Kahire’de de “Islah ve İrşad Akademisi” kurup ıslah, direniş ve yönetici kadrolarını yetiştirmeyi öncelemişti. Vaiz, direniş ve teşkilatlanma öncülerimizden olan İzzeddin Kassam (ö. 1935) ve Mustafa Sıbai (ö. 1964) bu akademi ruhunu yaşatanlardandı.
Urvetu’l-Vuska çizgisine benzer çabaları Kazan ile Semerkant havzalarında gösteren Kazanlı Mercani (ö. 1889), Cezayir’de gösteren Bin Badis (ö. 1940) gibi ıslah ve mücadele öncülerimiz geleceğe yeni tohumlar ektiler.
Yeni Türkiye’de Osmanlı sonrası eksik ve zaaflarımızla ilgili Mehmet Âkif’in (ö. 1936) Safahat’taki Afgani ve Abduh hakkındaki şiirini ele alıp analiz ettiğimizde ortaya ne çıkar?
Sıratımustakim / Sebülürreşad havzasının âlem-i İslam’a Cemaleddinler gibi yetkin dava adamları yetiştirmek için bütünsel bir İslami müfredatı takip etmek niyetiyle bağımsız medreselerin açılmasını arzu ettiğini söyleyebiliriz.
Yeni Türkiye’de Âkif “Asım’ın Nesli”, Hayrettin Karaman “Hizmet Nesli”, Sezai Karakoç (ö. 2021) “Diriliş Nesli” oluşturmayı tasarlayan düşünceler ve bazı pratikler geliştirmeye çalışsalar da önleri hep radikal şekilde kesildi.
1923’ten sonra Türkiye’de kuruluşunun ilk 50-60 yılı içinde bilgi, amel, inanç ve fikir özgürlüğü açısından büyük bir yoksunluk ve dramatik acılar yaşandı. Türkiye’deki iç ve dış vesayet ümmet coğrafyasına uzanan ellerimizi engelledi. Alfabemiz ve ezanımız değiştirildi; namazımızı reforme etmeye yeltendiler. Rabbimizin beyan ettiği kutsallar yerine, beşerî kutsallar oluşturmaya çalıştılar. 1928’de mevcut anayasa Teşkilat-ı Esasi’den “Devletin dini İslam’dır.” maddesi kaldırıldı, 1937’de anayasaya “laiklik” ilkesi konuldu. Değerlerimizden yabancılaşmayı ifade eden bütün bu devrimler TBMM’de despotik tek parti demokrasisine göre yapıldı. 1948 yılına kadar hac ibadetini yerine getirmek bile yasaktı.
Ancak âlem-i İslam’a ticari faaliyetleri nedeniyle açılan ve 1956/57’de Hilal Yayınlarını kurduktan sonra 1958’de Hilal mecmuasını çıkartan, ıslah amaçlı kitapların Türkçeye çevrilmesine vesile olan ve dergide de İslam Birliğini ilgilendiren haberlerle buluşmamızı sağlayan kişi Said-i Nursi’nin (ö. 1960) talebelerinden Salih Özcan (ö. 2015) olmuştu. O, 1962’den itibaren Rabitatu’l Âlem-i İslami teşkilatı vasıtasıyla oluşturulan İslam konferansları ve kongrelerinden bizleri haberdar etti. Türkiye’de Ebu’l Âla Mevdudi’nin (ö. 1979), Muhammed Hamidullah’ın (ö. 2002), Seyyid Kutub’un (ö. 1966) tahkike ve sorgulamaya yönelten mesajlarını da Kutub’un şehadet haberini de bu kanaldan öğrendik.
1950’ler 1960’lar Türkiye’sinde ellerimiz olmasa da zihinlerimizin yeniden buluşmasına imkân sağlayan en önemli çabalar bunlardı.
İslam Birliği Hedefinde İki Katman
İslam Birliği ya da İttihad-ı İslam hedefinin, karşılaştırmalı siyaset teorisi açısından iki katmanının olduğunun altını çizmeliyiz:
a) İslam Birliği hedefi Müslüman olarak kendimize yani özgünlük mükellefiyetimize ayna tutmaktır.
b) İslam Birliği hedefi ile ayrıca vesayet altında olduğumuzun idraki içinde reel politik dünyada inanca, düşünceye ve İslami hayat tarzına alan açmaya, bağımsızlığa yürümeye çalışılmaktadır.
Mesela “Başka bir dünya mümkün!” hitabıyla yönelinen evrensel adalet arayışı hayatidir; ama korunmuş ilahi ölçüleriyle İslam yöntemi veya yöntemleri de gösterilmelidir.
Bu bağlamda “İslam’ın sabitelerine dayanan özgün umdeler ile verili şartlardaki reel-politik alanda gösterilen Müslümanca çabalar arasındaki dengeyi ve ilişki trafiğini nasıl kurmalıyız?” Bu önemli bir sorudur. Bu soru, teorik birikime ve pratik tecrübeye sahip ulu’l-elbab ile metodik olarak da uygulamalı olarak da çözümlenmesi gereken bir meseledir.
Vesayeti Aşmanın Engelleri
İki-üç asırlık mağlubiyetlerimiz ve çöküş meselesi zihinlerimizi işgal ederken, hayatta kalma veya “var kalma” sorunu hep ön planda olmuştur. İslam Birliği davası, tüm mezhebî ve bölgesel farklılıklarımıza rağmen, dışarıdan gelen tehlikeye karşı nasıl direnileceğinin arayışı idi. Bu arayış açısından son örneğimiz ise Mescid-i Aksa’yı, Gazze’yi ve Filistin halkını nasıl koruyacağımız gündemimiz veya meselemizdir.
“Var olma” hamlemiz, dış düşmanla mücadele ederken veya hegemonyası altında kaldığımız iç ve dış vesayetin çemberini aşarken, iç zaaflarımızı da doğru okuyarak İslami asıllar temelinde yeniden nasıl zindeleşip ümmetleşeceğimiz arayışını ifade etmektedir. Küresel ve ulusal sistemlerin gündemlerini zorlayan bu bahsi konuşmamızı bile istemiyorlar. Kültürel hegemonyanın tezviratları yanında, dijital diktatörlük vesayetinin baskısı veya sansürüyle de karşılaşıyoruz.
İtikadi ve fikrî, ameli ve siyasi yani ibâdî bütünlüğe dayanan İslami perspektifi gösteren rahmetli Seyyid Kutub’u idam sehpasına çıkartan ilk neden, onun “yeniden Kur’an neslini inşa etme” çağrısıydı. Yani Said Halim Paşa gibi “yeniden İslamlaşma” (4/136) hedefini etkili bir şekilde ön plana çıkartmasıydı.
Demokrasi yani reel-politik alanda özgünlük arayışı ve vesayetten kopma niyetinin önü Mısır’da 2013’te Sisi askerî darbesi ile kesildi.
Türkiye’de de bu niyet ve arayışın önü 2007 Cumhuriyet Mitingleri ve askeriyenin e-muhtırası ile, sonra da 15 Temmuz 2016’daki dış destekli FETÖ darbe girişimi ile kesilmek istendi.
Katar’ın bağımsızlık çabaları nedeniyle başına gelenler malum. 2017’de KİK’in ve Arap Birliğinin güçlü iktidarlarının ambargosuyla karşılaştı.
Şimdi de Afganistan direniş gücü ve Suriye Devrimi tüm imkânsızlıklar içinde toplumsal bütünlüğü koruma ve var kalma mücadelesi veriyor. Gazze ablukası karşısında İslam dünyasının çaresizliği ise ortada.
O zaman İslam Birliği hedefi doğrultusunda halkı Müslüman olan ülke ekonomileri, angajmanlık içindeki askerî yapılar ve emperyal dijital kuşatma vakıası ve vesayet ortamları nasıl aşılabilecektir?
Vesayeti Aşmanın İmkân ve Yolları
Pratikten kalkarak vesayeti aşmanın imkân ve yollarını üç başlık altında değerlendirebiliriz:
Verili şartları meri ulusal ve küresel sistem içinde aşmaya çalışanlar.
Verili şartlara karşı devrim ve fiilî bağımsızlaşma mücadelesi.
İslami özgünlüğü de reel şartları da gözeten merhaleci mücadele çizgisi.
Verili şartlar içinde ulusal ve küresel sistemi aşma konusunda en önemli ilk örnek Kral Faysal bin Abdulaziz (ö. 1975) idi. O, 1964-1975 yıllarında gerçekleştirdiği küresel denetim dışı çıkışları nedeniyle tasfiye edildi.
Türkiye’de ise iki askerî darbe girişimine karşı halkıyla birlikte direnen R. Tayyip Erdoğan’ın 2003-2025 yılları arasında küresel vesayeti aşma çabaları bu konuda ikinci örnektir. Ve bu çizgisini devam ettirmeye çalışıyor.
Üçüncü teşebbüs ise hem Türkiye modelini daha doğrusu Erdoğan’ın vesayeti aşma çabalarını örnek alan hem devrimci bir tutum eğiliminde olan 2011-2012 Arap Devrimleri Sürecidir. Ama bu sürecin öncüleri sistem içi diplomasi veya merhale fıkhı tecrübesizlikleri dolayısıyla akamete uğradılar.
Vesayeti aşmada devrim ve fiilî bağımsızlaşma mücadelesine üç örnek gösterebiliriz:
a. 1979 İran Devrimi. Devrim, üst ve aşkın İslami bir şura yönetimi ve kitlesel ıslah formu geliştiremediği için ulusal ve mezhebî asabiyeden kurtulamadı. Batı’yı sadece ABD ile tanımlarken sonunda Batı’nın yeni versiyonları Rusya ve Çin’i kucaklama eğilimine girdi.
b. İşgale karşı 1979-2021 yıllarında devam eden Afganistan direnişi nihayet fiziki bağımsızlığa ulaştı. Ama BM’de tanınmayı beklerken ekonomik zaruretler nedeniyle ülke kaynaklarının bir kısmını yeni emperyalist güç Çin devletine açmak zorunda kaldı.
c. 2011-2024 Suriye devrim sürecinde de kanlı ve işbirlikçi diktatörlük rejimi 8 Aralık 2024 itibariyle ülkeden kovuldu. Ama devrimle iktidarı devralmak yetmiyor. Ülkeyi diriltmek ve toplumsal hizmetleri gerçekleştirmek için 300-400 milyar dolara ihtiyaç var. Hâlâ Suriye’de merkezî yerlerde bile elektrik günde iki saat verilebiliyor. Küresel vesayete karşı var kalma mücadelesi devam ediyor.
Özgün ve merhaleci mücadeleden hep bahsedildi ve teorik planda çeşitli eserler yazıldı. Ama rahmetli Kutub’un da ısrarla üzerinde durduğu merhaleci mücadele örnekliğinin önemli bir göstergesini Filistin İhvan’ı ve 1987’den itibaren onun yenilenen devamı olan HAMAS gösterdi. HAMAS şura ekibi Arap ulusçuluğunun ve sosyalist eğilimlerin hâkim olduğu Gazze toplumunda İslamlaşmayı ve işgalci düşmana karşı “var kalma” şartlarını merhaleci bir mücadeleyle güçlendirdi. Ve mescidinden okuluna, dayanışma kuruluşlarından mali ve teknik üretim alanlarına kadar İslamlaşma çabalarıyla Gazze halkının önemli bir kesimiyle bütünleşti, zor şartlarda kurumlarını oluşturdu. Aynı zamanda dünya gündemine “Ya eyyuhe’n-nas” hitabıyla hak ve adalet çağrısını tabandan gelen bir nida olarak haykırdı.
Bu bağlamda yaşadığımız küresel kapitalist sistem içinde modernitenin her türlü ayartmasına karşı doğru olan ideal ve teorik tespitler önemlidir. Ama bilinen doğruları tekrarlayarak kendi kendimize propaganda etmeyi aşıp tutarlı projeler safhasına geçilmelidir.
Önemli olan edindiğimiz soyut bilgi ve teorileri tekrarlamak değil; bizi kuşatan küresel kapitalist ve ulusal sistem şartlarını vahyî ilkelerden taviz vermeden nasıl aşacağımızı ortak bir akıl oluşturarak pratik uygulamalarla gösterebilmektir.
Bu konuları mevcut ulusal sistemler içinde ve onun imkân verdiği araçlarla konuşup müzakere edebiliyorsak artık özgünlük arayışımız tevhidî söylem ve nutuklar aşamasını geçmeli, sâlih amellerle sistem içinde pratiği ile alan açma model ve yollarını gösterebilmelidir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür!” özdeyişi küresel vesayet sistemine karşı fıtrî, insanî ve İslami bir tepkidir. Ama bu doğrultuda mevcut uluslararası ilişkileri yönlendirip kolaylaştıracak ortak ve dirayetli bir proje de geliştirilebilmelidir.
Vakıamızla İlgili Temel Sorular
İslam Birliği ve Türkiye’nin de diğer halkı Müslüman olan ülkelerin de geleceği yani vakıamızla ilgili temel sorularımız nedir dediğimizde şu başlıkları atlamamalıyız:
Hepimiz modernite kalıpları içinde kurulan ulus devletlerde ve ulus toplumlarda yaşıyoruz. Ulus sistemler içinde İslam’ın siyasi ve toplumsal meselelerle ilgili muhkem hükümlerine ve fıkhî yorumlarına ne kadar yer açabileceğimizin tasarımı üzerinde çalışmakta mıyız?
Dış politikada sınırları silikleştirmekten ve ulus ötesi çözüm arayışlarından bahsedildiği ama Atatürkçülük ve ulusalcılık dayatmaları içinde olduğumuz süreçte soru şudur:
“Ulusal değerler ile İslami değerler çatıştığında; ya da ulusal devlet ve ulus toplum öncelikleri ile İslam veya ümmet birliğinin öncelikleri çatıştığında nasıl bir yol izlenecektir?” Yani özgün duruş mu melez kimliğe yönelten post-İslam mı?
Bu soru geçiştirilmemesi ve örtülmemesi gereken ciddi bir müzakereyi ve tahkiki gerekli kılmaktadır.
Sonuç
Sonuç olarak iç ve dış vesayeti aşmada öncelikle konuşma diline ve kendimizle ilgili kullanacağımız kavramlara dikkat etmeliyiz. Meselelerimizi “revolution/devrim” ve “evolution” ya da “reform” gibi Avrupa’nın ve modernitenin oluşumunda kullanılan kavramlarla değil; “ıslah, ihya ve inşa” ya da “sünnetullah ve merhaleci mücadele fıkhı” doğrultusunda İslami literatür özgünlüğünü ve nass-vakıa ilişkisinin uyumunu gözetecek İslami özle bütünleşen kavram ve perspektiflerle izah etmeliyiz.
“(Ulus) devlet”, “(ulusal) anayasa”, “ulus/‘millet’ “, “demokrasi” gibi ödünç kavramlar hatırına “istihfaf”, “ahid”, “din/şeriat”, “şura” gibi Kur’anî kavramlarımızın özgünlüğü bozulmamalıdır.
Temel ihtiyacımız entelektüel bilgiçler veya bireysel fetva verecek fakihler aramak değildir. İhtiyacımız, Nisa suresinde belirtildiği gibi “korku ve güvene dair haberleri” analiz edecek, çözüm ve şahitlik üretecek rasihunun, dava adamlarının ve sorumluluk sahibi entelektüellerin en azından ulusal sınırlar içinde de olsa bir araya gelebilmeleri; doğru yöntem ve stratejiler belirleyebilmeleridir. Ve er-Râzî’nin (ö. 925), en-Nîsâbûrî’nin (ö. 1014), İbn Tûmert’in (ö. 1130), Muhammed Abduh’un, M. Reşid Rıza’nın dirayetle açıkladığı “ulu’l-emr şura heyetlerimizi” oluşturmaya çalışmalıyız. Bunun için de önce tespit, tahkik, çözümleme ve niteliklerimizin geliştirilmesi gerekmektedir. Sırtımızda 300 yıllık bir çöküşün yükü, trajedisi var. Küresel cahiliyeye karşı işimizin kolay olmadığı açık.
Kelâm ilmi çerçevesinde yorumlarını nasslaştıran akidevi görünümlü tartışmalar asırlardan beri iç bünyeyi kemirmiştir. Oysa emperyal kuşatmaya karşı da namazda oluşturduğumuz saflara tevhidî öz kazandırıp o saf ruhu ile hayatın içinde de duruş sergileyebilmek için birlikte iş yapmak konusunda üç gündemimiz öne çıkmaktadır:
1. İslami olarak anlaştığımız konular.
2. İslami olarak ihtilaf ettiğimiz konular.
3. İslami olarak birlikte çözmemiz gereken konular.
Bu üç şıktan hangisini ihmal etmeli, tearuz ve diyaloga nereden başlamalıyız? Bu tartışmaya metodolojik/usulî olarak İslam adına neyin asıl, neyin değişken yani yorum veya zaman ve şartlara bağlı içtihat olduğunu müzakere ederek yaklaşabiliriz. Reşid Rıza’nın dediği gibi “İttifak ettiğimiz konularda yardımlaşır; ihtilaf ettiğimiz hususlarda ise birbirimizi hoş görürüz.” anlayışını geliştirmeliyiz. İslami olanı ahlaki, psikolojik hatta fiziki olarak yok etmeye veya kimliksizleştirip boyun eğdirmeye, post-İslam dayatması içinde melezleştirmeye çalışan emperyal güçlere karşı fikrî, kelamî ve usulî alanlarda vahdete yürümek daha zor da olsa hiç değilse siyasî ve sosyal dayanışma ve birliktelik yollarını oluşturabilmeliyiz.
Dikey siyasi ilişkilerden farklı olarak yatay sivil veya gönüllü açılımlarımız ve ilişkilerimizle daha özgün olabiliriz.
Son 20 yılda Türkiye’de önü açılan yardım kuruluşlarımız vesilesiyle İslam dünyası birbirini daha yakından tanımaya başladı. Ticarî ilişkiler de öyle…
ABD’nin ve İngiltere’nin eğitim emperyalizmini yırtmaya çalışan tablo da on binlerce Afrikalı-Asyalı öğrenciye Türkiye’de okuyabilme imkânının sağlanmasıdır. Bu öğrenciler İslam Birliği proje tasarımının gönül elçileri konumundadırlar. Bu insanlarla diyalog ve tearuz imkânlarını çoğaltmak Müslüman toplumların birbirine yeniden yakınlaşması ve karşılıklı sevgilerin çoğaltılması anlamına gelir.
Ve soru: Yabancı denilen öğrencilerle ilgili üzerimize düşen misafirperverliği ve gerekli ihtimamı gösteriyor muyuz?
İslam Birliğinin de Türkiye’nin geleceğinin de doğru ufuklara açılması resmî prosedürlerden önce, en başta İslami kimliği kuşanmış insanlarımızın, İslami duyarlılık kalitemizin niteliği, fedakârlığı, hasbiliği ile irtibatlıdır.
Muhkem olan ilahî bir ilkeye işaret ederek bitirelim:
“Allah, kendisine yardım edenlere yardım edeceğini ve ayaklarını kaydırmayacağını” (47/7) ilan ediyor.
İlahî nassları amelleştirme yollarını Rabbimiz bizlere nasip eylesin.
----------------
* Bu tebliğ, Konya Sivil Toplum Kuruluşları Platformu tarafından 13-16 Kasım 2025’te Ankara Kızılcahamam’da düzenlenen “İslam Birliği ve Türkiye’nin Geleceği” programında sunulmuştur.


