Halepli Mustafa Akkad Filmlerinin Sosyo-Kültürel İklimimizdeki Rüzgârı
HAKSÖZ Sayı: 420 - Mart 2026

Mustafa Akkad’ın İstanbul’un merkezî birkaç sinemasında oynatılan “Çağrı: İslamiyet’in Doğuşu” filmini 1979’da ve “Çöl Aslanı Ömer Muhtar” filmini de 1980’li yılların başlarında gişe önlerinde uzun bilet kuyruklarına girerek seyretmiştik. O yıllarda bu filmleri toplumsal dönüşüm ve yeniden inşa, ayrıca sömürgeciliğe karşı direniş duygularını pekiştirmek için defaatle seyredenlerimiz az değildi.

Haftalarca kapalı gişe oynayan “Çağrı / The Message” filmini seyredebilmek gayesiyle Beyoğlu Fitaş Sineması gişesinde bilet sırasına girenler arasında biz gençlerin yanı sıra çarşaflı hanımlar ve şalvarlı abiler de vardı. Tarikat şeyhleri ve mukallit fakihler suret, resim, müzik tartışmaları içinde bu filmlerden uzak dururken, senaryosundaki ve repliklerindeki anlatım ve diyalogları Kur’an lafızlarıyla, sahih hadis ve siyer bilgileriyle işlenen Çağrı filmi Resul ve siyer algılarındaki zaaf ve yanlışları da idraklerden büyük ölçüde uzaklaştırıp tashih ediyordu.

“Çağrı” filminin yönetmeni, Amman’da üç otele intihar bombacıları tarafından yapılan menfur saldırılar sonucu 11 Kasım 2005’te vefat etti. Vefatından iki gün sonra doğduğu Halep’te defnedilen Mustafa Akkad’ın ardından hakkında önemli görüşler serdedildi. Sinema eleştirmeni Ali Murat Güven “Çağrı” filmiyle ilgili izlenimlerini Yeni Şafak gazetesinde aktarırken özetle şöyle diyordu:

“1979’un son aylarında Beyazıt’taki Marmara Sineması’nın önünden babamla geçerken ‘Çağrı’ filmiyle ilgili duvara asılı büyük afiş oldukça dikkatimi çekti ve bir yerlere yetişme telaşındaki babama bu filme gitmek için yalvardım ama acelesi olan babam ‘daha sonra’ deyip bu isteğimi geçiştirdi. Aynı sinemada aylar sonra 30., 40., 50. hafta da tüm duvarı kaplayan büyük film afişi duruyor ama o filmi izleme isteğim cevap bulamıyordu. Sonunda aynı sinemada oynatılması 55. haftayı bulan ‘Çağrı: İslamiyet’in Doğuşu’ filmini okuldan kaçarak izledim ve izlerken gözyaşlarımı tutamadım.”

Ali Murat’ın anlattığı hikâye aslında 1979-80 yıllarında dindar babanın ilgi alanı ile dindar çocuğun ilgi alanı hakkındaki önceliği tasnifliyordu. İki hat belirgindi: Birisi, dünya gailesi içine hapsolan veya ibâdî ilgisini sınırlı ritüellere bağlayan hat; diğeri, yaşayacağı hayatı anlamlandıracak çağrılara kulak kabartan İslami uyanış hattı.

“Çağrı” ve “Ömer Muhtar” filmleri, özellikle kökeni Batıcı ve ilerlemeci Kemalist ideolojinin yol açtığı mecralarda palazlanan sol-sosyalist sinemanın ve devrimci müziğin tahkike değil ideolojik şartlandırmaya yönelten kitlesel tesirine karşı alternatif bir gönül ferahlığı gibiydi. Sol film yapımcısı ve yönetmeni Yılmaz Güney, protest müzik yapımcısı Cem Karaca ve benzeri aktörlerin genç kesimlerde estirdiği estetik görünümlü propagandif sol hava karşısında, İslamcı gençlerin de hak, hakikat ve adalet arayışı içinde “Bu tür araçları nasıl edinir ve kullanırız?” sorularıyla bir arayışa girdikleri yıllardı. Bu konuda gezici tiyatro, amatör sinema kulüpleri ve kültürel mücadele formu içinde aşk motiflerini aşamayan bazı film çekimleri veya denemeleri de olmadı değil.

1970’li yılların ikinci yarısı “Müzik için kudüm dışında saz kullanılır mı kullanılmaz mı? Kullanılırsa gitar veya piyano kullanılır mı kullanılmaz mı?” sorularının gündemleştiği; “İslam’da müziğin ve resmin yeri” ile ilgili usulden uzak ama çetin münakaşaların ve ayrışmaların yaşandığı yıllardı. Süleyman Uludağ’ın İrfan Yayınları’ndan çıkan ve bu konuyla ilgili içtihadi açılımları gösteren “İslâm Açısından Mûsikî ve Semâ” adlı 1976’da yayınlanan eseri ve benzeri telifler de söz konusu tartışmalara açıklık getirmeye çalışıyordu.

Türkiye Müslümanlarının ve özellikle İslamcıların görsel ve işitsel sanatların İslami uyanış ve tebliğ aracı olarak nasıl kullanılacağına dair arayış ve tartışmaları sürerken Akkad’ın bahsi geçen filmleri, İslami duygu dünyamıza ve mücadele özlemlerimize sevgi ve hasret coşkusuyla yol gösteren dokunuşlar oluşturdu. Mustafa Akkad’ın Fas’ta kurduğu platformda film çekimini Suud ve Fas krallarının engellemesinin ardından Kaddafi’nin Libya’sında çekim ve finans imkânı bulabilen “Çağrı” filmi, bir ümmetin yeniden inşası için Resul-i Ekrem’in gösterdiği mücadele safhalarını bediî duygularımızı coşturarak bizleri inkılâbî figürlerle yeni bir hatırlama çabasına sevk etti ve siyer birikimimizi yenilemek için tahkike yöneltti. “Çağrı”, anlam dünyamızın ateşini körükleyen ve birçok insana da İslam ümmetinin yeniden vahyin rehberliği ve Muhammed Aleyhisselam’ın “örnek şehidliği” ile (2/143) diri bir ümmet örnekliğini fikrî ve amelî, ibâdî ve siyasi bir bütünlük içinde anlatan canlandırılmış bir siyer dersi gibiydi. Bu film hâlâ tazeliğini ve diriliğini koruyor ve özellikle ramazan aylarında birçok televizyon kanalında tekraren gösteriliyor.

“Çağrı” filminin senaryosu ve filmin son hali hakkında gerekli onayı veren el-Ezher ulemasının fetvaları ve el-Ezher İslam Araştırmaları Akademisinin bu filmi Müslümanlara tavsiye etmesi modern sanat, modern müzik ve bazı tarihî şahsiyetlerin sureten canlandırılması mevzuunda tereddütlü yaklaşımları büyük ölçüde giderici olmuştu.

Kur’an ve Sünnet merkezli bilinçlenmeyi, çağın yeni ve yenilenen konuları karşısında sağlaması İslami sabitelerle yapılan içtihadî açıklamaları, dinî tasavvurları bidat ve hurafelerden ayıklamayı, iç istibdat eğilimlerine karşı çıkıp sömürgecilerle mücadeleyi ön plana geçiren “ıslah, direniş ve inşa mücadelesi” veya “tevhidî uyanış süreci” ile irtibatı olan İslamcılar “Çağrı: İslamiyet’in Doğuşu” filmini müzakere ederek bu görsel aracın albenisinden İslami ölçüler çerçevesinde oldukça istifade ettiler. Yeni kuşaklara İslami olanın modern çağda da yaşatılabileceği hevesi ve özgüveni aşılandı.

Doğulu ve Batılı emperyalist dünyaya karşı İslami olarak “var kalma” ve “yeniden varoluş” hedefiyle ilgili direniş ruhu aşılayan 1979 İran Devrimi ve 1979’da başlayan Afganistan direnişinden daha önce Türkiye’deki tahkike yönelten İslami dergi ve kitap yayıncılığı ve Akıncılar gibi İslami heyecan ve aksiyonlar yanında kitlesel etkileri açısından “Çağrı” filmi ile yakalanan İslami duyarlılığın yükselişi Türkiye’nin 1970’li yıllar ideolojik ve kültürel ortamında oldukça önemliydi. “Çağrı” filmi, üniversitelerde ve basın-yayın ağlarında kendini alternatif olarak dayatan sosyalist, liberal ve ulusalcı-ırkçı akımlara karşı varoluş adımlarını yeniden kurmaya çalışan tevhidî mücadele sürecinin veya diğer bir ifade ile İslamcılığın moral motivasyon bulduğu ve yararlandığı önemli bir etkinlik aracı olmuştu.

“Çağrı: İslamiyet’in Doğuşu” ve “Çöl Aslanı: Ömer Muhtar” filmleri, 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ülke sathında yasaklar, ölüm ve işkence rüzgârları olarak estiği bir dönemde İslami uyanış ve mücadele süreci ile irtibatı olan ve “Asım’ın Nesli”, “Diriliş Nesli” veya “Kur’an Nesli” özlemini taşıyan bütün Müslümanlar için tekrarlanmakta olan diriltici bir destek duası gibiydi.

1960’larda ve 1970’lerde İslami uyanış sağcılık, “milliyetçilik”, ulus devletçilik ve bâtınî telakkiler ve mezhepçilikten arınma çabaları ile kendini mayalamaya başlamıştı. Dağınık da olsa ıslah çabalarının uyarıcı, bilinçlendirici ve İslami mücadele yollarını açıcı katkılarından önce Osmanlı Devleti’nin son döneminde “Sırat-ı Mustakim”in ve “Beyanü’l Hak”ın ufak havzaları dışında genel olarak sosyal ve siyasi yapı parçalanmış; Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da idamlar ve sürgünlerle sindirilmiş bir geçmişimiz vardı.

Son asırlarda kuşatılmaya ve vesayet altına girmeye başlayan İslam dünyası fikri, siyasi ve sosyal alandaki metodolojik zafiyetlerini aşacak yaygın ve özgün bir ıslahat hamlesi gerçekleştirememişti. Batılılar, ulaşabildikleri teknolojik birikimlerini geliştirerek “yağma anlayışları”na güç katmışlar ve medenî-hukukî görünürlük imajı için algı operasyonları yapmışlardı. Avrupa/Batı paradigması ya da modernite karşısında son üç asır boyunca askerî mağlubiyetler yaşandı. Bu dramatik süreçlerde mağlubiyet halinin ancak üstünleri taklit ederek aşılacağını savunan trajik düşkünlük hem melez kimlikler üretti hem “mezhepçilik asabiyesi” gibi “bilimcilik, Batıcılık, ulusçuluk” girdabına kapılan zihinleri bizden, mahallemizden ve ümmet aidiyetinden alıp kopardı.

Türkiye’de 1970’li yıllar, “iman edenleri yeniden iman etmeye” davet eden (4/136) ve fıtratımızı örten her türlü “cahiliyeden hicret” etmemizi isteyen (75/4-5) Yaradan’ın hidayet kitabına kulak vererek yeniden İslamlaşma veya Kur’an neslini yeniden inşa etme arayışlarımızın başladığı bir milattı. İslam’ın temel kaynağı ile yeniden hemhal olmaya başlamıştık ama vahyî ölçülerimizi nasıl sosyalleştirip hayata geçirecektik? Kitab’ın Elçisi (s) bugünün cahilî ortamlarında yaşasaydı nasıl bir tebliğ, ıslah, modelleşme ve mücadele ortaya koyardı?

Kimliksel susuzluğumuzu gidermek için sorularla hemhal olduğumuz bir dönemde “Çağrı” filmi, zihnimize yansıyan duygusal bir reçete gibiydi.

1970’lerde dinî veya İslami olanı ya tasfiye edilecek bir feodal alışkanlık olarak ya da bir alt kimlik olarak gören sosyalist, liberal ve ırkçı eğilimler karşısında ilk defa üniversiteliler ve genç kuşaklar arasında varlık göstermeye başlayan İslami veya tevhidî uyanış sürecinin gerek edebî, sanatsal ve görsel araçlara gerek bu araçları kullanabilecek beceri ve yöntemlere ihtiyacı tartışılmaya başlanmıştı. “Çağrı / The Message” bu ihtiyaca oksijen sağlayan açılmış bir pencere gibiydi.

Batılı paradigma, ontolojik varoluşu tesadüfle ve tabiî seleksiyon mantığı veya diyalektik zorunlulukla ve “üstünlerin belirleyiciliği tezi” ile açıklamaktaydı. “Tesadüfen var olan insan türü, hayvandan farklı olan düşünme ve bağ kurma kapasitesine” de Friedrich Engels gibilerine göre “beyindeki atomların tesadüfen nitel bir sıçraması” sonucunda ulaşmıştı (Anti-Duhring). Bu bilimsel denilen diyalektik akışa da “ilerleme” denmekteydi. “İlerleme” denilen ideoloji, insanlık tarihi içinde üstünlerin zayıfları ezmesiyle oluşmuştu. Karl Marks, Hindistan’da tarım toplumunu dağıtıp endüstri toplumuna geçmek için yaşanan sömürüyü ve katliamları da ilerleme adına savunmuştu (Türkiye Üzerine Tezler). Kızılderili ve siyah derililere yönelik katliamlar yapan Batılı paradigma için hedef ilerleme ve “geri” unsurları medenileştirmekti.

Mustafa Akkad’ın 1981’de tamamladığı “Çöl Aslanı: Ömer Muhtar” filmi, İslami direniş ruhunu coşturduğu kadar sömürgeci Batı zihniyetini de sergiliyordu. Bu film, Batı’nın insan hakları teziyle ilgili operasyonel algı biçiminin sahtekârlığını Gazze direnişiyle birlikte Hamas’ın belirgin kılmasından önce, görsel alanda etkili bir sunumla en azından idraklerdeki pembe anlatıların arkasında akıtılan kızıl kanları ve cürümleri ifşa ediyordu. Ha Libya’daki İtalyan askerleri, ha Afrika’daki veya Bilad-ı Şam ve Cezire’deki, ha Hindistan’daki Fransız ve İngiliz askerleri, ha Türki illerdeki Rus ve Çin askerleri… Hepsinin de dayandığı ideoloji “ilerlemecilik” ve “üstünlerin normlaşan hukuku”; yani Batılı paradigmadır. İnsanlık ve insani yardım adına takdim ettikleri “elma şekeri” ise kılıflanmış hukuk sömürüsü ve insan hakları emperyalizmi idi.

Peki, Batılı paradigmanın ürettiği “üstünlerin hukuku ve insan hakları” kılıfıyla oluşturduğu kapitalist egemenliğin liberal yorumuna karşı çıkan sosyalist hareketlerin zihinlerde bıraktığı “adalet, hukuk, özgürlük” söylemi sahici miydi?

Hayır! Çünkü söylem düzeyindeki bu iddialar aynı paradigmanın ilerlemeci sosyalist yorumuna dayanıyordu.

Siyonist işgal ve katliama karşı tarihî materyalist kalıplardan uzaklaşmış insani ve vicdani değerleri arayan, Batılı ideolojilerden etkilenmiş ama haysiyetli bir insanî yönelim yok değildi. Avrupalı, Amerikalı sol, sol-liberal eğilimli insanların oluşturduğu ve Gazze’nin yardımına yol alan SUMUD Filosu ve takipçileri, insan vicdanını sahte örtülerden arındırmaya çalışan bir anlam ve adalet arayışı olarak gündemimize girdiler. Bizler de insan fıtratındaki “adalet ve hakkı birlemek” potansiyelinin (7/172) ete kemiğe bürünerek faşist işgale karşı ihtiyar rehber Ömer Muhtar’ın İslami mücadele öncülüğü ile başlayan direniş şahitliğini, yine “Çöl Aslanı” filmini mükerreren izlerken işgale ve çağdaş vesayet sistemlerine karşı zihinlerimizdeki ideal mücadele örnekliğine dönüştürmüştük.

Mustafa Akkad’ın ekrana yansıttığı kadarıyla Libyalı direnişçileri Kur’an taliminden uzak bırakmayan Ömer Muhtar, esir düştükten bir süre sonra idam sehpasına çıkarıldı. Bastığı sandalye ayaklarının altından çekilip de o, canını Rabbine teslim ederken yere iki şey düşmüştü. Biri hayatının son anına kadar okuduğu ve elinde tuttuğu Mushaf ve diğeri o Kur’an’ı okuduğu gözlüğü.

“Çöl Aslanı: Ömer Muhtar” filmi 12 Eylül askerî darbesinin İtalyan komutanlar gibi halka korku saldığı bir süreçte Türkiye’nin belli başlı illerinde merkezî bir veya iki sinemada oynatılabilmişti. Darbe subaylarıyla esnafı ve idari amirleri zorlayarak olur olmaz yerlere Atatürk heykelleri ve büstlerinin diktirildiği, evlere baskın yapılıp İslami ve ideolojik yayınların toplatıldığı, yüz binlerce kişinin tutuklandığı ve işkencelere uğradığı, her siyasi görüşün sansürlendiği bir dönemdi. Darbe konseyi, Afganistan’da Ruslara, Lübnan’da Amerikalılara karşı gösterilen direnişin oluşturduğu coşkulu havanın etkisini söndürmeye ve sekülerleştirici “Ilımlı İslam” planlamasına sosyal taban oluşturmaya çalışıyordu. Darbeciler dünya imtihanlarında sosyal ve siyasi “şahidlik” yapmaktan geri çekilen bâtınî eğilimli tarikatların önünü açarak İran’daki devrim heyecanının kuşatılıp sönümlenmesini istiyorlardı.

Oysa Ömer Muhtar’ın sosyal dayanışma vesilesi olarak dayandığı tarikat olan “Senusîlik”, Kur’an vahyinin gösterdiği “hududullah”ı aşmama ilkesine bağlıydı. Tarikat, ancak Resulullah’ın uygulamalarını itikadî ve amelî boyutuyla yaşatabilme cehdini ilke edinen bir yol olabilirdi. Bu Senusîlik tarikatının mücahid hocası da İtalyanların kurduğu darağacında dünya hayatıyla ilgili mücadelesini tamamlayarak ahirete göç etmişti.

Kemalist eğitim ve basın hayatı, ümmet coğrafyasıyla fikrî alışverişimizi engellemek için barikatlar kurmuş, haber kanallarımızı tıkamıştı. İzlediğimiz “Çöl Aslanı Ömer Muhtar” filminin ardından hem bir İslami mücadele öncümüzü öğrenmiştik hem konunun yöntemiyle ilgili müzakerelerimiz ve belirginleşen ahitlerimiz oluşmuştu.

Ömer Muhtar, esir düştüğünde tuğyan güçleriyle uzlaşmamış, onlara hizmet etmeyi reddetmiş, sonuçta idam sehpasıyla tanışacağı kararlı duruşunu korumayı tercih etmişti. Onun canı ve izzeti şehidler makamına yükselmişti. Darağacında elinden düşen Kitab-ı Kerim’i yükseğe kaldırmak, onu yaşatmak ve hayatlaştırmak görevi ise bizlere kalmıştı. Bu konuda sorumluluk üstlenen ve ahitleşen İslami öbekler ise İslami uyanışı ve İslamcılığı 1980’li yılların ortalarına taşıdılar. Türkiye’deki İslami uyanış veya tevhidî uyanış sürecinin ağırlığı üniversitelerde, basın-yayın kulvarında, sanat-edebiyat alanında hissedilmesinin; mümine hanımların İslami mücadele saflarında yer almaya başlamasının görünür olmaya başladığı en yoğun etkileşim 1985-1995 yılları arasında gerçekleşmişti.

Akkad Filmlerinin Estirdiği Rüzgâr

Malek, Mustafa Akkad’ın oğlu. Onun yanında sinemayı öğrenmiş bir film yönetmeni. 28 Nisan 2022’de Anadolu Ajansı ile yaptığı röportajda, babası genç yaşında ABD’ye giderken dedesinin ona verdiği Kur’an-ı Kerim’in kendisine kalan en önemli emanet olduğunu belirtiyor ve şunları söylüyor: “Dedem demiş ki: Oğlum bu kitabı hiç yanından ayırma ve sürekli onu okumaya çalış.”

Mustafa Akkad, profesyonel sinemacıların yanında yetişmiş. İlk film yönetmenliği girişimine “Halloween” denilen ve metafizik sahneleri de içinde barındıran korku filmi denemesiyle başlamış ve 1978’de çektiği “Cadılar Bayramı” gişe yaptığı için farklı senaryolarla bu formu bir nevi dizi film haline getirmiş. “Appointment with Fear” (1985) ve “Free Ride” (1986) korku filmleri sinema tekniği açısından deneyimlerini güçlendirmiştir. Ama gerek sinema tekniği ve koordinasyonundaki becerisini geliştirmek gerek finans imkânlarını sürdürebilmek amacıyla çektiği bu filmler, biriktirdiği fikrî iç potansiyelinin tezahürlerini ifade etmiyordu. Babasının onu Amerika’ya yolcu ederken tembih ederek verdiği ve okuduğu “Kitab” doğrultusunda Halep’te de ümmet coğrafyasında da yaşanan moral çöküşe “dur” diyecek hedeflenmeyle yoğun bir motivasyon içindeydi.

Haziran 2020’de Cins dergisinde Mustafa Akkad’ın Amerika safahatı hakkında aktarılan bilgi şöyle:

“Ben, Halepli bir gümrük memurunun oğluyum. Babam, birçok çocuğu aynı anda büyütmeye çalışan; yoksul, fakat son derece namuslu bir adamdı. 18 yaşıma bastığımda, ona Amerika Birleşik Devletleri’ne gidip ‘film yönetmeni’ olmak istediğimi söyledim. Bu, 1940’ların Halep’inde, benim yaşadığım küçük kasabada adeta şakadan farksız bir istekti. Müslüman bir Arap’ın Hollywood’a gitmesi ve sinema sektöründe söz sahibi olması hayâl bile edilebilecek bir durum değildi. Fakat, babam bu düşüncemi büyük bir ciddiyetle dinledi. Bu konuşmanın üzerinden kısa bir zaman geçtikten sonra, henüz 18’imde, beni Şam Havalimanı’ndan Los Angeles’a uğurlarken elini cebine atıp 200 dolar çıkardı. ‘Ne yazık ki bütün birikmiş param bu oğlum, daha fazlası olsaydı onları da gözümü kırpmadan verirdim’ dedi. Sonra, diğer cebinden de bir Kur’an-ı Kerim çıkardı. Mukaddes kitabı avuçlarımın arasına şefkatle sıkıştırırken, ‘Senin için yapabileceğim tek şey, sana bunları vermektir. Bundan sonraki günlerde belki görüşürüz, belki de hiç görüşemeyiz. Ancak şunu asla unutma, dualarım seninledir. Allah, giriştiğin bu davada yolunu açık etsin’ diyerek bana göz yaşları içinde sarıldı. Yarım yüzyılı geride bırakan Hollywood maceram, işte bu veda ânıyla başlamıştır. Onun, ideallerime verdiği bu içten desteği ömrüm boyunca hiç unutmadım. Babam, o günlerde böylesine ileri görüşlü davranmasaydı, ‘Çağrı’ da olmazdı, ‘Ömer Muhtar’ da…”

Peki “Çağrı” ve “Ömer Muhtar” biz Türkiyeli Müslümanlar için ne ifade etti?

“Çağrı: İslamiyet’in Doğuşu” filminde canlandırılan sahneler, Resul-i Ekrem’in hayatından örnek aldığımız İslami metot ve strateji anlayışımızın ya sağlamasını yapmamıza ya bu konulardaki birikimimizi istişârî temelde çek edip yeniden gözden geçirmemize neden olan vesilelerden biri olmuştu.

Zaaflı da olsa Müslümanlara ait olan Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı I. Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda işgal veya vesayet altında kalan bölgelerimizi bağımsızlaştırmak ya da vesayetten kurtarmak için hangi yöntemleri kullanacağımız konusundaki araştırma ve tetkik faaliyetlerimiz içinde “Çöl Aslanı: Ömer Muhtar” filmi de bizlerde fiilî işgale karşı gücümüz oranında fiilî direnişin anın vacibi olduğu anlayışını yeşertti.

Oğlu Malek, aynı röportajda Mustafa Akkad’ın vizyon sahibi bir insan olduğunu, “Çağrı” filmi ile Arap dünyası için Arapça versiyon ve bütün dünya için de uluslararası versiyon ile mesajlar verdiğini dile getiriyor. Bugün dünyanın Türkiyeliler, Suriyeliler, Mısırlılar ve Ürdünlüler tarafından İngilizce çekilmiş filmlere hem ihtiyacı hem talebi var diyor ve bu ülkelerde Akkad’dan etkilenen birçok genç sinemacıyı tanıdığını söylüyor. Hollywood’un bu hikâyeleri oluşturamayacağını; yapsa da konuları saptıracağını belirtiyor.

Akkad, “Selahaddin Eyyubî” ve “Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul’un Fethi” adlı film tasarımları için gereken parayı Türkiye’den ve diğer halkı Müslüman olan ülkelerden bir araya getirip denkleştiremedi. Lakin İstanbul Büyükçekmece’de bu filmler için bir platform oluşturmuştu ama henüz 28 Şubat askerî darbe aktörlerinin nobran ve engelleyici dili, etkisini ve gücünü yitirmemişti.

21. yüzyıla geldiğimizde yeniden büyük tasarımlar kuracak dayanışma ruhumuz ve birlikte iş yapma sorumluluğumuzla ilgili bilincimiz daha yeni yeni gelişiyordu. Oysa sinema yazarı Güven’in Yeni Şafak’taki yazısı Akkad’ın ölümüyle neyi kaybettiğimizi açıklayıcı idi:

“Çağrı: İslamiyet’in Doğuşu”, günümüzde artık sinema tarihinde epik bir filmden çok daha ötelerde, ikonik konuma erişmiş bir başyapıta, yedinci sanat yoluyla yazılmış bir tür ‘siyasal manifesto’ya dönüşmüş durumda. O, Müslümanları ilkel, cahil ve saldırgan olarak sunan binlerce Hollywood filmine, kocaman bir yüreğe sahip Halepli Mustafa Akkad tarafından yine Hollywood’un içinden bin bir maddî güçlükler içinde verilen son derece anlamlı bir cevaptı. Ve dünya üzerinde dolanıp durduğu son otuz yıl boyunca da milyonlarca insanı ‘Matrix’ten çıkarıp gerçeğe uyandırdı.”

Akkad’ın Yöneldiği Perspektif

“Çağrı” ve “Çöl Aslanı” filmleriyle ilgili değerlendirmelerimizde yer tutan diğer önemli konu ise yönetmen Mustafa Akkad ile ilgiliydi. Çektiği filmlerinde vakıaya uygunluk tutarlılığı ile bize Muhammed Aleyhisselam’ın siretini zihinlere çakılacak kadar kalıcı ve etkileyici şekilde sunmuş; Ömer Muhtar direnişini, vesayet altında yaşama acziyetine düşmüş tüm inananlara bir çözüm ufku oluşturmak üzere ekrana yansıtabilmişti. Akkad’ın eğitim-öğrenim süreci içinde elde ettiği beceri kadar idrak, iman ve amel boyutunu da merak edip konuşuyorduk.

Akkad, izlediğimiz filmlerinde Kur’an ayetlerini canlandırıp hitap ettiği insanlarda da iman edenlerde de “her türlü pislikten arınma/hicret etme” (74/5) ve “saldırganlığa karşı koyma” (22/39) ruhunu canlandırıyordu. Zor şartlarda başak verecek “bir tohum olabilmek” (2/261) için “Resul ve Resul’le beraber olanlar gecenin farklı vakitlerinde” (74/20) nasıl da “Rabbanilerden olabilmek için Kur’an talimi” yapıp (3/79) edindikleri tevhid ve cihad ruhu ile bir inkılâp yaptıklarını; Allah’ın huzurunda “bir duvarın taşları gibi kenetlenip saf tutarak savaşmayı” (61/4) ve “topukları üzerinde gerisin geriye dönmeme” kararlılığını (3/144, 2/143) “Çağrı: İslam’ın Doğuşu” ve “Çöl Aslanı: Ömer Muhtar” filmlerinde beyaz perdeye çok iyi bir düzenlemeyle yansıtmıştı.

Mustafa Akkad, eğitiminin teknik beceri yanını Kaliforniya Üniversitesinde geliştirmeye başlamış, sinema alanında Amerikalı yönetmenlere yardımcılık yapmış ve Amerika yerlisi yönetmen Sam Peckinpah'ın yanında yetişmişti. Sam Peckinpah gibi yaşayan bir Kızılderili olmak, katledilen bir kavmin ve Avrupalıların cürümler dosyasının trajik tarihini de bilmek demekti. Aynı acıların ruh halini o da yüreğinde taşıyordu. Zira emperyalist İngilizlerin ve Fransızların Bilad-ı Şam’ı sömürgeleştirip yapay sınırlara bölerken yaşattıkları dramatik hayat hikâyelerinin anlatıları onun hafızasındaydı.

1921’de bütün coğrafyamız Batılı paradigmaya öykünen ulus devletler vesayeti altına girmeye başlamıştı. Ümmet tüzel kişiliği tarihî birikimin iç zaafları nedeniyle ve ulus kimlik dayatmasıyla çözülürken, seküler uluslaşma ideolojisine boyun eğmeyenler de sürgünler, yasak ve baskılar, idamlarla sindiriliyordu. Osmanlı Devleti’nin gümrah vilayetlerinden olan Halep’te gümrük memuru babayla ve Antepli annenin oğlu olarak 1 Temmuz 1935 yılında doğan Mustafa Akkad, bizler ve ebeveynlerimiz gibi, o da içinde yaşadığımız coğrafyada kimliksel ötekileştirmeyle, inanç ve fikir yasaklarıyla, maddi ve eğitimsel yoksunluk ve yoksulluk halleriyle karşılaşarak büyümüştü. Osmanlı’ya ve Mısır Hidivliğine bağlı çok sınırlı sayıdaki okulun açık olmasına karşılık, bu bölgelerde açılan yüzlerce misyonerlik okulu, bini aşkın Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan koleji vesilesiyle ümmetin çocuklarını yabancılaştırmaya ve fıtratlarını karartmaya çalışılıyordu.

Ağır acılar yaşayan ümmet zemininden modernitenin ikinci merkezi olan ABD’ye, Kaliforniya Üniversitesine giden Akkad, tiyatro eğitiminden sonra öğrenim alanı olarak Batılı paradigmanın cazibesinin ve üstünlüğünün estetik kılıf veya sanat adı altında telkin edildiği veya bilinçaltlarına kazındığı 20. yüzyıldaki en önemli görsel propaganda aracı olan sinema sektöründe etkin olmayı ve bu alanda kendini geliştirmeyi seçmişti.

18 yaşında babasına Amerika Birleşik Devletleri’ne gidip “film yönetmeni” olmak istediğini söylemişti. Yine o diyordu ki: “Müslüman bir Arap’ın Hollywood’a gitmesi ve sinema sektöründe söz sahibi olması hayâl bile edilebilecek bir durum değildi.” Fakat, bu idealini büyük bir ciddiyetle dinleyen babası onun bu hedefini destekledi ve kendisini Şam Havalimanı’ndan Los Angeles’a dualarla uğurlarken cebinden çıkardığı ve avuçlarının arasına şefkatle sıkıştırdığı Kur’an-ı Kerim, onun ölçülerini aradığı en önemli rehberi olmuştu.

Belki Batı’daki cahilî eğitim, öğrenim ve yaşama ortamlarında birlikte olacağı, hakikate şahidlik yapacak bir muslih ekip bulup bütünleşememişti. Ama gönlü hep sömürü ve vesayet şartlarından kurtulma ve Resulullah’ın örneklik ettiği ideal bir hayata ulaşma heyecanıyla doluydu. Arayışlarını da cahilî kuşatmanın ve imkânsızlıkların kabuğunu çatlatarak gerçekleştirmeye çalıştı. Sinema alanında Müslüman kültüre yaptığı hizmeti, bir gümrük memuru olan ve Kur’an’ın kılavuzluğundan ayrılmamayı öneren babasının teşvik edici basiretine bağlıydı. Ve diyordu ki rahmetli Akkad:

“Babam, o günlerde böylesine ileri görüşlü davranmasaydı, ‘Çağrı’ da olmazdı, ‘Ömer Muhtar’ da…”

Rabbimiz fıtrattan, vahiyden ve basiretten beslenen öncü girişimlerimizi katılımcı uzmanlık “şûrâ”larına dönüştürsün.

Hamza Türkmen Arşivi