Lenin diyor ki: “Onlarca yıl geçer de bir şey olmaz. Öyle bir hafta gelir ki onlarca yıl içerisine sığar.”
Evet, öyle de oldu. Onlarca yıl geçti Suriye’de kayda değer bir netice hâsıl olmadı. Ama bir hafta on gün içerisinde 61 yıllık Baas rejimi ve devamı olan 54 yıllık Esed yönetimi yıkıldı. Elbette bu rejim durup dururken yıkılmadı. Kurucusu, fikir babası Hristiyan Ortodoks Mişel Eflak olan (1910-1989) rejim Irak’ta ve Suriye’de yarım yüzyılı aşan bir süre iktidar oldu. Her iki ülkede de halka ve halkın değerlerine karşı olan rejim aslında yıkıcısı olmadığı için ayaktaydı. Her ne kadar 1982 Hama olaylarında İhvan orijinli bir harekât başlatıldı ise de o akıl yeterince stratejik boyut sergileyemediği için başarı elde edemedi, bilakis 30 ila 40 bin Müslümanın yok olmasına neden oldu. Bilmiyorum Hama direnişini başlatan Suriye İhvanının gözde şahsiyetleri Said Havva, Adnan Saadeddin ve Beyanuni sonraları pişmanlık duyarak bir tahlil yaptılar mı?
Suriye’de 27 Kasım ila 8 Aralık 2024 tarihleri arasında gerçekleşen devrim elbette tesadüfen gerçekleşmedi. Bu devrimin önemli bir geçmişi var. Yakın geçmişten başlayarak devrimi tahlil ettiğimizde en genelde devrimin gerçekleşmesinde stratejik ve analitik bir aklın varlığını görmekteyiz. Bilindiği gibi 17 Aralık 2010’da Tunus’ta ‘Yasemin Devrimi’ adı verilen hareket 2011 Ocak ayından itibaren başta Mısır, Libya olmak üzere birçok Yakındoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde ‘Arap Baharı’ adı altında varlığını duyurmaya başladı. Zeynel Abidin, Mübarek, Kaddafi gitti. Hadiseler Mart 2011’e doğru Suriye’ye sirayet etti. Dera’da birkaç gencin başlattığı rejim karşıtı gösteri ve duvar yazılarına Esed rejimi çok sert tepki verdi. Sonrasında belki de tarihte eşi görülmedik bir saldırı, yıkım, katliam Esed rejimi ve bileşenleri (Rusya, İran, Hizbullah) tarafından Suriye halkına reva görüldü. Bu durum yaklaşık 14 yıla yakın bir süre devam etti. Ve bu yıldırma harekâtı, bu zulüm 8 Aralık 2024’te Beşşar Esed’in ülkeyi terk etmesiyle son buldu.
Devrimin Arka Planı
Önce Ukrayna-Rusya Savaşı, ardından Gazze-İsrail Savaşı Yakındoğu’yu her zamankinden daha çok etkilemeye başladı. Her iki savaşın da tetikçisi başta ABD olmak üzere Hristiyan ve Yahudi Siyonistler ile onların dayandıkları küreselciler idi. Rusya yüz yıllarca yıl özlemini çektiği sıcak denize inme projesinin bir devamı olarak Suriye iç savaşını da bahane edip Suriye’ye girdi. Tartus ve Hmeymim’de üsler oluşturdu. Bu üsler ve sıcak deniz nedeniyle Esed yönetimine olağanüstü destek verdi. İdlib başta olmak üzere, rejim muhaliflerine ve Suriye halkına karşı neredeyse her türlü silahı kullandı. Ancak Ukrayna Savaşı Rusya’yı oldukça güç durumda bırakınca Rusya’nın Esed rejimine desteği azaldı.
Diğer yandan Esed rejiminin önemli bileşenlerinden olan İran, Gazze–İsrail Savaşı nedeniyle istemese de İsrail ile karşı karşıya geldi. Birçok askerini kaybetti. Aralarında İranlı generallerin de olduğu altı bin militanı Suriye’de, Suriye halkına karşı çarpışırken öldü. Hizbullah, İran adına vekâlet savaşı sürdüren bir yapı. Bu yapı Gazze-İsrail Savaşı başladığında her ne kadar kendisini bu savaşın dışında tutmaya çalışsa da olmadı, savaşa fiilen dâhil oldu. Onlar da başta Nasrallah olmak üzere bir çok önemli şahsiyetlerini kaybettiler. Keza İran, Suriye’deki varlığını devam ettirmek için ne kadar savaşın uzağında durmak istese de İsrail’in gerek Lübnan’da gerekse Suriye ve İran’da ortaya koyduğu suikast ve saldırılar karşısında etkisiz kaldı ve güç kaybetti. Esed rejiminin bu iki ve hatta üç bileşeninin güç kaybetmesi Esed karşıtı oluşumların harekete geçme stratejisini güçlendirdi.
61 yıllık Baas ideolojisi ve onun 54 yıllık yönetiminde olan Esed rejimi, hiçbir şekilde halkın desteğini alamadığı gibi bir de halkın muhalifler cenahında yer alması ile muhalif kanadın eli güçlendi. İran dinî lideri Hamaney’in devrimin hemen ardından: “Suriye’deki gençler Suriye’yi işgal eden Amerika ve İsrail’i çekilmek zorunda bırakacaklar.” diyor ve ‘komşu bir ülke’ ifadesiyle Türkiye’yi hedef aldı. Hamaney’in Türkiye’yi hedef alması kendileri açısından doğru. Zira İranlı milletvekili Mennan Reisi’nin İran meclisinde yaptığı konuşmada 13 yıldan bu yana İran’ın Suriye’de 6 bin “şehit” verdiğini ve milyarlarca dolar harcadığını ve buna rağmen birilerinin bir hafta içerisinde Suriye’deki rejimi yıktığını ifade ediyordu. Oysa o birileri, Suriye’ye ve Suriye halkına istilacı, ideolojik ve yeniden imparatorluk arzusu ile girmiyordu. Hedefin uzun zamandan beri tam olarak Suriye’nin toprak bütünlüğü, sınır güvenliği ve terörün bitirilmesi olduğunu ifade ediyordu.
İran rehberiyet makamını ihraz eden Hamaney yer yer Suriye’deki Esed yanlısı Nusayri gençlere ve kamu görevlilerine çağrıda bulunarak direnmelerini istiyor ve direnmeleri halinde de devrimci kadroların devrileceğini ima ediyor; İran’ın yeni Dışişleri Bakanı Erakci ise “Göreceksiniz, Suriye’de çok büyük hadiseler olacak.” diyordu. Ey Hamaney! Suriye’de bugüne kadar olan hadiselere hangi insanlık, hangi İslam anlayışınızla sessiz kaldınız? 6 bin şehidi (!), milyarlarca doları zalim Esed yönetiminin devamı için mi verdiniz? Yoksa siz Nusayrileri Şiiliğin bir devamı olarak mı görüyorsunuz? Hayır, ben de siz de biliyorsunuz ki Suriye’deki Nusayriler ile Şiiliğin hiçbir benzer yanı yok. Keza Anadolu Aleviliği diye bilinen Türkiye’deki Alevi inanç ve ibadet şekliyle de bir benzerlik yok. Ama sizler sanıyorum eski hükümdarınız Büyük Darius’dan (M.Ö. 549) bu yana Pers imparatorluğu hayalinden vazgeçmediniz. Sakın bu Şiilik anlayışınız da hayalini kurduğunuz Pers imparatorluğunun bir aparatı olmasın.
Merhum Humeyni İran İslam Devrimi’ni gerçekleştirirken mezhepler üstü bir anlayış ortaya koymuştu. Sekiz yıl süren İran-Irak Savaşında şayet Irak’ı bombalayacaklarsa sivil halka duyuruda bulunuyorlardı. Humeyni o savaşta düşmanı olan Saddam’a benzemedi. Savaşın ahlaki ve İslami kurallarına riayet etti. Oysa Ali Hamaney’in destek verdiği, yıkılmasından büyük üzüntü duyduğu ve dahası halkının katili Beşşar Esed ile devrimden çok kısa bir süre öncesine kadar adeta bir baba-oğul gibi sarmaş dolaş olduklarını gördük. Bu zalim yönetime verdiğiniz destek yetmedi, şimdi de Nusayri gençleri direnişe çağırırken hiç mi vicdanınız sızlamıyor? Ve şimdi Baas ya da Esed rejiminin yaptıklarından bazı hatırlatmalar yapalım; belki bir faydası olur.
Çoğunluğu Filistinli olan bir kısmı da Hamas mensubu olan Yermuk Kampı’nı gezdim. Şam’ın varoşlarındaki bu kampta çoğu Filistinli 500 bine yakın insan yaşıyordu. İçlerinde Hamas üyelerinin de olduğu kamp sakinleri Esed rejimine destek vermedikleri için kamp yerle bir edildi. Aralarında 100 kadar Hamas üyesinin de bulunduğu binlerce Filistinli enkaz altında can verdi. Geri kalanları da Suriye’nin kuzeyine çadırlara, barakalara, briket evlere sığınmak mecburiyetinde kaldılar. Dahası mezarları bile paramparça edildi, mezarlığın içerisi kafatası ve insan kemikleri ile dolu. Ne var ki İslam tarihinde ‘5. Halife’ olarak adlandırılan adil halife Ömer b. Abdulaziz’in İdlib Maaretu’n-Numan kasabasında bulunan mezarını yakanlardan ne beklenirdi ki? Ömer b. Abdulaziz, Hz. Ömer’in kız torunu Ümmü Asım’ın oğlu ya, bu “suç” yetmez mi?
Suriye Devrimi sonrası İran’ın kışkırtmalarıyla Lazkiye’de, Tartus’ta, Humus’ta bazı hareketlenmeler oldu. Nitekim Hamaney eski rejim yanlısı gençlere seslenerek: “Artık kaybedecek bir şeyiniz yok; direnin, başkaldırın, başınıza geçmeye çalışan yeni yöneticileri devirin!” demişti.
Ve bir hatırlatma:
Suriye’deki iç savaş boyunca arkasında durduğunuz, yıkılmasından karalar bağladığınız Esed rejimi kendi halkına 262 kez kimyasal silah kullandı. Bu saldırılarda toplam 3425 insan hayatını kaybetti. Yine kendi halkının üzerine 82 bin ton varil bombası attı. Hama, Halep, Humus, Şam, İdlib kırsalları ve yer yer de şehir merkezleri bu bombalarla harap edildi. Bu bombalamalar sonrası 1821’i çocuk olmak üzere 11 binden fazla insan hayatını kaybetti. Şam’ın meşhur Saydnaya hapishanesi son on yılda 1,5 milyon Suriyeliyi “ağırladı”. Bunlardan 300 bini sistematik bir biçimde katledildi. 200 bin kişinin akıbeti bilinmiyor. Gezdiğim, gördüğüm bu cezaevindeki hücreler, işkence aletleri ve özellikle insanların ezildiği pres aleti, preslenen insanların yakıldığı krematoryum, asit kuyuları ve daha neler neler anlatmakla bitmez. Bu rejime destek verirken hiç mi vicdanınız sızlamadı?
Devrimde Türkiye Faktörü
Hamaney bir yerde doğru söylüyor; ‘rejimin devrilmesine katkıda bulunan komşu bir ülke’ derken. Evet, rejimin devrilmesinde Türkiye’nin rolü büyük. Bunu gerek HTŞ’nin önde gelenleri ile gerekse ÖSO ya da SMO’nun önde gelenleri ile yaptığımız konuşmalarda net bir şekilde gördük. Hatta devrimin oluşum öznesi Türkiye desek abartılı olmaz. Açalım biraz. Muhaliflerin lideri konumunda olan Ahmed eş-Şara 2003 Irak işgali sonrası Suriye’den Irak’a geçmiştir. Eymen ez-Zevahiri’nin öncülüğündeki el-Kaide saflarında işgalcilere karşı savaşmış ve bunun sonucu olarak da Amerika’nın kontrolünde olan Irak hapishanesinde 5 yıl hapis yatmıştır. 2013’te yeniden Suriye’ye dönen eş-Şara önce Nusra Cephesi’ni kurdu. 2016’da da Nusra’yı lağvederek HTŞ’yi kurdu. 2021 yılından itibaren de Esed yönetimine yönelik olarak başlatacağı harekâtın planlarını yapmaya başladı. Bu arada içerisinde bulunduğu İdlib şehri ve civarı Türkiye’nin önemli katkıları ile adeta model bir şehir oldu. Türkiye’nin telkinleri ile de gerek öncesinde gerek sonrasında ‘Arap Baharı’ sürecinde hiçbir fevri harekete izin verilmedi. Türkiye, devrim sürecinde asırların getirdiği devlet tecrübesi ile stratejik bir akıl ve diplomatik bir zekâ ortaya koyarak ‘sıfır anı’ bekledi. Çeşitli diplomatik girişimlerde bulundu ki Astana süreci bunun başında gelmekte. Son noktada Beşşar Esed’e elini uzattı. Tüm bunlar gelmekte olan harekâtın meşruiyet zeminini oluşturdu. Esed rejiminin bileşenlerinin zayıflaması ve halkın muhaliflere destek vermesi şartları olgunlaştırdı Ortak payda ‘Esed rejimi sonrası neyin geleceği değil, Esed rejiminin gitmesi’ idi. Sonuçta tüm bunlar Esed rejiminin yıkılmasını temin etti. Bu arada Ahmed eş-Şara ve kurmayları da tam bir gizlilik, disiplin ve stratejik kararlar doğrultusunda sabırla, metanetle süreci yönettiler. Bilmiyorum Suriye’deki rejim karşıtı gruplar eğer kendi başlarına kalsa idiler bu sonuca ulaşabilirler miydi? Ankara’nın; diplomatik, stratejik ve lojistik tüm tedbirleri dikkatle takip ederek ve desteklediği muhalif grupların en az zayiatla en önemli başarıyı elde etmeleri için titiz bir çaba ortaya koyduğu muhakkak gözüküyor.
Suriye Gezisinden Notlar
24-28 Aralık tarihleri arasında Fetih Vakfı ve Özgür-Der koordinesinde saygın bir grupla Suriye gezisi gerçekleştirdik. Bu iki sivil toplum örgütü ve İHH’nın da katkıları ile sorunsuz bir gezi oldu. Emeği geçenlerden Allah razı olsun. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Reyhanlı’da İHH misafirhanesinde başlayan gezi programımız Suriye’de Babu’l-Hava’dan İdlib’e, oradan Halep, Hama, Humus, Şam ve Afrin bölgesine kadar devam etti. Özellikle Şam temasları, devrim sonrası tuğgeneral olan HTŞ’nin önde gelen komutanlarından Muhtar et-Türki, şer’i işlerden sorumlu tıp doktoru, aynı zamanda İmam Gazzali üzerine doktora yapmış olan Dr. Mazhar vd. ile yaptığımız konuşmalarda adeta devrimin röntgenini gördük. Muhtar’ın; askerî yön ve eğitim yönünün birlikte ele alınması, topluma yeniden hayatını düzenleyecek kavram birlikteliğinin telkini gibi açıklamaları hayati idi. Ayrıca Muhtar’ın “Kudüs’ün yolu Şam’dan geçer. Fetihten sonra en zor olanı fetih sonrasıdır. Fetihle kırk yıllık Şii yayılmacılığını yıktık.” ifadeleri ve vakıada erime, vakıayı içselleştirme vurgusu kayda değerdi. Bu arada Afrin’de bulunan SMO karargâhına yaptığımız ziyaret ve SMO’yu teşkil eden birliklerin komutanı ile yaptığımız konuşmalar da kayda değerdi. Özellikle Fırat’ın doğusundaki YPG-PKK konusunda çarpıcı açıklamalarda bulundu. Tel-Rıfat, Münbiç operasyonlarının içeriğini paylaştı. Zorluklardan bahsetti ama kesinlikle YPG-PKK’nın bitirileceğini ve bu konuda Türkiye’nin emrini beklediklerinin altını çizdi. HTŞ ve yeni Şam yönetimine ilişkin olarak da merkezî otoriteye bağlı kalacaklarını belirtti.
Emevi Camii’nde Cuma Namazı
Şam’a perşembe günü girdik. Perşembeyi Şam’da çeşitli ziyaretlerle geçirdik. Cuma sabahı Kasiyun Dağı’na çıkıp Şam’ı temaşa ettik. Sonrasında Saydnaya hapishanesine geçtik. Hapishane gezisi psikolojimizi, kimyamızı alt-üst etti. Almanya’dan gelen bir sivil toplum örgütü temsilcisi Murat Bey’in riyasetinde Fetih Vakfı ve Özgür-Der gözetiminde Yermuk Kampı’nda çeşitli gıda ve ihtiyaç malzemeleri dağıtıldı. Keza bu ve benzeri hizmetler hemen her gittiğimiz yerlerde ve kamplarda icra edildi. Allah emeği ve katkısı olanlardan razı olsun.
Cuma günü, namazdan bir saat önce Emevi Camii’ne vardık. Cami ve meydan adeta bir bayram yeri gibi idi. Neredeyse dünyanın her tarafından Müslümanlar oradaydı. Ellerinde keleş olan iki delikanlı dikkatimi çekti. Nereden geldiklerini sorduğumda ‘Tacikistan’ dediler. Ve tabiî Özbekler de çoğunluktaydı.
Cuma Hutbesi
Yeni yönetim kısa bir süre önce Esed dönemi cami imamlarından 20 binini görevden almış, yerlerine yeni imamlar atamış. Emevi Camii imamı da bu yeni atananlardandı. İmam hutbeye Resulullah’ın (as) “Selam’ı yayınız.” hadisi ile başladı. Selamın önemini, toplumsal katkısını, toplum katmanları arasındaki sevgi ve muhabbetin artmasına neden olacağını vurguladı. Suriye Devrimi’nin asıl amacının ‘ilay-ı kelimetullah’ olduğunun altını çizdi. Aceleci olunmamasını, tedricî bir sürecin öncelenmesi gerektiğini söyledi.
Yeni yönetim ve komitelere yardımcı olunması gerektiğini ifade etti. İhtiyaç sahipleri için herkesin elinden geleni yapmasını istedi. Toplumları ayakta tutan en önemli hususlardan birinin kavram birlikteliğini sağlamak olduğunu belirtti. İntikam ve ceza vermede aceleci davranılmaması gerekliliğini hatırlattı. Ve Şam’ın fethedilmesindeki stratejinin Hz. Resul’ün (as) Mekke’ye girişinin bir devamı gibi olduğunu söyledi. Nitekim Hz. Resul (as) suları dağıtım görevini, Kâbe’nin anahtarlarını etnik ve inanç ayırımı yapmaksızın ehline verdi ve Mekke’de bulunanları taltif edilerek kazasız bir şekilde Mekke’nin fethini gerçekleştirdi.
Namaz sonrasında Emevi Camii avlusu yine bir bayram havasına büründü. Bizler namaz sonrası Selahaddin Eyyubi türbesi, ilk Türk hava şehitleri müzesi ve Hz. Hüseyin’in kızı Zeynep validemizin evini ziyaret ettik. Ardından yine Şam’ın muhtelif yerlerini ziyaret ettik, akşama da İdlib’e geçtik. Hâsılı dört günümüzü dolu dolu Suriye’de geçirdik. Tekraren tertip heyetine, katkıda bulunanlara, yol arkadaşlarıma, Fetih Vakfı, Özgür-Der çalışanları ve İHH emektarlarına gönül dolusu selamlar.
Ve iki not:
“Suriyeliler Türkiye’den gitsin!” diyenlere sakın kulak asmayınız. Zira Suriyeliler gitseler bile inanın oturacakları, yatacakları, barınacakları hiçbir yer yok. Oturulacak durumda olan konut ve yerler neredeyse tamamen Nusayri ve Hristiyanlara ait. İkincisi; Suriye’ye gitmek isteyen beyler, hanımlarını da götürsünler. Ki onlar, Suriye’de kadın olmak, anne olmak nasılmış bir görsünler.


