Bilad-ı Şam’ın Özgürlüğü Ümmetin Özgürlüğüne Giden Yolu Açabilir
Haksöz Dergisi Sayı: 406/407

Tarihî kaynaklarda Bilad-ı Şam denilirken, bugünkü Suriye, Ürdün, Filistin ve Lübnan’ı içine alan bölge kastedilir. Bu bölge tarihte hem muhtelif medeniyetlerin bir buluşma noktası hem de siyasi egemenliklerin kesişme, dolayısıyla karşı karşıya gelme alanı olmuştur. O yüzden tarihte siyasi otoritelerin ve özellikle yayılmacı güçlerin hâkimiyet savaşlarının birçoğunun bu coğrafyada yaşandığını söylemek mümkündür. Batı’nın İslam dünyasının siyasi çizgisini belirleyen politikalarının etkili olmasıyla birlikte Ortadoğu olarak tanımlanan bölgenin merkezî kısmını da bu coğrafya oluşturur.

Ümmetin birlik ve bütünlüğünü derinden yaralayan “ulusçu” yaklaşımlara dayalı bölünmelerin etkili olduğu dönemde bu coğrafyada dört ayrı devlet kuruldu. Bunlardan biri de kendisine Batı emperyalizminin İslam coğrafyasıyla ilgili politikalarının takibini yapmak, küresel emperyalizmin İslam dünyasıyla ilgili planlarını ve fitne politikalarını yürütmek için bir karakol görevi verilen Siyonist işgal devletiydi.

Siyonist işgal devleti, bir halkın önemli bir kısmının tehciri yani göçe zorlanması ve onların haklarının gayri meşru bir şekilde gasp edilmesi suretiyle oluşturulduğundan ve bölgenin de tamamen yabancısı olduğundan onun varlığını sürdürmesinin zor olacağı ve hakları gasp edilenlerin bu haklarını geri alma mücadelesini sürdürebilecekleri düşünüldüğünden çevresinde oluşturulan küçük devletlere de işgal devletine yönelebilecek tehlikeleri asgariye indirme sorumluluğu yüklenmişti.

Bu konuda Bilad-ı Şam’ın üst tarafında kurulan ve tarih boyunca bu bölgede yaşanan olayların da bir kontrol merkezi rolü oynayan Dımeşk (Damascus, Şam) şehrini başkent ittihaz eden Suriye yönetiminin de bir fonksiyon icra ettiği gerçeğini, Siyonist işgal rejiminin kuruluşundan itibaren işgal rejimiyle ilgili politikalarından okumamız mümkündür. Ancak Suriye’deki yönetim bu politikayı, Siyonist işgal rejimini resmiyette reddederek, onunla resmî ilişki içine girmeden ve Filistin halkının mücadelesine destek veriyormuş pozisyonunda görünerek yürütüyordu.

Suriye’de bağımsız bir devlet, işgalci Fransızların çekilmesinden sonra 1 Ocak 1944'te kuruldu. Ancak ne yazık ki ülke halkının özgür iradesiyle yöneticileri ve yönetim biçimini seçmesine hiç fırsat verilmedi. 1963’te General Hafız el-Emin’in gerçekleştirdiği darbeyle de sosyalist ve Arap kavmiyetçisi görüşlere sahip olan Baas Partisi iktidarı ele geçirdi. 1966’da Baas’ın bağımsız askerî kanadı yeni bir darbe gerçekleştirerek yönetime el koydu. Bu darbeden sonra da yönetimin başına Nuruddin el-Attasi geçti.

Nusayri asıllı ve Baas Partisi ileri gelenlerinden Hafız el-Esed, 1967 Haziran’ında Siyonist işgal rejimiyle savaş yaşandığında Suriye’nin Hava Kuvvetleri Komutanı ve Savunma Bakanı idi. Bu savaşta işgalci Siyonistler Suriye’nin askerî ve stratejik açıdan son derece önemli bir konumda olan Golan Tepeleri’ni işgal etti. Ancak birçok yorumda ve çatışmalara bizzat şahit olanların anılarında Esed’in Suriye askerlerine Golan Tepeleri’nde herhangi bir direniş göstermeden çekilmeleri için talimat gönderdiği, Siyonistlerin bunun neticesinde buraları işgal ettiği dile getirilmiştir. Esed’in ülke yönetimini ele geçirme planı olduğundan, bu konuda Batı’nın desteğini almak amacıyla böyle yaptığına dikkat çekilmiştir. Nitekim Esed’in bu işgalden kısa bir süre sonra 1968’de darbe teşebbüsünde bulunması söz konusu iddiaları teyit eden bir gelişme olmuştur.

Esed, 1968’deki darbe teşebbüsünde başarılı olamadı, ancak 23 Kasım 1970’te gerçekleştirdiği darbeyle ülkenin yönetimine el koymayı başardı. Onun yönetimi ele geçirmesiyle birlikte ülkede Baas diktatörlüğüne ek olarak bir Esed diktatörlüğü dönemi başlamış oldu. Hafız el-Esed kendi aile efradını ve yakınlarını, kendisi dinî bir duyarlılığa sahip olmasa da mensubu olduğu Nusayri azınlığın ileri gelenlerini, yönetimde en kritik noktalara yerleştirdi. Kendisinden sonrası için de oğlu Basil el-Esed’i öne çıkardı, resmiyette olmasa bile arka planda onu bir bakıma veliaht tayin etti. Ancak oğlu Basil’in 21 Ocak 1994 tarihinde bir trafik kazasında hayatını kaybetmesi Hafız el-Esed’i feci bir şekilde sarstı. Onun ölümünden sonra da diğer oğlu Beşşar’ı başkanlığa geçirmek için öne çıkardı.

Hafız el-Esed 10 Haziran 2000 tarihinde ölünceye kadar başkanlık görevini sürdürdü. Onun ölmesinden sonra da oğlu Beşşar başa geçti.

Beşşar’ın, başlangıçta bazı reform sinyalleri vermesi halkı biraz ümitlendirmişti. Bu konuda oyalamanın ötesinde bir şey yapmadığı gibi babasının çıkardığı zulüm yasalarının değiştirilmesi, sürdürdüğü zulüm uygulamaların sonlandırılması için söze gelir hiçbir adım atmadı. Sadece ekonomik alanla ilgili ve üstelik, Esed ailesinin ülke ekonomisini sömürmesine fırsat veren yolsuzluk uygulamalarının önüne geçmeyen, göz boyama niteliğinde küçük çaplı değişiklikler yaptı.

2010 yılının sonuna doğru Arap dünyasında başlayan halk hareketleri, zaten yıllardan beri zulüm uygulamalarına maruz kalan Suriye halkını da zulme başkaldırma konusunda cesaretlendirdi. Bu olay birilerinin iddia ettiği gibi birtakım dış güçlerin komplosundan değil toplumsal sebeplerden kaynaklanıyordu.

Halk başlangıçta reform istiyordu. İstenen reform ise aslında Beşşar Esed’in babasının ölümünden sonra başkanlık koltuğuna oturmasının ardından vadettiği ama hiçbir zaman gerçekleştirmediği siyasi ıslahattı.

Gerek olayları takip edenlerin yorumlarından ve gerekse basına yansıyan bazı bilgilerden anlaşıldığına göre başlangıçta Esed nispeten reform sürecine meylettiyse de onun stratejik destekçisi olan İran bu fikre destek vermedi. Çünkü İran, Suriye’de halk iradesinin belirleyici olacağı bir seçim sisteminin getirilmesi durumunda Beşşar Esed’in kazanması ihtimalinin bulunmadığını ve iş başına gelecek yönetimin de kendisinin bölgeyle ilgili politikalarına destek vermeyeceğini biliyordu. O yüzden Beşşar yönetimini, reform planını kabul etmeyerek iktidarını korumak için silahın gücünü kullanmaya teşvik etti ve kendisinin de bu konuda tam destek vereceğini bildirdi. Aynı zamanda bu tür toplumsal kalkışmaların namlunun ucunun gösterilmesi durumunda bastırılmasının çok da zor olmayacağı yönünde kanaat bildirdi. Bir yandan da Suriye’deki direnişe İslam dünyasından destek verilmesinin önüne geçmek amacıyla, güdümündeki medya organları ve elemanları vasıtasıyla geniş çaplı bir karalama kampanyası başlattı. Olayların genişlemesi ve kontrol altına alınamaması üzerine İran, Rusya’nın da devreye girmesini ve olaylara askerî yönden müdahalede bulunmasını sağladı.

Sonuçta yüz binlerce insanın katledildiği, milyonlarca insanın evini yurdunu terk etmek zorunda kaldığı, binlerce evin yıkıldığı, bir bakıma ülkenin harabeye çevrilmesine sebep olan ve 13 yıl süren savaş yaşandı.

Ancak Rusya’nın Ukrayna’da ayrı bir cephe açması ve bu savaşta ABD ve Avrupa’nın Rusya’ya karşı Ukrayna yönetimine destek vermesi sebebiyle Moskova’nın askerî gücünü büyük ölçüde Ukrayna cephesine kaydırmak zorunda kalması, İsrail saldırısı yüzünden Baas’ın militan desteğinin önemli bir kısmını tedarik eden Hizbullah’ın militanlarını Lübnan’a kaydırmak zorunda kalması, Irak hükümetinin Haşdi Şa’bi’nin militanlarının önemli bir kısmını iç güvenlik organlarına ilhak etmesi sebebiyle Baas rejimine militan temin etmeyi ikinci plana itmesi, İran’a uygulanan ambargo yüzünden Afganistan’daki, Pakistan’daki ve diğer ülkelerdeki Şii toplumlardan sağlanan militanlara maddi desteğin sürdürülmesinde sıkıntı çekilmesi gibi bölgesel etkenler Baas diktasının yalnızlaşmasına neden oldu. Zaten Baas diktasının İran ve Rusya desteği olmadan ayakta durma imkânı da yoktu.

Diğer taraftan direniş güçleri 13 yıllık tecrübeden istifade ederek ve işin uzmanı elemanlar vasıtasıyla özellikle elektronik araçların geliştirilmesi konusunda önemli çalışmalar yaparak büyük çapta hazırlıklar gerçekleştirdi. Mücahidler çok iyi bir eğitimden geçirildi. Aynı zamanda İdlib’de kurulan Kurtuluş Hükümeti (Hukumetu’l-İnkaz) sivil alanda da çok güzel hizmetleriyle toplum nezdinde iyi bir itibar kazandı.

Direniş güçleri, kendi taraflarında hazırlıklarını sürdürürken rejimin karşı karşıya geldiği sıkıntıları ve zorlukları da yakından takip ediyordu. Bu arada rejim güçlerinin ateşkese rağmen saldırılarının ve tehditlerinin devam etmesi de zaten direniş güçlerinin bir atağa geçmesi için gerekçe oluşturuyordu.

Bu durum karşısında direniş güçleri, kendi içlerinde bir ittifak ve koordinasyon oluşturarak 27 Kasım 2024 tarihinde Halep’e operasyon başlattı ve çok hızlı bir ilerleme kaydederek 8 Aralık sabahı başkent Şam’ı da Esed diktatörlüğünden kurtarmayı başardılar.

Biz de bu zaferden 17 gün sonra, 25 Aralık tarihinden itibaren, yazarlardan, fikir adamlarından ve sivil toplum kuruluşları yöneticilerinden oluşan değerli bir heyetle Suriye’ye oldukça faydalı bir ziyaret gerçekleştirdik. 4 gün süren seyahatimiz bizim açımızdan son derece verimli oldu.

Seyahatimiz esnasında bir yandan eski rejimin yıkımlarına, zulüm uygulamalarının artıklarına, bu uygulamalardan etkilenen insanların maruz kaldıkları şartlara bizzat şahit olduk ve zulümlerden etkilenenlerin maruz kaldıkları uygulamaları kendilerinden dinleme imkânı elde ettik. Bu arada Esed rejiminin zulüm uygulamalarından etkilenen insanlara yönelik insani yardım faaliyetlerine yerinde ve bizzat şahit olduk.

Bir yandan da yeni yönetimin ileri gelenlerinden bazı önemli şahsiyetlerle buluşarak, gerek Baas diktasını deviren operasyon için gerçekleştirilen hazırlıklar gerekse yeni dönemde izlenecek politikalar hakkında yetkili ağızlardan bilgi edinme imkânı elde ettik.

Seyahat süresince aynı zamanda, geziye katılan ekipte yer alan kıymetli dostlarımızla ve arkadaşlarımızla, Suriye’nin mevcut durumunu ve geleceğiyle ilgili düşünceleri değerlendirmek için oldukça verimli ve faydalı sohbetler gerçekleştirdik. Bu sohbetler aynı zamanda farklı düşüncelerin ve tecrübelerin gündeme getirilmesi açısından çok yararlı oldu. Sohbetlerimize Suriye içindeki insani yardım faaliyetlerini organize eden kurumların yöneticilerinin de katılmasının faydalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu arkadaşlarımızın Suriye’de yeni kurulan yapıda önemli yerlerde olan şahsiyetlerle daha sık ilişkileri olduğundan, konuşulanları ve önerilenleri onlara iletme imkanları vardı.

Seyahat günlerinin içinde cumanın da yer alması vesilesiyle cuma namazımızı Şam’ın tarihî Emevi Camii’nde kılmak suretiyle, burada bir cuma hutbesini dinleme imkânımız oldu. Okunan hutbe gerek ilmî ve ahlakî gerekse siyasi mesajlarıyla oldukça etkileyici bir içeriğe sahip olmasıyla müstesna bir nitelikteydi. Hutbe aynı zamanda yeni yönetimin halkla bütünleşmesi ve güven oluşturması açısından önemli mesajlar içeriyordu. Daha sonra gezi grubumuzda, bu hutbeyi değerlendirmek amacıyla düzenlediğimiz oturumda düşüncelerini dile getirenlerin tümünün de hutbenin etkileyici ve gayet iyi bir üslubu olduğu konusunda görüş birliğine sahip olmaları dikkat çekiciydi.

Seyahatimiz aynı zamanda Suriye’nin önemli tarihî ve kültürel mekânlarını ziyaret etme fırsatı vermesi sebebiyle turistik boyutu da ihmal edilmeyen bir gezi oldu.

Bu itibarla, dört günlük bir süreye bu kadar etkinliğin sığdırılması açısından azami verimlilik düzeyinde bir gezi olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır.

Seyahat programımıza daha önce de direniş güçlerinin kontrolünde olan ve Baas diktasının zulmünden kaçanlar açısından güvenli bölge niteliği taşıyan, dolayısıyla çok sayıda sığınmacıyı barındıran İdlib bölgesinden başladık. Bu bölgenin nüfusu zulüm rejiminden kaçan sığınmacılarla 4 milyonu aşmış. Onlar için bölgenin değişik semtlerinde ve kasabalarında mülteci kampları oluşturulmuş. Bu kampların kurulmasında ve içinde barındırılan sığınmacıların geçimlerinin sağlanmasında Türkiye’den yardım götüren yardım kuruluşlarının büyük katkıları olmuş. Mülteci kamplarının kurulmasında ve ihtiyaçlarının karşılanmasında AFAD ve Kızılay gibi resmî kurumların yanı sıra İHH, Fetih Vakfı ve Özgür-Der başta olmak üzere gönüllü kurumların da çok büyük katkıları olmuş. O insanların, terk etmek zorunda kaldıkları bölgeler rejim güçleri tarafından harabeye çevrildiğinden ve henüz ikamete uygun hale getirilemediğinden mülteci kamplarında hayat dolayısıyla buralara yönelik insani yardımlar da devam ediyor. Biz de bu kamplardan bazılarını, eğitim başta olmak üzere muhtelif hizmetler için kurulan kurumları ziyaret ederek sığınmacı ailelere yapılan yardım ve destek faaliyetlerine yerinde şahit olma imkânı bulduk.

Bu bölgede aynı zamanda direniş güçleri tarafından, Astana sürecinde “Kurtuluş Hükümeti” adı verilen bir prova hükümet kurulmuş. Bu hükümet benim gördüğüm kadarıyla üç yönden fayda sağlamış: Birinci olarak o bölgede yaşayan insanlara önemli hizmetler götürmek suretiyle onlara geleceğe dönük plan ve politikaları konusunda güven vermiş. İkinci olarak rejimin kontrolünde olan bölgelerde yaşayan insanların birçoğunun akrabalık ve arkadaşlık bağları sebebiyle buralardaki insanlarla ilişkileri olduğundan onların da buradaki hizmetlerden haberleri olmuş ve onlar için de güzel bir örnek oluşturmuş. Üçüncü olarak ülkenin tamamını yönetmeye talip hareketin iyi bir tecrübe kazanmasına ve kadrolarını oluşturmasına vesile olmuş. Eğitimden yargıya her alanda kurumlarını oluşturmak ve atamalar yapmak suretiyle geleceğe hazırlanmalarına fırsat vermiş.

Seyahatimizin ikinci durağı geçmişte çok şiddetli çatışmalara sahne olduğu gibi Baas diktasına son veren operasyonun da başlatıldığı alanı oluşturan Halep şehri ve civarıydı. Halep şehri aynı zamanda Suriye’nin ticari bir merkezi ve başkent Şam’dan sonra en önemli şehri niteliğindedir.

Halep’in rejim güçlerinin ve onlara destek veren dış güçlerin şiddetli saldırılarına ve yıkıma maruz kaldığını önceden de duymuştuk. Ziyaretimiz esnasında bu yıkımlara bizzat şahit olduk. Bazı mahallelerin tamamen harabeye çevrildiğini gördük. Binaların birçoğu yerle bir edilmiş haldeydi. Ayakta durabilenler de tamamen bir iskelete dönüştürülmüştü. Düzenlenen saldırılarda ara katların da hedef alındığını ve oturulamaz hale getirildiğini gördük. Buna rağmen bu mahallelerde çok zor şartlarda hayatlarını sürdürmeye çalışanlar var. Bunların bir kısmı Baas diktatörlüğünün çökmesinden sonra dönenlerden oluşuyor. Yapılan yardım dağıtımı çalışmalarına gösterilen ilgi ve toplanan kalabalıklar o insanların henüz bir gelir kaynağı oluşturamadıklarını, yardıma muhtaç olduklarını gösteriyordu. Beraberimizdeki yardım kuruluşları yetkililerinin ve yardımseverlerin, ihtiyaç sahiplerinin borçlarını silmek için bir bakkala uğradıkları sırada önlerine konan defter de enkaza çevrilmiş mahallede yaşayanların çoğunun ihtiyaçlı olduğunu ve bakkaldan ancak borçlanarak alışveriş yapabildiğini göstermesi açısından dikkat çekiciydi.

Halep’tekinden çok daha geniş çaplı yıkım Humus’ta karşımıza çıktı. Olaylara şahit olanların anlattıklarından anlaşıldığına göre Humus’taki saldırıların ve yıkımın amacı daha çok rejim güçlerine destek veren mahallelerden intikam almak imiş. İntikam amacı aslında rejime yönelik kitlesel tepkilerin vuku bulduğu tüm bölgelere yönelik saldırıların ve yıkımların en önemli sebepleri arasında yer almış. Sivil halkın yaşadığı bunca mahallenin ve semtin harabeye çevrilmesini zaten başka bir şekilde izah etme imkânı yok.

Baas rejiminin ve bileşenlerinin saldırılarından etkilenen birçok şehir ve semti ziyaret ettik. Ancak Filistinli mültecilerin yaşadığı Yermük mülteci kampında gördüğümüz manzara en çarpıcı nitelikte olanıydı diyebiliriz. Zulüm rejimi bu mülteci kampını Filistinli mültecilerin kendisine açıktan destek vermemesine kızdığından dolayı aylarca kuşatma altında tutmuş, binlerce insanı katletmiş, sonra da hepsini orayı terk etmeye zorlamıştı. Kuşatma esnasında içeriye insani yardım girmesine izin vermediğinden birçok kişinin açlıktan ölmesine neden olmuştu. Yermük mülteci kampında gördüğünüz manzara karşısında, “Beşşar Esed’in Netanyahu’dan bir farkı var mıydı ki birileri onun Suriye’de ayakta tutmaya çalıştığı zulüm rejimini direniş ekseni olarak tanımlıyordu?” sorusunu sormadan edemiyorsunuz. Esed’in zalimleri bu mülteci kampında mezarlıkları bile bombalamış ve çok sayıda mezarın yıkılmasına neden olmuşlar. Ama enkaza çevrilen bu mülteci kampında da bugün hâlâ hayatlarını idame ettirmeye çalışanlar var. Çünkü o yıkıntıların arasında bir yere girip yatmayı sokağın ortasında yatmaya tercih ediyorlar. Ne var ki onların da bir yerden gelirleri yok ve yardım kurumlarının ilgisine muhtaçlar. Bizim ziyaretimiz esnasında da Fetih Vakfı ve Özgür-Der orada yardım dağıtımı yaptı.

Seyahatimiz esnasında basın yayın organlarında sıkça gündeme getirilen Saydnaya cezaevini de yerinde görme imkânımız oldu. Vaktimiz tabiî ki cezaevinin her tarafını gezmeye ve zulmün bütün hücrelerini tek tek incelemeye yetecek kadar değildi. Ama gördüklerimiz göremediklerimiz hakkında yeterince fikir verdi. Medya organlarına yansıtılan gerçeklerin buradaki zulmün ve işkencenin az bir kısmını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ekrandan görmekle yerinde bizzat şahit olmak arasında ne kadar büyük bir fark olduğunu işkence merkezinin içine girdiğinizde anlıyorsunuz. Bu durum karşısında o zulmü bizzat yaşamanın nasıl bir şey olduğunu tahayyül etmeye bile tahammül edemezsiniz. Ama ne var ki çok sayıda insan bu zulmü yıllarca yaşadı ve birçoğu orada işkence altında hayatını kaybetti. Öldüklerinden cezaevi yetkilileri dışında kimsenin haberi bile olmadı. Bunu da cezaevi boşaltıldığı halde dirisine de ölüsüne rastlanmayan ama Esed’in adamları tarafından esir alındıkları ve buraya götürüldükleri kesin olan onlarca kişiyle ilgili olarak cezaevinin duvarlarına asılan ilanlardan anlıyorsunuz. Bunların birçoğunun cesedinin cezaevindeki pres makinesiyle imha edildiği düşünülüyor. Yakınlarını aramak için oraya gelenlerden kendileriyle görüştüğümüz bazı kişilerin söyledikleri bu yöndeydi.

Zulmün geriye kalan bütün bu manzaraları karşısında Suriye’de Esed diktatörlüğüne son verilmesinin önemli bir zafer olduğu konusundaki inancınız daha da güçleniyor.

Ancak bizim için asıl önemli olan Şam’daki bu zaferin tüm İslam âlemi için bur ümit ışığı oluşturması. Şam’da zulüm rejimine son verenler eğer başarılı bir örnek ortaya koyabilirlerse bu başarı tüm İslam ümmetinin özgürlüğüne giden yolun açılmasına vesile olabilir.

Kendilerini dinlediğimiz yetkililerin verdiği bilgilerin, halkın coşkusunun, cuma hutbesinde verilen mesajların bu konuda bizi ümitlendirdiğini söyleyebiliriz. Ancak bu başarının gerçekleştirilmesinin yükünün sadece Suriye’de 13 yıl kararlılıkla sürdürülen mücadele sonunda zafer elde eden kadronun omuzlarına yüklenmemesi, tüm İslam âleminden onlara omuz verilmesi gerekiyor. Bu insanlar yeri gelir yanlış da yapabilirler. Ama bize düşen yanlış yaptıklarında hemen kendilerini mahkûm etmek ve dışlamak değil hatalarını düzeltmeleri için de yardımcı olmaktır. Bunu yaparsak onların da yanlışlarını düzeltmeye istekli olacaklarını düşünüyorum.

Ahmet Varol Arşivi