I. Dünya Savaşı’ndan bu yana bütün ümmet coğrafyası siyasi, ekonomik, kültürel ve askerî kuşatma altındadır. Bu kuşatma, defetmemiz gereken dış vesayet gerçeğine ve onun yaşadığımız ülkelerdeki iç vesayet uzantısına işaret etmektedir.
Ancak 20. asrın ikinci yarısından itibaren okulundan askeriyesine kadar ulusal değerler eğitiminden geçen “halkı Müslüman” toplumlarda anti-emperyalist öfkeyi daha çok sağcı ve solcu milliyetçilik veya “milli dindar” duygular harekete geçirmişti. Bu kimlik ikilemi veya sınırlılığı ümmet coğrafyasının tümüne ulusal, bölgesel kültür veya mezhebî önceliklerle bakmanın ufuksuzluğunu getirmişti.
Ulusal sınırlara ve toplumlara bölünmüş olan coğrafyamızda ümmet bütünlüğü için yeniden “İslamlaşmak” ve İslam’ın evrensel ilkeleri doğrultusunda sosyal parçalarımızın birbirleriyle irtibatını oluşturmak gayretini, kardeşlik ve cihad ruhunu alevlendirme öncülüğünü genellikle ıslah, ihya ve inşa hareketleri oluşturdu. Islah ve ihya temelli İslami akım güçlendikçe İslami uyanış ve hareketler büyüdü. Bu bilinçlenme çizgisini engellemek, tahrif etmek veya görünmez kılabilmek için Batılı basın da Batılı akademya da ve münker istihbarat çalışmaları da ellerinden geleni yaptı ve yapmaktadır.
20. asrın başında Müslümanların “var kalma” mücadelesindeki 1911-12 Trablusgarb Savaşı’nda da 1914 Çanakkale Savaşı’nda da mücahidlerimizin memleket ve kavim farkı gözetmeden zaruret-i hamse doğrultusunda harim-i ismetimizi korumak için cephelere koştuklarını biliyoruz. Ancak I. Dünya Savaşı mağlubiyeti ile yaşadığımız kuşatılmışlık gerçeği tarihî süreç içinde zaafa düşen ümmeti yapay ulusal sınırlarla böldü ve birbirinden koparttı. İslami değerlerini ve şahsiyetini korumak isteyen her bir sosyal parçamız kendi memleketinin tarihî ve kültürel gerçeği içinde bölgesel mücadele çeşitlerine yöneldi. Dış ve iç vesayete karşı İslami hedefler doğrultusundaki bu yönelimler kendi bölge ve toplumları, kültürel ve ananevi şartları içinde davrandılar. Bölgesel fıkıhlar Müslümanlara alan açmaya çalışıyordu ama bölgesel yorum ve hedefleri ulusçuluk asabiyesi ile birleştirenler ümmet ruhundan uzaklaşırken komşularına da taşkınlık yapmaya başladılar.
İşgale ve işbirlikçi vesayete karşı 1757’den itibaren Hint Alt Kıtası’nda da çeşitlenen “var kalma” mücadelesi, yeni Türkiye’de Mehmet Âkif gibi Sebülürreşad ile 16 Mayıs 1923’ten itibaren İstanbul’dan Garplılaşma projesine karşı Müslümanları uyararak veya hicret etmek zorunda kalarak da Şeyh Said kıyamıyla da Ahmed Hamdi Akseki gibi sistem içinde alan açma denemeleriyle de Said Nursi ve Elmalılı Hamdi Yazır gibi geri çekilip kendini ve ilmî olanı korumak niyetiyle de sürdürülmeye çalışıldı.
Sistem içi mücadele formu güç nispetinde 1945’ten sonra İslami dergilerin neşriyle; üniversitelerde tutunmaya çalışarak; politik alanda 1945’te, önce Milli Kalkınma Partisi (MKP) sonra da 1970’te kurulan ve sürekliliği olan Milli Nizam Partisi (MNP) ile değerlendirilmeye çalışıldı. İslam’ın bahsettiğimiz araçlar dışında dernek, vakıf, işyeri araçlarıyla kitlelere ulaşıp dinin bütünsel yanını gösterme çabaları ulusal iktidarın bazı kez kapı aralaması, çoğu kez yasakları ve diğer cürümleri karşısında düşe kalka devam edip bugüne kadar geldi. Halkı Müslüman olan vesayet altındaki diğer krallık, şahlık, emirlik, cunta veya cumhuriyet rejimleriyle idare edilen ülkelerde de uygulamalar farklı değildi.
İtalyan işgaline karşı Ömer Muhtar liderliğinde yükselen Libya direnişi 1931 yılında kırıldı; Fransız işgaline ve Frenkleştirme dayatmasına karşı mücadele 1962’de kazanıldı ama inisiyatif uluslaşma konusunda karşıtlarına benzeyenlerin eline geçti. Filistin’de işgale ve sömürgeleştirmeye karşı fiilî direniş ise 1925’li yıllardan bu yana halen devam ediyor. Afganistan’da önce komünist Rusya ve sonra ABD işgaline karşı on yıllarca verilen mücadele ile mücahidler 2021 yılında fiilî işgali sona erdirdi. Şimdi en öncelikli uğraşları güvenlik, iskân ve geçim sorunlarını halletmek.
Dış vesayete karşı çıkıp, iktidarı ve ülke yönetimini uzun çatışmalar sonucu ele geçirip devleti ve kurumları İslamileştirmeye çalışan İran’daki ve Suriye’deki iki önemli devrim sürecinin örnekliği ve diğer Müslüman halklar için bu devrim süreçlerinin ne ifade ettiği konusu, bugünkü Körfez Savaşı bağlamında yapılan tartışmalarda da ciddiyetini koruyor.
1979 İran Devrimi, küresel bir gündem oluşturmuştu. 19. yüzyılın sonlarında İngiliz ve sonra da ABD vesayetinde bulunan İsrail işbirlikçisi İran şahlık rejiminin yıkılışı, vesayetten kurtulma örnekliği açısından ilk heyecanımız olmuştu. Şah’ın 1963’te geçekleştirdiği Batılılaşma amaçlı “Beyaz Devrim” reformuna karşı verilen mücadeleyle yükselen kitlesel nümayişler; İslamcı mollalar, milli solcular, komünist TUDEH Partisi gibi muhalif bileşenlerle 1978-79’da yeniden yükselen ve on binlerce insanın öldürüldüğü kitlesel protestolar sonunda şahlık rejimi yıkıldı ve akabinde de idarî inisiyatif medrese kökenli İslamcı mollaların/ahundların eline geçti.
2024 Suriye Devrimi de yüz binlerce şehidin ardından ikinci kitlesel başarılı devrimimizi oluşturdu.1918’de İtilaf Devletlerince işgal edilen Suriye’de Fransız güçlerine ve Batılılaşma akımına karşı ilk mücadeleyi M. Reşid Rıza, arkadaşı Lazkiye / Ceble doğumlu İzzeddin Kassam gibi Müslüman öncüler başlattı. Suriye’deki İhvan-ı Müslimin örgütlenmesinden sonra iç vesayet diktatörlüğüne karşı 1964, 1982 ve 1993 ayaklanmaları yaşandı ve bu kıyamlar çok kanlı bir şekilde bastırıldı.
‘Arap Baharı’ süreci içinde 2011 Mart’ında başlayan Esed diktatörlüğüne karşı barışçıl gösteriler, işkence ve katliamlarla bastırılmaya kalkışılınca altı aylık bir sabır / direniş sürecinden sonra Afganistan’da olduğu gibi mücahid öbekler silaha sarıldı ve 13 yıllık mücadele sonucunda “Heyetu Tahrîri’ş-Şam / Şam’ı Özgürleştirme Heyeti” (HTŞ) öncülüğünde ve diğer büyük direniş grubu “Ahraru’ş-Şam / Şam’ın Hürleri”nin desteği ile ülke merkezi 27 Kasım-8 Aralık 2024 tarihleri arasında 12 gün içinde ele geçirildi. ABD, İsrail, Rus ve bazı kere de İran destekli Kürt ulusalcısı ve ayrılıkçı SDG-PYD güçleri bir yıl içinde kitlesel bir çatışmaya girilmeden, görüşmeler yoluyla ikna edilerek ülke bütünlüğünde uyumlu hale getirilip Suriye’nin bütünlüğüne entegre edildi.
İran ve Suriye’de de dış vesayet kuşatması yeterince aşılamasa da iç vesayet diktatörlüğünü devirmek konusunda net sonuca gidilmişti. İki ülke de Müslüman tarih ve coğrafyanın bir parçasıydı ve vesayetin giderilmesi konusunda işin başında başarı süreci yaşayan uygulamalı bölgesel pratiklerimizdi. Bu uygulamalı pratikler hem karşılaştırmalı olarak okunmalı hem muhtemel mücadele süreçlerimiz açısından kendi şartları gözetilerek değerlendirilmeliydi. Onların zorlukları aşma deneyimleri; zaaf ve eksikleri; hareket ile kitlenin uyumu ve toplumsal dönüşüm gayretleri için kendi şartlarımızla mukayese edilip değerlendirilecek kitlesel, siyasî ve fıkhî tecrübelerdi. Bu nedenle de yakın tahkik ve dava arkadaşlarımızla ve Türkiye tevhidî uyanış sürecinden gelen mümtaz kişilerimizle küçük ve büyük öbekler halinde İran’da da Suriye’de de defaatle bulunduk.
47 yıl önce İran Devrimi’ne, 18 aydan beri de Suriye Devrimi’ne ve coğrafyaları ile kitlelerinin yaşantısına ilgimizin amacı gazeteci kronolojisi tutmak veya kültür turizmi gözlüğü ile bakmak değil; bu ülkelerde olup biteni ve yaşanan sorunları ve çözüm çabalarını gözlem ve diyaloglar yoluyla, okuyup öğrenme çabalarıyla yakinî olarak tahkik edebilmekti. Gördüklerimizi sosyal öbeklerimizde, konuyla ilgili muhataplarımızla müzakere edebilmek büyük ölçüde izlenim ve değerlendirmelerimizin istişari sağlamasını ve denetimini de getiriyordu. Devrim süreçleriyle ilgili gerçekliği çözümleme gayretlerimizde Batılı akademisyenlerin şematik matematiksel kalıplarından değil, sünnetullah çerçevesinde nass ve vakıa irtibatı içinde düşünen ulu’l-elbab’ın gözlemlerine dayanan ortak akıl ürünlerinden yararlanmaya çalıştık.
1) İki Devrimin İdeolojik Bakışı ve Kaynak Algısı
İran Devrimi sürecinde özellikle Hüseyin Ali Muntazari’nin “Şehid-i Cavidan” (Ölümsüz Şehid) kitabına yazdığı önsözle1 Murtaza Mutahhari’nin “Tarih ve Toplum”u ve “Materyalizme Eğilim Nedenleri”2 gibi çalışmalarıyla Kur’an nassları ve sahih hadis seçkileriyle öne çıkarttıkları sünnetullahın toplumsal değişim boyutu rehberliğinde; ayrıca Seyyid Kutub3 ve Ebu’l Âla Mevdudi’nin4 devrim öncesi Farsçaya çevrilen kitaplarındaki perspektifin ve işlenen Kur’ani kavramların öne çıkarılmasıyla İslam’ın evrensel ilkelerine yönelinmişti.
Şii medrese mollalarının büyük çoğunluğu “Mehdi’nin zuhuru” gerçekleşene kadar zulme karşı kıyamı erteleyen bir inancı benimsemişti. Ancak Ayetullah Humeyni ve arkadaşları gaybet halindeki İmam Mehdi’nin görevlerine vekâlet edip onun nüzulü için şartları hazırlayacak olan “velâyet-i fakih” doktrinini oluşturdular. “Velâyet-i fakih” doktrinini benimseyen ve inisiyatif almaya çalışan daha az sayıdaki inkılâbî molla öncülüğünde devrim süreci de Şii kültüründen tevil yoluyla bir referans bulmuş ve dindar kitleleri mobilize etmişti.
İran’da devrim sonrası ulus devlet yeniden inşa edilirken, On İkinci İmam Mehdi’nin “gaybet dönemi”nde ümmeti temsil iddiasında vekâlet makamı olarak velâyet-i fakih doktrini ile acilen bir anayasa oluşturuldu. Şia mistisizminin nass ve vakıa dışı ama “reyb”5 içindeki içsel veya keşfî (ezoterik) anlatı ve algısıyla bütünleştirilen ulus devlet formülü çifte meşruiyet fırsatı oluşturdu. Kurgulanan ulusal çıkar ile ezoterik misyon birbiriyle bütünleştirildi. Klasik Şii nazariyesindeki Mehdi’yi “pasif bekleyiş”, Humeyni’nin velâyet-i fakih doktrini ile toplumu hazırlamak, merkezî bir devlet kurmak ve hinterlandını oluşturmak üzere “aktif bekleyiş”e dönüştürüldü. “Pasif bekleyiş doktrini”nde siyasetsizliğin mazereti olan “gaybet”, Devrim Konseyi’nin hedefleri doğrultusunda kitleleri mobilize etmesi amacıyla “zuhur” ekseninde büyük ölçüde siyasetin ihtiyaç duyduğu kurgusal bir dizayna uğradı. Ezoterik kabullerle ulusal kurguları harmanlayan yeni İran, bu nedenle vakıa bilgisiyle yeteri kadar izah edilemez.
İran Devrimi’nin ilk aylarından itibaren İran Radyosu farklı dillerde devrimin teorik ve yapısal çerçevesini anlatırken sürekli olarak “İslami ve ulusal devrimimiz” terkibini kullanıyordu. Ama yerel ve küresel istikbara karşı duyulan bir devrim ve iktidar özleminin heyecanı içinde “ulusal” kavramına pek fazla dikkat edilmedi. Yeni İran ulus devletinin elinde jeopolitik bir strateji oluşturulmuştu ve o strateji arkasına aldığı bir “inzar” felsefesiyle yol almaya başlamıştı. İran için ilahiyat alanı kullanılarak yeni bir teopolitik form üretilmişti.
Suriye Devrimi sürecinin 14 yıllık fiilî taşıyıcılığını üstlenen kadroların anadilleri Arapça olduğu için doğrudan Kur’an’dan, hadis kaynaklarından, mukayeseli tefsir ve fıkıh mecmualarından yararlanabiliyor ve istişari ders halkalarında doğruları bulabilmek için müzakereler yapabiliyorlardı. İşgal altındaki Filistin ve Suriye’deki İslami bilinçlenme, ıslah ve direniş hareketlerinin ilk öncüleri ve teşvik edicileri M. Reşid Rıza da İzzeddin Kassam da Muhammed Abduh’un taşıdığı “ıslah projesi”nin öğrencileri idiler. Suriye’de İhvan’ın kurucusu Mustafa Sibai de M. Reşid Rıza’nın Kahire’deki “Islah ve İrşad Enstitüsü”nden mezundu. Ve Suriyeli mücahidler, çok sert önlemlerle yasaklanana kadar büyük ölçüde fıkhî ve stratejik perspektif olarak Suriye İhvan’ının kültür geleneğinden beslenmişlerdi.
Ayrıca daha kadrocu bir hareket ile İslami inkılâba ve devlet hedefine kitlenen Takiyyuddin Nebhani ve ekibinin en önemli örgütlenme ve eğitim alanları Filistin, Suriye ve Ürdün’de idi. Ayrıca 8 Aralık Devrimi öncülerinin bu çalışmamızın ilk bölümünde bahsettiğimiz Mısır Cemaat-i İslamiyye’si ve uzantıları ile temasları olduğunu biliyoruz; dolayısıyla devrim öncüleri Cemaat-i İslamiyye hareketinin özeleştiri mahiyetindeki metodik tartışmalarına da bigâne değildi.
Dolayısıyla 8 Aralık’ta Şam’ın fethini gerçekleştiren hareketin şura heyeti fertlerinin de karar mekanizması fertlerinin de bu İslami birikim zemininin çocukları olduklarını söyleyebiliriz. Bu çeşitliliği sağlayan tevhidî uyanışın kültürel zemininde asabiyeden arınmış bir tahkik ve doğruların telfikini sağlayacak tedebbür, hikmet, basiret, ortak akıl ve tevazu veya takva gücü sahil-i selamete ulaştıracak en önemli kazanımlardı.
2) İki Devrimin Rehberiyet Algısı
İran Devrimi sürecinin genç üniversite ayağının büyük kısmı Müslüman, milliyetçi, liberal, bilinemezci, teist, ateist gibi eğilimler içinde olsalar da ana söylem ve metotlarını sol ve sosyalist ideolojinin çerçevesini kullanarak belirliyorlardı. Ayetullah Mutahhari’nin kuruluşuna öncülük ettiği “Hüseyniye-i İrşad” kurumunda ise Ali Şeriati ve Mutahhari gibi isimler İslam’a ilgi duyan gençlere toplumsal değişimde sünnetullahın çağdaş açılımlarının ne olacağını işlemeye çalışıyorlardı. Örneğin hayır amaçlı “hasenat” yerine sürekliliği ve planlı gelişimi ifade eden “sâlihat” kavramını öne çıkartmaya çabalıyorlardı.
Kur’an’da ganimetlerin Resulullah mevkiinin hakkı olan beşte birlik kısmına “hums” deniliyordu.6 Şii halk kesiminin, temel ihtiyaçları dışındaki gelirlerinin her yıl beşte birini Şii taklit mercilerine vermelerine de temsili olarak “hums” denilmişti. “Hums” adı altında toplanan ananevi büyük gelirlerle yönetilen medreselerde üst icazet almış ayetullah mollalar arasında fıkhi konularda son sözü söyleme hakkını “Merci-i Taklid” elinde bulunduruyordu. Mollalar şurasından ziyade üst ve bağlayıcı mevkide olan taklit mercileri yeni içtihatlarıyla fıkhi sorunlara çözüm getiriyor ve itibar edilen din adamlığı müessesesini yaşatıyorlardı.
Müslüman gençlik ve halk nezdinde öncelik itibariyle “İslamcı aydınlar” ile “ulema”nın öncelikli mevkii üzerine yapılan tartışmalar daha sonraları İran dışına da taştı. 1978-79 devrim sürecinde öne çıkan inkılâbî mollalar ya da ayetullahlar geleneksel mevkilerinden ve itibarlarından yararlanarak ayetullahlık ünvanına ulaşan din adamlarından (ahundlardan) yönetimle ilgili atanacak adayları belirleme ve üst düzey problemleri çözmek üzere bir Uzmanlar Meclisi (Meclis-i Hubregan) oluşturdular. Her ne kadar masum imam ve imtiyazlı din adamlığı telakkisine yönelik Ayetullah Ebu el-Fadl Burkai ve takipçilerinin ıslah teşebbüsleri olsa da genelde yürürlükteki din adamlığı ananesinin insiyatifine teslim olundu.
İnkılâbî olmayan ezoterik anlatı inançlarına sahip mollalar da mekanizmanın demokratik katılımcıları oldu. Çoğunluğu oluşturan ezoterik veya gulat anlayışa sahip mollalar ise ilerleyen yıllarda ulusalcı İran yönetimi bürokrasisinde ve Devrim Muhafızları içinde ideolojiyi ve rehberiyeti yönlendiren unsurlar haline geldiler. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad dönemiyle birlikte artık Devrim Muhafızları da Kudüs Gücü ordusu da Mehdi’nin zuhurunu bölgesel ve uluslararası alanda zemin hazırlayan bir araç olarak kullanmaya başladı. Zuhur zeminini sağlamak için Irak ve Suriye’de kutsal türbeleri savunma iddiası ile ABD ve İsrail yayılmacılığı önemli bir mesele olarak gündemde tutuldu. Rehberlik, ezoterik Şia inanç ve ananeleri ile İran ulusçuluğu asabiyesi sentezine teslim oldu. Yani Şia dünyasının “milli dindarlık” formu güç kazandı.
Suriye Devrimi temelinde ise Sünniliğin hem “münzel ayetleri”ni7 hem “afaktaki ve enfüsteki ayetleri”ni8 birbiriyle irtibatlı olarak okuma ve tahkik mükellefiyetini yitirmiş medrese müfredatını aşma gayretleri vardı. Devrim sürecinin öncüleri söz konusu müfredatı ıslah etmeye çalışan gayretlerden etkilenmişti. Coğrafyamızın çeşitli bölgelerinde de benzer baskı ve yasaklar altında yaşayan İslami bir potansiyel vardı. Suriye’de tasavvufî eğilimlere, kelami ve fıkhi mezheplere veya hadis ekolüne ya da Selefiliğe yakın olmakla beraber hem dayatılan zulme ve ifsada karşı çıkıp hem Reşid Rıza’dan Mevdudi’ye, Takiyyuddin Nebhani’den Seyyid Kutub’a kadar ıslah, ihya, direniş ve inşa çizgisinin eser ve yaşanmış tebrübelerinden yararlanan bir mücadele geleneği vardı. Özellikle Suriyeli gençler Arap devrimleri ile Suriye tağuti düzenine karşı kıyam içindeydiler. Onların cihad ve devrim süreçlerine omuz vermeye çalışan on binlerce mücahid de farklı ülkelerden gelerek direniş hatlarına katıldılar.
Bu direnişçi genç potansiyel kendi aralarındaki yorum farklılığını gidermek için mukayeseli fıkıh okumaları yaptılar. Mesela muhacir ilim adamı Abdullah el-Muhaysini, son Suriye gezimizde bize anlattığına göre Suudi’de 200’e yakın medrese yetkilisinden icazet almış; ama çetrefil konuları çözmek için Cezayir ve Kahire’de mukayeseli fıkıh ihtisası yapmıştı. Ahraru’ş-Şam’ın son lideri ve şimdi Şam Kırsal Valisi olan Amir eş-Şeyh Ebu Ubeyde, makamına yaptığımız ziyarette bizlere karşılaştıkları sorunları çözmek ve dindar kitleleri ezoterik anlatılarla idare etmek eğilimi içinde olmadıklarıyla ilgili şöyle bir bir cümle kurmuştu: “Devlet kurma sürecindeyiz. Vakıa bize Kur’an’ı öğretiyor.”
Bu yaklaşım Resulullah’ın sünnetini yeniden hayatlaştırma cehdinin evrensel bir yaklaşımıydı.
Farklı mücadele merhaleleri ve bazen sonucu can sıkıcı fikrî tartışmalardan sonra Rusya ve İran’ın vekil güçleriyle beraber Esed rejimi askerlerinin ağır bombardımanları akabinde Halep’in düşmesini takiben İdlib’e çekilen mücahid gruplar daha çok Heyetu Tahrîri'ş-Şâm (HTŞ) inisiyatifinde İdlib’de Kurtuluş Hükümeti’ni kurup bir şehir sözleşmesi oluşturmuşlardı. Saydnaya hapishanesinde işkenceler altında şu anki Adalet Bakanı Dr. Mazhar el-Veys, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Abdurrahim Attun gibi direnişci ulu’l-elbab ile harekette öfke kontrolünü sağlayabilmek için “itidal” ve “stratejik bakış” dersleri hazırladıklarını belirten “Manevi Rehberlik Komitesi” koordinatörü Şeyh Baha Cığıl (Ebu Hamza) İdlib’de on binlerce mücahidi ve halkı hem şer’i muamele ve harp fıkhı hem askerî eğitim olarak periyodik bir takiple eğittiklerini ve onlarla istişare halkaları oluşturduklarını anlattı. Şimdi ise İdlib’de deneyimledikleri eğitim süreçlerini, sevk ve idare tecrübesini Şam’dan bütün ülkeye yaygınlaştırmaya çalıştıklarını belirtti. Devrim sonrası için Baha Cığıl şunları söylüyordu:
“Devleti inşa edecek olan emniyet, askeriye ve medeni kurumların üst kadrolarından alt kadrolarına kadar herkes için akademik çalışmalar ve yedi gün yedi gece süren dersler yaptık. Şimdi ise bu dersleri İç İşleri, Adalet Bakanlığı, İstihbarat, Savunma Bakanlığı, Emniyet Teşkilatından seçilen yöneticilerle bir aylık sürelerle yoğun olarak işliyoruz.
Rehberlik dersleri şunlardan oluşuyor:
1. İmani dersler.
2. Şer’i siyaset
3. Siret ve İslami Hareketler Tarihi
4. Vasatiye -Orta Yol-
5. Siyasi Dersler -Batı, işgal, yakın tarih, vesayet, sünnetullah vs.-”
Başından itibaren muhatap olunan Suriye Devrimi sürecinin öncülerinin belirttiği gibi dünkü lider Ebu Muhammed el-Colani, bugünkü Cumhurbaşkanı Ahmed Hüseyin Şara sürekli şer’i nassları bilen ve istinbat becerisine sahip istişare halkaları ile hareket etti. 27 Kasım 2024’te de Halep’in ve peşinden Şam’ın fethi kararı, içinde Tümgeneral Ömer Çiftçi ve Dr. Mazhar el-Veysi’nin de bulunduğu 6 kişilik bir şura heyeti ile alınmıştı.
“Yüksek Fetva Kurulu” koordinatörü ve Şara’nın Başdanışmanı Şeyh Abdurrahim Attun da ülkedeki İslami ekollerin Fetva Kurulu’na katılmasıyla ilgili şöyle diyordu:
“Ülkede yaygın olarak Sufiler, Eşariler ve Maturidiler, Selefiler var. Selefiler içinde mutedilleri de var aşırılar da. Bu hal Sufiler için de geçerli. Bu ekoller içerisinde dört fıkhî mezhebin ve üç kelami/akidevî eğilimin önde gelenleriyle görüşüyor ve ortak değerler istikametinde yol bulmaya çalışıyoruz. ‘Yüksek Fetva Kurulu’na bu yapıların aklı başında olanlarını kattık. Dolayısıyla bütün yapılar bu kurulda yer alıyorlar.
Bu tecrübeyi İdlib Kurtuluş Hükümeti’nde denedik. Müzakerelerle mozaik akımları Suriye’nin önceliklerinde birleştiriciler kılmaya çalıştık.
Ekoller arası sorun çıktığında her iki cenahtan sefih olanların hatasını aklı başında olan ortak komisyonla çözmeye çalışıyoruz.”
Konuştuğumuz hükümet yetkililerinden ilim adamlarına, askerî yetkililerden rektörlere ve yardım kuruluşu başkanlarına kadar stratejik konulardan toplumun İslamileştirilmesi hedefindeki merhale fıkhı bilincine kadar ortak bir dil beraberliği gördük. Aynı insicamlı yaklaşımı gayrimüslimlerin ve diğer gulat mezheplerin hukuki ve ibadi haklarına, Kürt sorunundan ayrılıkçı SDG sorununa kadar problemi suhuletle çözme hedefine kadar uzandığını kavrayınca Manevi Rehberlik Komitesi olsun Yüksek Fetva Kurulu olsun ya da Evkaf Bakanlığı olsun Suriyeli yeni ve dinamik yönetici kuşağın İran Devrimi süreci başlarında yaşanan acemiliklere, aceleciliğe, nass ve vakıa dışı ezoterik anlatıların tuzağına düşmeyen bir olgunluğu ve kuşatıcılık ruhunu içselleştirdikleri kanaatine sahip olmaya başladık.
3) İki Devrim Öncülerinin Tarih Algısı
İran Devrimi’nde Müslümanların siyasi tarihine siyasi iktidar merkezli bir çerçeveden yaklaşılıyordu. “Savunmacı tarih algısı”na karşılık “kopuk tarih algısı”nı destekliyorlardı. Onlara göre İslam devrimi, Muhammed (a) döneminde yaşanmış, sonra İslam dünyasına hep zorba saltanat ya da “yıkıcı meliklik” sistemleri hâkim olmuştu. Tarihte yapılan ikinci İslam devrimi ise “1979 İran İslam Devrimi” ile yaşanmış ve tarihin iki ucu birleştirilmişti.9
Onlara göre Ebu Bekir (r) de Ömer bin Hattab (r) da Osman (r) da Ali’nin (r) imamlık hakkını gasbetmişti. Gazelciler ve mevlüthanlara benzer “meddahlar”10 öncülüğünde Ebu Bekir’e, Ömer’e, Osman’a hatta Aişe annemize beddua etmek veya sövmek vaka-i adiye haline gelmişti. İran Cumhuriyeti’nin üçüncü cumhurbaşkanı olan Haşimi Rafsancani bu çirkin adeti engellemeye çalışmıştı. Görevi bittikten sonra, ezoterik Mehdi inancını stratejik hedefleri doğrultusunda kurgulayan İran gayr-ı nizami güçleri tarafından engellenmiş, sesi kamuoyunda görünmez kılınmıştı. Lübnan’da Hizbullah’ın merciyet makamı olan Ayetullah Muhammed Fadlallah da “Aişe bint Ebu Bekir Resulullah’ın eşidir. Allah, Kitab-ı Kerim’inde Resul’ün eşlerinin annemiz olduğunu söylüyor, dolayısıyla annemize sövmeyin.” dediği için görevinden azledilmiş ve Kum şehrinde binlerce molla bu müspet uyarıları yüzünden “Fadlallah’a ölüm!” nidaları eşliğinde kendisini protesto etmişlerdi.
Ahundlar arasında Mehdi’nin zuhuru konusundaki yaklaşımlardaki bölünmeye Necef ve Kum havzasının daha temkinli tavrına rağmen, bilhassa Devrim Muhafızlarının ve ona bağlı gönüllü paramiliter bir halk gücü olan “Besic”in faaliyet alanlarında yer alan radikal Şii ulema, -Türkiye’de Nurcuların “Mehdi’nin şahsi manevisi cemaatin bünyesinde mündemiçtir.”11 tezviratı gibi- velâyet-i fakih doktrini içinde Mehdi inancı ile stratejik alanı kıyamete zorlama ajitasyonu oluşturdular.
Geleneksel ulemanın klasik metinlere dayanan temkinli içtihadi açılımlarına karşılık popüler dindarlığın coşturucusu olan “meddahlar” Mehdi’nin zuhurunu çabuklaştırmak için daha duygulu ve vecde getiren feveranlarıyla radikal Şiiliğin veya Devrim Muhafızları ve Besic’in stratejik hesaplarına ağıtlarla ve müzikal ritimlerle enerji aşılıyorlardı.
Kudüs Gücü ordusunun Irak’ta ve Suriye’de adı Ömer, Ebu Bekir, Osman olanları öldürme cürmü de bu arızalı ve kopuk tarih anlayışından; asabiye kaynaklı mistik motifli kışkırtmalardan kaynaklanıyordu.
Suriye Devrimi öncüleri ise ilk saltanat sisteminin kurumlaştığı Dimeşk ve Bilad-ı Şam’da yaşasalar bile,1897’den 1935 yılına kadar çıkan Menar mecmuası ve tefsirinin; Seyyid Kutub’un ve Malik bin Nebi’nin tarihimizle ilgili nass temelli değerlendirmelerini bilen bir geçmişe sahiptiler. Tabiî ki daha büyük bir fitneyi defetmek için konjonktürel olarak zalim de olsa Müslüman bir sultanın hakimiyetinde yaşamayı tercih etme kültürüne de sahiptiler. Ama “halkı Müslim olan ülkeler”in başındaki diktatörlerin kulakları İslam’a kapalı ve I. Dünya Savaşı’ndan bu yana emperyalizmin işbirlikçiliğine açıktı. Yakın dönemde iktidara gelip de bu vesayetten kurtulmaya çalışan iki baş yetki sahibinin yapmaya çalıştıklarını onlar da takip ediyor, tecrübe defterine yazıyorlardı. Onlardan birisi Kral Faysal (1964-1975) diğeri de 2003’te geçici olarak iltidara gelip ülkesinde de bölgede de inişli çıkışlı bir grafikle de olsa Müslümanlara ön açmaya çalışan Cumhurbaşkanı Erdoğan’dı.
Suriye’deki Baas rejimi hem Rusya hem İran hem İsrail ile iş birliği yapan; ülkedeki İslami uyanışı temsil eden milyonlarca insanı AB’ye ve ABD’ye “radikal ve terörist İslamcılar” diye ihbar eden, tepki ürünü olan asıl şaz ve anarşist IŞİD örgütü ile ilişkiler kuran açık bir fasıklık içindeydi. Suriyeli mücahidler Resulullah’ın sünnetinde öne çıkan bir hadisi şiarlaştırmışlardı: “Masiyette itaat olmaz.”12 Hadisin gösterdiği yol, Yaradan’a âsi olunacak yerde yaratılmışa itaat yoktur anlayışıydı. Ne “Mehdi” beklemek ne sultan eteği öpmek... Bir hat olarak iman, sahih bilgi ve azme dayanan sâlih amellerle çıkış yolu aramak...
Yani ne “kopuk tarih anlayışı” ne “sığınmacı tarih anlayışı”. Vahyin gösterdiği gibi “nimet”ten uzaklaştığımızda düşeceğimiz, “Hakk”a tutunduğumuzda yükseleceğimiz ıslah, ihya ve inşa sürecinin tarihî okuma perspektifi: “safhalı tarih anlayışı”. Baha Cığıl’ın bahsettiği ve Saydnaya’da geliştirdikleri “itidal” ve “stratejik bakış” derslerinin hazırlayıcılarından Adalet Bakanı Dr. Mazhar bu konuyu bizlere şu açıklıkta özetlemişti:
“Diyaloglarımızda ana meselelere yaklaşımlarımızı anlamak asıldır. Bu hususa dikkat edilirse diğer problemler halledilebilir. Tarihi genellikle mukaddes ve hatasız olarak ele aldığımız için idealize edilen formu bugüne uygulamaya çalışanlar oldu. Bu mükemmelleştirici tarih anlayışı mevcudu izah etmiyor ve moral bozukluklarına neden oluyor.
Daha kötüsüne karşı daha az zararlısı daha önemlidir. Her İslam ülkesinin kendisine has özellikleri vardır. Bölgelere göre başarı veya başarısızlık algısı değişir.
Suriye cihad örgütlerinin çabası tarihe dayandırılan mükemmelleştirmeye göre kâmil bir hilafete ulaşmaktı. Bu beklenti yanlış, çünkü düşman çok güçlü. Böyle bir çıkış senin yok olmana neden olabilir. Dev teknoloji varken ve hegemonyası sürerken bizim kâmil bir hilafet devleti kurmamız imkânsızdır. Sadece yanlış olan küffarın hegemonyası değil, İslami hareketlerde çalışanların da içinde birçok hastalıklar var. Gerçekci olmayan yüksek beklentiler hayalidir. ‘Kuşkusuz bir halk kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.’13 En azından insanların temel ihtiyaçlarının karşılanacağı, ilmî hallerin sürdürülebileceği bir yapı istiyoruz. Bunun için esnek ve kuşatıcı olmak gerekiyor. Dış müdahaleler çok…
Bazı maslahatlar, daha zor maslahatlara tercih edilebilir. Birçok İslami hareket tecrübesi acelecilikle malul oldu. Deveyi hızlı sürenler ne süt alabilir ne de deve sıhhatli kalabilir.
Bunları söylemek dünya sistemiyle uyumlu olacağımız anlamına gelmez. Uluslararası sistemin boşluklarını değerlendirerek rol almalıyız. Bunun için de her zaman hedeflerimizin açık olması gerekir.
Birinci hedefimiz Allah’ı razı etmektir. Bunun için imanı yenilemek ve ahlakı takviye etmek elzemdir. Çünkü fıtrattaki fücur boyutunun etkisiyle gücü elde edenler sapma yaşayabilirler. İslami eğitim, bilinç, esneklik ve terbiye olursa her merhalede ilerleriz.
Suriye toplumunda öne çıkan üç proplem var:
Zengin-fakir uçurumu
Devrimcilik statükoculuk farklılığı
Mezhepler arası farklılık
Bu süreçte devamlı olarak hatalarımızı arayan cemaatler, yapılar var. Bir de kuruluş aşamasındayız; pay-mevkii kapalım diyen fırsatçıla ve kendilerine görev veremediğimiz için de küsenler oluyor.”
4) İki Devrimin Toplumsal Dönüşüm Algısı
İran Devrimi sürecinde rehber seçilen ve daha önceden “İslam’da Hükümet”14 (Hükümet-i İslamî / Velâyet-i Fakih15) kitabını yazan Ruhullah Humeyni, İslami bir devletin kurumlaşabilmesi için bir-iki demecinde en az 20 yıl gerektiğini belirtmişti. Ama mevcut orduyu Şahçı ve Amerikancı olmayan subaylarla sınırların muhafazası için korurken, rejimin savunulması için İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) ve ona bağlı olarak Besic (Besic-i Mustazafin) oluşturuldu. Şii inanç geleneği ile İran’ın ulusal çıkarları doğrultusunda doktrinel olarak “İmam Humeyni”nin fikrî ve stratejik hedeflerine göre yetiştirilen bu yapı, Türkiye’de Atatürk’ü tabulaştıran ve kendini ülkenin sahibi sanan sağlam veya derin güçlerle paralelleşen askerî bürokrasi gibi dokunulmaz bir statüye ulaşmıştı. Tıpkı halkının büyük çoğunluğu Sünni olan ülkelerin başındaki sivil veya asker yabancılaşmış kadrolar gibi ayrı bir bütçeye ve ülke ekonomik yatırımlarının önemli bir kısmına sahip konuma geldiler.
Hem silah hem para gücünü 1979 Devrimi ile ele geçiren Devrim Muhafızları ve Besic’in adı İran’ın genelinde uzun bir dönemdir keyfilik, zalimlik ve yolsuzlukla anılmaktadır. Bunlar daha devrimin ilk yıllarında Rehber’in tesettür davetini sokakta ve caddelerde zora dönüştürmüşler. İtiraz eden kadınların görünen bölgelerine kezzap bile attıkları söylenmekteydi. Bu tür davranışlar veya anlatılar sevgiyi değil nefreti körükledi. İran’a her gidişimin dönüşünde uçakta bulunan kadınların hemen hepsi Tahran Havaalanı’ndan kalkışın ardından başlarını açıyorlardı. Bugün de ABD ve İsrail saldırılarını protesto etmek için İran şehirlerinde toplanan rejime muhalif ama İran’ın bütünlüğünü savunan binlerce tesettürsüz kadını emperyalizm karşıtı eylemlerde canlı TV yayınlarında bile izleyebiliyoruz.
1992’de Mehmet Pamak ve Avrupa Milli Görüş Teşkilatı (İGMG) Temsilcisi ile devrimin 13. yıldönümü kutlamalarında dönemin ekonomi bakanının davetlisi olarak katıldığımız özel oturumda yönelttiğimiz sorulara şu cevabı almıştık:
“İran’da halkın geçim standartları düşük. Enflasyon sürekli tırmanıyor; ülkedeki gelir dağılımı henüz adil bir düzeye getirilemedi. İmam Humeyni’nin uyarılarına rağmen eski sistemin bu alanda devam eden mirası aşılabilmiş değil.”16
Aradan 13 yıl geçmiş, Irak Savaşı yaşansa da ve kısmi ambargo söz konusu olsa da Tahran caddelerindeki vitrinler tıkabasa Avrupa teknoloji ürünleriyle dolu ve dünyanın 2. veya 3. petrol rezervleri harıl harıl işletilip spot piyasadan dünyaya satılıyor. Rahmetli Takiyyuddin Nebhani’nin “Yeraltı zenginlikleri tüm ümmetindir.” söylemini, özel sohbetlerde İranlı önde gelenlerden de duymuştuk. Ama bir süre sonra anladık ki bu servet İran dışında Şiileştirme ve yayılma operasyonlarına destek için harcanmaktaymış. Belki Filistin mücadelesine ayrılan yardım parasının 20 veya 30 katının İran’ın vekil güçlerine harcandığını Tahran’da 2005’te yapılmakta olan Uluslararası Kudüs Konferansı’nda Kudüs dergisini temsilen Mustafa Eğilli ile katıldığımız özel bir oturumda anlamaya başladık.
Karşılıksız büyük bir yeraltı gelirine rağmen kendi halkının bile zaruri ihtiyaçlarını karşılayamayan ama yeni yöneticilerin lüks yaşantıları tezviratlar oluşturan; ayrıca kendini ıslah etmek için devrim yıllarının başında hissettirdiği heyecanları hiçbir şekilde eserleriyle veya uygulamalarıyla gösteremeyen bir rejim ve rejimin temsilcileri halkın ıslahı ve İslamileştirilmesi noktasında kalpleri nasıl kazanabilirdi?
Sünni dünyadaki ıslah ve inşa çabalarını ifade eden tevhidî uyanış süreci hepimizi arınmaya yönelten hat menzilidir ve bilinçlenme dairesidir. Bu daire asabiyelerden kaynaklanan tüm iç hüzün ve acılarımıza rağmen ümmet maslahatı söz konusu olduğunda olaylara mezhepler üstü bakabilmelidir. Bu yaklaşım gulat ve ulusalcı Şia’nın Suriye’de gerçekleştirdiği katliam ve sürgünlerde acı çeken yetim sabilerin, mazlumların feryadını anlamayalım, acılarını yüreklerimizde taşımayalım anlamına gelmiyor. Ama Cemel’de, Sıffin’de yaşandığı gibi daha büyük acılara karşı, hele çağdaş Moğol ve Haçlı saldırılarına karşı hep birlikte “var kalma” mükellefiyetimizi öne çekelim anlamına geliyor.
Şii dünyadaki ve özellikle de İran’daki tevhidî uyanış ve bilinçlenme ekseni ya da dairesi, büyük ölçüde tasfiye edildiği için meselelerimizi adalet ve mâkuliyet içinde ve takiyye yapmadan konuşacak muhatap bulmakta zorlanıyoruz ve zorlanacağız. Lakin o bölge İslami umranın neşet ettiği sacayaklarımızdan en önemlisi. Sünni dünyadaki ya da Türkiye’deki toplumsal çözülme ve inhiraf ne ise Şah rejiminden beri İran’daki de öyle. Garip olan Türkiye dâhil büyük coğrafyamızda laik veya seküler vesayet rejimleri altında çözülme söz konusuyken, İran’da İslam Cumhuriyeti uygulaması içinde de benzer çözülmelerin yaşanmasıdır.
Modernite baskısı ve kapitalist hayat tarzına özenme eğilimi bütün coğrafyamızı kuşatıyor. İslam dünyası 1930’lu, 1940’lı yıllarda “Türkler gavur oldu!” ön kabulüne düşmüştü. Ama hayatlarında Kur’an bulunup da secde edenler var olduğu müddetçe 2020’lerin Türkiye’sinde görüldüğü gibi hiçbir bölgemizden ümit kesilmemeli, davet ve dayanışma kanalları sürekli gözetilmelidir. Ayrıca bütün zaaflarına rağmen fiilî küfür güçlerine karşı İranlı kardeşlerimizle dayanışma maslahatımız işlevsiz hale getirilmemelidir.
Suriye Devrimi sürecinde “1 Ocak 2025’ten itibaren 8 ay içinde askerî olarak bütünlük sağlandı ve eski defterlerdeki husumetler bitirildi.” diyen Savunma Bakanı Ebu Kasra; ayrıca ordu içinde bütün şubeler dil beraberliği yapmış hocalarla şer’i olarak özellikle de savaş hukuku, ahlak, adab-ı muaşeret ve Rabbimizle bağ kurma hususunda eğitilmektedir diyordu.
3 Mayıs 2026 Pazar günü, 29 Ocak 2026’da SDG ile yapılan anlaşma uyarınca Kobani, Haseki, Kamışlı ve Derik merkezlerinde toplanan 4 tugay askerî akademilerde eğitim almak üzere Suriye Ordusuna entegre oldular. Çözümün ayrışmakta değil birleşik bir Suriye içinde hakların garanti altına alınmasında olduğunu beyan ettiler.
Devrimin teorik uygulamalı boyutuyla ilgilenen Abdurrahim Attun katedecekleri merhaleler bağlamında şöyle diyordu:
“İman ettiğimiz ve güç yetirdiğimiz konularda şeriatı uyguluyoruz. İman edip uygulamasına güç yetirdiğimiz şer’i hükümler ve içtihatlarımız bizler için bilinçtir. Ama İslam’a saygı duyan halk bilinçsiz bırakılmış. Namazı ikame etmek için askeriyede ve mahallelerde teşvik ediyoruz. Bu durum toplumun değişimini merhale merhale sağlayacak. Ama halktan askere aldığımız gençlerden bazıları Resulullah’ın (a) adını bile bilmiyor.
İman ettiğimiz şeriat, faiz uygulaması ile ilgili bir değişimi gerektiriyor. Hutbelerde halkı bilgilendiriyoruz. Ama Suriye Merkez Bankasının uluslararası bankalarla ilişkisine gücümüz yetmiyor. Bankalardan faizli kredi alanı uyarıyoruz, engelleyemediğimiz yerde ‘Allah’tan korkun!’ diyoruz. Zaruret halinde helal haram mevzuuna girmiyoruz. Zarurete dayanarak Allah’ın mutlak hükmünü değiştirmiyoruz.
Rejimden kalan orduyu lağvettik ve yeni orduyu gücümüz yettiği için biz kurduk.
Sahada İslam dışı birçok iş var. İnsanlara uygulayamayacağımız sözler veremeyiz. Önemli olan, şeriata uygun uygulamayı nasıl geliştireceğimizdir. Radyo-TV ıslahında tedric uyguluyoruz.”
Bu konuyla ilgili Baha Cığıl’ın vurgusu ise aklımızda:
“Tedricilik her yerde olmaz. Mesela ekonomide faizi ele alalım. Bir yargı üst kurulu (Danıştay gibi) geçici anayasanın ‘İslam hukuku anayasanın temelidir.’ maddesi gereği faizli anlaşmaların geçersizliğine karar verdi.
Bu işlerin kanunla olması için meclis gereklidir. Savaşı bitirdik. Yeni mücadele hukuk çerçevesinde ama şeriat üzere olması gerekir. Ancak anayasanın yazılması 5 yıl gibi uzun bir zaman alabilir.”
5) İki Devrim Sürecinde Yerellik Algısı
İran Devrimi’nin öncü kadrolarının benimsedikleri İslam algısı ve tasavvuru ile dayandıkları sosyo-kültürel yapı, üzerinde yaşanan coğrafi özellikler ve yeraltı zenginlikleri gibi imkânlar ile yerel algıları mı evrenselleştirmeye çalışılacaktı; yoksa hak temelli evrensel değerlerle önce İran halkı sonra “mümin” mi “müslim” mi tartışması yapılan Şii olmayan beldeler ve insanlık mı İslamileştirilecekti? Devrimin ilk yıllarında emperyalizme karşı tavır sergilediği için desteklediğimiz seyrini, “Nasıl bir İslami algı ve toplumsal dönüştürme uygulaması içinde olacaklar?” merakı veya bu tür sorularla takip ettik.
Devrimin 13. yıldönümü kutlamalarında Azadlık Meydanı’nda Cumhurbaşkanı Rafsancani’yi dinliyorduk. Haşimi Rafsancani, tarihî ihtilaflar nedeniyle öncü sahabeye hutbelerde sövme adetine de karşı çıkan birisiydi. Ama o devrimin hamasi söyleminin taşıyıcısıydı ve 1991’de yükselmeye adım atan Cezayir İslami devrim teşebbüsünün İran İslam İnkılâbını nasıl örnek aldığını ve bu kalkışmaya nasıl rehberlik yaptıklarını coşkuyla anlatıyordu.
Ülke tarihinde yer alan Medlerden, Perslerden, Sasanilerden tevarüs eden alışkanlıkların vahyî ölçülerle ne kadar ayıklanıp ayıklanmadığı; Taciklerden Türkmenlere, Peştunlardan Azerilere, Farslara, Kürtlere kadar kutlanan Nevruz Bayramı gibi ananevi geleneklerin maruf örf kapsamında ele alınıp alınmadığı da önemli bir konuydu. “Nevruz” tevhidilik ile paganlık arasında yani evrenselliğin hak ve bâtıl eksenlerinde ele alınması gereken bir meseleydi.
Safevi tarikatı şeyhi Haydar’ın küçük oğlu I. İsmail’in Tebriz’de şahlığını ilan ettikten sonraki ortalama 500 yıllık şahlık otoritesi ile İran’ı Şiileştirme operasyonları söz konusu oldu. “İran İslam Devrimi”nden sonra da Şiiliğin Sünni, İbadi ve Zeydi Müslüman coğrafyanın sosyo-kültürel yapısıyla uyum sağlayıp sağlamayacağı veya yerelliğin Şii boyutunu evrenselliğe dönüştürmenin mümkün olup olamayacağı sorularına cevap arayışları oldu. Yerel Şiiliği evrenselleştirme atağı İslam dünyasında mezhebî ve siyasi iç çatışmaları körükleyen en önemli fitne ateşini yaktı.
Suriye Devrimi açısından konuştuğumuz hareketin bütün temsicileri, evrensel İslami değerler ile yerellik problemlerini çözüp toplumda ve yönetimde nass temelli bir İslamileşmeyi sağlamanın öncelikli olduğunu belirtiyorlardı. Başkan Şara’nın başdanışmanı Abdurrahim Attun’un yardımcısı olan stratejist/eğitmen Ebu İbrahim Tunusi, Suriye’de de diğer coğrafyalarımızda da hilafet yıkılmadan hemen önce içinde yaşadığımız çözümsüzlük statükosunu hâlâ aşamadığımızı hatırlatıyordu:
“Arap devrimleri sürecinde bu kuşatılma statüsünü aşmak konusunda gedik açma yeri olarak en müsait yer Suriye toprakları görüldü ve seferber olundu. Ancak burayı geliştirmek için Suriye şartlarını gözetmeliyiz. Bazısı musluğu ihtiyacına göre açıyor, bazısı sonuna kadar, bazısı da sökerek akıtmaya çalışıyor. Oysa en başta musluk saatinin kaldıracağı basınca dikkat edilmeli.
Bazısı bize zarar verecek acelecilikle bazıları da bölge dengelerini düşünmeden yardımda bulunmak istiyor. İslam ümmetinden beklediğimiz bizimle diyalog kurması, bizim nelere ihtiyaç duyduğumuzu öğrenip öyle yardıma yönelmesidir. Bu tarz konular için de istişare ve diyalog zemini için ‘Makaletü’l Fikir Platformunu kurduk.”
Ahraru’ş-Şam’ın eski lideri ve şimdi Toplumsal Barış Komitesi Başkanı olan Şeyh Hasan Sufan, Kureyş suresinde belirtildiği istikamette önce yerel sınırlar içinde yaşayanları güvene ulaştırmanın, iskân etmenin ve doyurmanın önemine dikkat çekiyordu:
“İlkin imara ve tazmin işlerine başladık. Tahminen bir milyon şehit var. Bu parayı nereden bulacağız?
Alevilere yumuşak davranmayacağımızı düşünüyorlardı. PYD 10 bin Aleviyi silahlandırdı. 15 Alevi operasyonu bizzat Aleviler tarafından ihbar edilerek engellendi.
Devlet aklı teori ve pratikten anlaşılır. Pratiği de evrensel hamasetle değil, ancak devletin içinde yer alarak öğrenebilirsin. Bunun için de devlette bir kurumun planlama bölümünde çalışman gerekir.”
6) İki Devrim Sürecinde Eğitimin Seyri
İran Devrimi’nin hazırlanma sürecinde üniversite gençliğine hitap eden Hüseyniye-i İrşad, devrim sonrasında yönetimde inisiyatifini ele geçiren medrese ve ahundlar tarafından önemsenmedi ya da Batılı müfredatın yönlendirdiği üniversitelerde alternatif bir müfredat üretilemediği için üniversiteler uzun yıllar kapalı veya fonksiyonsuz kaldı. Daha çok teknik bilgi ve beceri itibariyle tıp ve teknoloji bölümlerine ihtimam gösterildi.
Humeyni’nin üçüncü ölüm yıldönümünde onun Kuzey Tahran’daki mescid evindeyiz. Liseler ziyarete geliyor. İki kız lisesinden seçme iki kalabalık heyet geldi. Kafilelerin fotoğraflarını ayrı ayrı çektim. Liseli kız öğrencilerin en az yarısının başları açık. Oysa bu kızlar devrim sürecinin başında ilkokula başlamışlar; yani bir nevi devrimin eline doğmuşlar. Ama üniversitelerdeki sığlık gibi ortaöğrenim müfredatı açısından da kuşatıcı öğretmen kadrosu bakımından da sığ kalınmış. Lakin izin verildiğinde Batı kaynaklı yabancı film oynatan sinemaların önünde başlayan uzun kuyruklar en iç acıtıcı yabancılaşma sinyaliydi. 2000’li yılların ilk yarısında eşimle gezdiğimiz orta ve kuzey Tahran’da ise tesettüre uygun hanım görmek adeta pirinç ayıklarken beyaz taş bulmak gibi bir gözlem gerektiriyordu. Hele Nevruz bayramlarını Van’da geçirmek için gelen on binlerce İranlı turistin fahşa eğlencelere meyli Türkiye’deki ifsatla yarışır durumdadır.
Devrimden bu yana Şii propagandası dışında İslam’ın evrensel ölçü ve ilkelerini öne çıkartan, Batılı paradigmanın gençleri kuşatan metodolojik ve felsefi saldırılarına cevap verecek medrese kökenli tutarlı bir telifle de uzun zamandır karşılaşmadık. Ama karşıtıyla barışık yaşama eğilimini ifade eden “post-İslamcılık” tezler İranlı muhaliflerce kurgulandı.17
Suriye Devrimi süreci Hrıstiyan azınlıkları, Şii eğilimli gulat Nusayri ve Dürzileri, Kürtçü ayrılıkçıları, Arapçı fanatikleri ve kimlikleri melezleşmiş Sünnileri bir arada tutup tedricî olarak fıtratlarıyla barışık örgün ve yaygın eğitim safhalarından geçirme hedefi belirledi. 2026 Şubat’ında konuştuğumuz mücahid ilim adamı Abdullah el-Muhaysini’nin saha bilgisine göre Suriye’de günde ortalama 1500 kadın kendi tercihi ve rızasıyla tesettüre giriyordu. Resmî ve sivil İslamileşme sürecinde görev alan konuştuğumuz her kişi insanları fıtratlarıyla buluşturma ortak hedefine odaklanmıştı. Onların konuşmalarında ciddi bir dil ve davranış benzerliği dikkat çekiyordu.
Bu bağlamda Vakıflar Bakanı Muhammed Ebu’l-Hayr Şükrî’nin anlattıkları önemliydi:
“Okulların dışında dinî eğitimi camilerle de yaygınlaştırmayı amaçlıyoruz. İnsanları dine girmeye zorlamıyoruz. Eğitimle kalplerinde kabulü oluşturmaya çalışıyoruz. Toplumun büyük çoğunluğu mütedeyyin ve muhafazakâr. Laiklik ve dinsizlik azınlıkta…
Sanal dünya birimi kurduk. İslami eğitime online yolla ulaşmaya ön açıyoruz. Camilerde çocuk ve gençlerin hem Kur’an hem robot yapmayı ve kullanmayı öğrenecekleri bir sistem kurmaya çalışıyoruz. Zamanın teknolojisini ve bilgisayar yazılımlarını amaçlarımız doğrultusunda kullanabilmek için müsteşarlara ihtiyacımız var.
İmamlık ve hatiplik için başvuranlar, açılan 6 aylık eğitim süreçlerinden geçiyor. Sizin Haseki İhtisas Eğitim Kurumu gibi ihtisas eğitimimiz de olacak. Ali Erbaş ve Ali Karadaği ile iş birliği içinde temaslarımız var ve inşallah böyle bir kurum açacağız. Bizzat imam, müezzin gibi görevliler az da olsa maaş alacaklar.
İlk tavsiyem: Türkiye’deki bütün kardeşlerimiz buraya gelsin ve Arapça eğitimlerini tamamlasınlar. 6 yıllık medreseler de açtık; iaşe dâhil parasız.”
Ebu İbrahim Tunusi ise İsrail’in kışkırtmasıyla ayaklanma çıkartan Süveyda ilindeki Dürzilerin isyanını bastırmak üzere Fırat’ın doğusundan gelen aşiretlerin “farkındalık” veya “manevi rehberlik” eğitimi almadıkları için istenmeyen nahoşluklar yaşandığını ve hak ihlalleri bağlamında kınadıkları görüntülerin ortaya çıktığını belirtti. Ve yetkililer de bundan sonra planlı olarak farkındalık dersi almayan aşiretlere operasyonlara katılma izni vermeyeceklerini belirttiler. Tunusi ayrıca askerî eğitime, zirai, teknolojik ve tıp eğitimine verilen öneme dikkat çekti.
İdlib İslam Üniversitesi Rektörü Ahmed Neddaî, İslami eğitimin afak ve enfüs ilimlerinden ayrıştırılamayacağını belirttikten sonra şunları söyledi:
“Müslüman duygularını akılla ve ilimle kontrol altına alması gerekir. Seyyid Kutub da duyguların aklın pençeleriyle kontrol edilmesinden bahseder. Allah’ın fazlı ilimle, eğitimle uğraşmamız ile şekillenir.
Üniversite mezunları için iki yıllık bir davet fakültesi oluşturduk. Bu fakülte açıldıktan üç ay sonra ‘Ayrılığı Sonlandırma Operasyonu’na katılan talebelerimizden şehit olanlar oldu.”
7) İki Devrim Sürecinde Yargı İşleyişi
İran Devrimi defakto yetkilendirilmiş fakih ayetullahlar tarafından hazırlanan “İran İslam Cumhuriyeti Anayasası” devrim heyecanı içinde acilen 3 Aralık 1979’da yapılan referandumda büyük bir çoğunlukla kabul edilmişti. Bu anayasaya göre yarısı rehber tarafından atanan 12 kişilik fıkıhçı din adamından oluşan “Şûra-i Nigahban” konseyi yasama işleyişini denetleyecekti. 8 yılda bir din adamları arasından halk tarafından seçilen “Meclis-i Hubregan” ise yeni rehberi, ayrıca cumhurbaşkanlığına ve meclise seçilecek adayları belirleyen ve idari denetleme görevini yerine getiren bir konseydi. Ve bu din adamlarının kelâmi yorumlara dayanan Caferî İsnâaşeri mezhebi aynı anayasaya göre değiştirilemezdi.18 Ulemanın seçimlerde belirleyici olması ve yönetimi denetlemesiyle ilgili dizayn, bir dönem rahmetli Mevdudî’nin milli/ulusal sistem içinde çare ararken “teo-demokrasi”19 dediği kurguya benzer tam bir teo-demokratik hukuk ve yasama sistemi anlayışıyla paralelleşiyordu. Bu sistem ve anayasası, biraz da Sasanilerin kurucu lideri Şehinşah Ardeşir b. Bâbek’in “Vasiyetnamesi”ndeki20 akıl oyunlarına benziyordu.
Devrimin ilk günlerinde Devrim Mahkemelerinin ilk başkanı Ayetullah Sadık Halhali, devrim sürecine katılmış ama mollalar rejimine muhalif binlerce insanın idamı için alelacele kalem kırmıştı.
Suriye Devrimi cephesinde ise Şeyh Cığıl’ın “Savaşı bitirdik. Yeni mücadele hukuk çerçevesinde olacak ama onun da şeriat üzere olması gerekir.” dediği gibi; devrim kadroları güçleri yettiği oranda ve “Resulullah ümmeti”nin oluşum safhalarındaki tedriciliğin zaman, nicelik ve nitelik boyutu sünnetullah çerçevesinde doğru kavramalıydı. Bu kavrayışla yaşanılan sosyal ve siyasi vakıa boyutu arasında bağ kurabilmeliydi. Doğru içtihadı uygulama da istinbat gücü olan ortak aklı, hikmeti ve basireti gerekli kılıyordu. Devrimin ilk Adalet Bakanı Dr. Mazhar el-Veys’in yaklaşımı da şöyleydi:
“Devlet mi hükümet mi soruları var. Biz devleti devraldık. Hükümetimizle bu ulus devleti yapabildiğimiz kadarıyla ümmet, şeriat devletine dönüştürmeye çalışacağız.
PKK milis gücü ile (SDG) anlaşmamızı Hudeybiye Anlaşması’na yöneltilen eleştiriler gibi eleştirenler var. Bir geçiş dönemindeyiz. Umutmayalım Taliban’ın hâkim olduğu devlet de bir ulus devlettir. Yusuf Aleyhisselam’ın görev aldığı Aziz’in toplumu da kâfirdi. Necaşi, İslam oldu ama etrafı yani bakanlar ve derin devlet kâfirlerden oluşuyordu.
Hedefimiz Rabbimizin işaret ettiği ‘Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.’21 hükmüne layık olan bir toplumsal dönüşümü yaşayabilmemiz; iman edip sâlih amellerle ‘istihlaf’a22 yani sahih bir İslami yönetim biçimine yürüyebilmemizdir.
İnsanların büyük çoğunluğu şer’i hükümler uygulansın diye değil, temel hakları verilsin diye ayaklandılar. Hedef Esed’i devirmek, yaygın zulmü gidermek, bütünlüğü sağlamak, imar ve istihdamı geliştirmek idi. Hedeflerimizden birisi de İsrail’in uzaklaştırılmasıydı.
Suriye’de devlet oluşumu bebeklik dönemindedir. Bizi affedin. Merhametle, şefkatle yaklaşın. Kaldıramayacağımız yükleri bizden beklememenizi rica ediyoruz.
Mahkemeler ve oradaki görevliler konusu grift ve zor bir konu. Mücrim savcı ve hâkimleri ayıkladık. Diğerlerinin ‘manevi rehberlik’ eğitimine muhatap olmaları gerekiyor. O koltuklara gerekli donanım ve mahkeme usulü teknikleri konusunda ihtisasını tamamlamayan kimseleri atıyamıyoruz. Ama mevcut anayasa İslam şeriatını kaynak olarak almaktadır. Geçiş anayasasında İslam ana kaynaktır. Bunun da manası İslam şeriatına itiraz doğru değildir. Zaten mevcut kanunların yüzde 95’i şeriata aykırı değil. Ancak had ve tazir cezaları için şartların oluşması ve engellerin kalkması gerekir.”
Ayrıca konuyla ilgili diyaloglarımızda şunu öğrendik: Çözümlenmesi gereken işler için kanun olması, kanunun çıkarılması için de meclisin kurulup açılması yani seçimlerin yapılması gerekiyor. Bunlar için anayasa olması gerekiyor. Ancak şer’i ölçülere uygun katılımcı bir anayasanın yazılması de muhtemelen 5 yıl gibi uzun bir zaman alabilir. Şu anda kanun çıkartmak zor ama işler ufak fıkhî istişare öbeklerinde belirlenen kanun hükmünde kararnameler ile yol alınıyor. Dr. Mazhar şu üç temel mevzu üzerinde çalıştıklarını da vurguladı:
“1. Şeriatın uygulanması için değerlerin yaygınlaştırılması, zorlukların ve zulmün kaldırılması ve insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması; ayrıca adaletin yaygınlaştırılıp eşitlik bağlamında ortak değerlerin kurumlaşmaya başlaması gerekir.
2. Şeriata açıkça muhalif olan maddeleri donduruyoruz. Faiz ile muamele durduruldu. Heyetlerimiz kanunları gözden geçiriyor.
3. Yeni hâkimlerin seçimine dikkat ediyoruz. Eskileri tedricî olarak değerlendiriyoruz.”
Şeyh Hasan Sufan güvenlik tedbirinin hayati olduğunu ama ceza mekanizmasını uç noktalara taşımanın hikmetsizliğini şöyle açıklıyordu:
“Devrim sonrası önde gelenleri tutuklamaya başlamadık. Azınlıkları korkutmamaya çalıştık. Zaten yeterli yargımız da yoktu. Suçluların yargılanması mı öncelikliydi yoksa yıkıntının kaldırılması, toprak bütünlüğünün sağlanması mı? Sürekli eman anlayışını önde tuttuk.”
8) İki Devrimin Başarı İçin Gösterdiği Yol Haritası
İran Devrimi’nin başarısını sürdürme formu Mehdi’nin nüzulüne kadar On İki İmam’ın temsilcisi olarak toplumu fıkhen yönetme hakkına sahip olduğu ilan edilen velâyet-i fakihe itaat adetine bağlanmıştı. Velâyet-i fakih anlayışını da Ayetullah Humeyni şekillendirmişti.
Velâyet-i fakih, Şii siyasal düşüncesinde, On İkinci İmam'ın gizli olduğu gaybet döneminde bir İslam hukukçusunun (fakih) hem dinî hem de siyasi yönetimi üstlenmesi teorisiydi. Bu kavramsal icat ve uygulama Kur’an’da ve Kütüb-i Erbaa’da yer almıyordu. Ama gücünü İslam'ın Şii yorumunda en yüksek dinî otoriteyi ifade eden ve “Allah'ın büyük işareti” anlamına gelen “Ayetullah el-Uzma” unvanından ya da Şiilikte (özellikle Caferilik/İsnâaşeriyye) içtihat derecesine ulaşmış, fıkhî konularda fetvasına başvurulan ve taklit edilen en yüksek düzeyli ayetullaha verilen “Mercii Taklid” unvanından alıyordu.
Humeyni tarafından geliştirilen bu teorik uygulama, zamanımızın “fetva şurası” veya “ulu’l-emr şura meclisi”23 anlamında nass temelli bir açıklığa dayanmıyor; tarihteki Sünni dünyanın sultan-halife telakkisi ve uygulaması ile paralelleşen ve içtihadını mutlaklaştıran teokratik bir yapıyı ifade ediyordu. Bu yaklaşım da “ulu’l-emr”i24 oluşturan unsurların katılımcı ve geliştirici zenginliği yerine mutlak bireysel otoriteyi teşvik eden bir ufuk daralmasını oluşturuyordu.
Suriye Devrimi’nin süreklililiği için başarı şartlarının ne olması gerektiği hususunda açıklamalarda bulunması amacıyla Şam Tümeni Komutanı Ömer Çiftçi, birliğindeki Albay Eğitmen Sayyaf Ebu Abdullah ile bizleri buluşturdu. Ebu Abdullah, Ömer Çiftçi’nin gruplar üstü tavrını ve cihad ile yürütülen eğitimin önemini anlattıktan sonra “İdlib’deyken bu erken fethi hayal bile edemezdik. Aslında sizinle birlikte devrime yürüdük. İnsanın rütbesi arttıkça sorumluluğu, hesap vermesi de artıyor. Lakin genelleme yapmamalı, coğrafya ve strateji farklılığını hep gözetmeliyiz. Siret-i Nebi’de Habeş ve Yesrib hicret tecrübesi Müslümanları büyük ordu tecrübesine yöneltti. Bizler de yaşadığımız 14 yıllık süreçte sınavlar içinde yeni tecrübeler kazandık ve dersler çıkarttık. 2019 mağlubiyetinden sonra sıkıştığımız İdlib’de Şara bize ‘İnşallah Emevi Camii’nde namaz kılacağız.’ diyordu. Devrim sonrasında da dış tehditler iç birliği sağladı.” dedi ve başarı için şu hususlara dikkat çekti:
“1. İslam’ın şümulüne vakıf olmak, grupçuluk ve taassuptan uzak durmak.
2. Gruplarla belli bir noktaya kadar ittifak edip sonra da grupların değil ümmetin maslahatını gözeten yeni terkiplere yönelmek.
3. İslam ümmeti zayıf ve yenilgi durumunda. Bu halden Müslümanları çıkartacak yeni bir yapılanmaya; İslam şeriatına aykırı olmayacak şekilde taktik ve gücün nasıl oluşturulacağı konusunda uygulamalı mesafelere yönelmek.
4. Var kalma ve toplumsal dönüşüm açısından her eylem için derinlikli bir şekilde vahyî bütünlüğü ve Resul’ün sünnetini inceleyip yaşadığımız süreç veya merhale ile nass’ın bağını kurabilmek.
5. Çatı yönetiminin donanımının ve olgunluğunun iyi olması gerekir. Dolayısıyla alttaki katmanların eğilimini görüp onları kuşatacak bir müsamaha tavrı oluşturmak.
6. Üst ya da çatı yönetimi olarak çalışmanın hakikatini ve yaşanan sürecin akışını doğru kavramak ve sorunları önceden görüp vaziyet alabilmek.
7. Birlikte iş yapılabilecek iyi Müslüman şahsiyetler yetiştirmek.”
Ebu Abdullah’a “Reis’in yeni rüyası ne?” diye sorulduğunda, “Reis rüya görmüyor. Planlanmış istişari hedefleri var.” cevabını verdi.
İdlib Kırsalı Merkez Camii İmamı ve fahri bölge kadısı Muhlis el-Ulyani ise Başkan Şara’nın hedeflere varmak için tedricî olarak yürünecek yolun iniş ve çıkışlarını kendilerine şu şekilde aktardığını söylüyordu:
“Âlimler arası ihtilafları bir sonraki duruma terk edelim. Küfür dediğimiz konuyu henüz kaldıramadık ama onlarla amel etmeyi durdurduk. Şartlar ve gücümüz gereği şeriatı yüzde yüz uygulayacağız diyemiyoruz. Ama kötü olanları çıkaracak ve iyi olanları getireceğiz diyoruz. Ekibimiz küfrî olan kanunlara serbestî göstermiyor ama değiştirmeye çalışıyor.”
Son Söz
Konu edindiğimiz iki ülkede de diktatörlük rejimine ve dış vesayete karşı bir “var kalış” mücadelesi yaşandığı aşikâr. 47 yıllık İran Devrimi seyrinin ilk yıllarından itibaren nasıl şekillendiğini ve sürecin nasıl bir sonuca geldiğini; 18 aylık Suriye Devrimi seyrinde ise sürecin nasıl teorize ve pratize edildiğini ve nelerin düşünüldüğünü iki ülkedeki hâkim anlayışı ve uygulama yöntemini kavrayabildiğimiz bir perspektifle ve bilgi arşivimiz içinde mukayeseli olarak değerlendirmeye çalıştık.
İran Devrimi’nin öncü aktörleri öldü veya öldürüldü. Sonuç itibariyle birinci kuşağın çocukları veya torunlarının elinde kalan İran, küresel istikbara karşı “var kalma” direnişinden ve kendini mezhebî tartışmaların içine hapsetmekten öteye bunca yıl ümmet adına yeniden bir “var oluş” ışığı ve heyecanı oluşturamadı. Suriye Devrimi süreci ise ortalama 40 yaş grubu öncüleriyle “var kalma” mücadelesi yanında ihtiyatlı, direngen ve azimli bir tevazu ile nasıl yeniden bir “var oluş” hamlesi ve nasıl toplumsal İslami dönüşüm yapılacağı konusunda sosyal, kültürel ve coğrafi vakıaya göre sünnetullahı yakalama çabası içinde. Ve bireysel hüküm ve fetvalara göre değil, ortak istişari akla göre davranmaya çalışıyorlar.
Ayrıca görebildiğimiz kadarıyla Suriye Devrimi öncüleri kendi lokal pratiklerinde ümmet olarak yeniden “var oluş” meselesinde İslami hareketlerin tecrübelerini etüt ederek ve mukayeseli fıkıh telfikini de gözeten daha aklıselim bir tutumla geleceğe ümit taşıyorlar. Ve sorup-sorgulayıp takip etmeliyiz: Ahmed Şara ve genç devrim ekibi küresel barikatları teenni, tedric ve ıslah yöntemi ile aşma teşebbüsünde tüm İslami direniş, ıslah ve inşa mücadelesi bileşenlerine ayağı yere basan ciddi bir tecrübe imkânı ve gelecek ufku gösterebilmekte süreklilik fırsatı bulabilecekler mi?
1- Hamid İnayet, Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1988, s. 343.
2- Tarih ve Toplum, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1988; Materyalizme Eğilim Nedenleri, İslami Tebliğ Konseyi, Spehr Matbaası, 1978.
3- Ali Hamaney’in kardeşi Muhammed Hamaney’in, M. Mehdi Fulandvand’ın, Mustafa Hurremdil’in çevirileri.
4- S. Veli Rıza Nasr, Cemaat-i İslâmî, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1998, s. 137.
9- Bu anlatılar, 1979 Devrimi’nden sonra Tahran Radyosu Türkçe programında her gece 20.00’de başlayan devrim ideolojisinin anlatılarında ya da “İslam Çağrısı” ismiyle İran İrşad Bakanlığının Türkçe olarak çıkarttığı ve Ankara Büyükelçiliği, İstanbul ve Erzurum Konsolosluğunda dağıtılan aylık dergide doktrin olarak işleniyordu.
10- www.haksozhaber.net, “İran'ın Suriye'de propaganda aracı olarak kullandığı meddahlar”, 15 Şubat 2022; Adem Yılmaz, Meddahlar, Ketebe Yayınları, İstanbul, 2023; Zeynep Burcu Uğur, “İran’ın yeni propaganda cephesi savaşı nasıl etkiliyor?”, Fokusplus, 16 Nisan 2026 .
11- Ali Bulaç, Din-Kent ve Cemaat, Ufuk Kitap, İstanbul, 2008, s. 333-334.
14- Ayetullah Humeyni, İslam Fıkhında Devlet, Düşünce Yayınları, İstanbul, 1983.
15- Ayetullah Ruhullah İmam Humeyni, Hükümet-i İslamî / Velâyet-i Fakih, Objektif Yayınları, İstanbul, 1991.
16- H. Türkmen, “İran Devriminde Durağanlık mı Gelişme mi?”, Haksöz, Haziran 1992, Sayı: 15.
17- Asef Bayat, Post-İslamcılık Siyasi İslam’ın Değişen Yüzü, Litere Yayıcılık, İstanbul, 2016.
18- İran İslam Cumhuriyeti Anayasası, s. 26, 28, 57-58, 62-63.
19- Ebu’l Âla Mevdudî, İslam’da Hükümet, Hilal Yayınları, Ankara, tarihsiz, s. 171-173.
20- Şankıti, İslam Medeniyetinde Anayasal Kriz, Mana Yayınları, İstanbul, 2020, s. 16.
23- M. Abduh & M. R. Rıza, Menâr Tefsiri, Ekin Yayınları, İstanbul, 2011, C. V, s. 261.

