İktidarının 22. yılında AK Parti’yi gerek oluşturmaya çalıştığı rejim anlamında gerek konjonktürel şartlara göre değişiklik gösteren kimliksel seyyaliyetine göre Etyen Mahçupyan1 ve Hüseyin Besli2 peş peşe yazılarıyla değerlendirmeye tâbi tuttular.
AK Parti iktidarına farklı duruş, kriter ve perspektiflerden yaklaşan bu analizler, leh ve aleyhimizde olmak üzere hepimizi ilgilendiren güncel ilmihalimizle de ilgili. Ama güncel ilmihalimizle ilgili bu konular hakkında ne ilahiyat ne medrese fıkıhçıları tarafından “övgü” ve “suskunluk” ya da “bir miktar karalama” dışında ciddi analizler yapılmaktadır. Son dönemlerde iktidarın seyriyle ilgili günübirlik atıfların sığlığı gözetildiğinde, siyaset kurumunun içinden gelen Mahçupyan ve Besli’nin yazıları, detaylı bir analizi hak ediyor.
Yalnız konu “ilerilik-gerilik”, “modernlik-ataerkillik” veya “İslamcılık-demokratlık” ya da “milli görüşçülük” kavram ve bağlamlarıyla ele alındığında konunun tanım ve bu tanımlara dayanılarak yapılan metodik ve stratejik değerlendirmeleri öncelikle İslami perspektifle tekrar ele alınmasını gerekli kılıyor.
Tartışmalı İslamcılık kavramıyla başlayacak olursak evvela belirtmeliyiz ki İslamcılık tanımlaması genellikle iktidar kavramını içinde barındırır. Zira nasslar doğrultusunda sosyal ve fıkhî ölçülerle tutarlı şekilde çaba sarf edenlerin “istihlaf”a (güç ve iktidar sahibi olmaya) erişecekleri vadedilmiştir.
Rabbimiz, Nur suresinde, iman edip sâlih amellerde bulunanlara, tıpkı kendilerinden önce gelip geçenleri hükümran (halife) kıldığı gibi, onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağını (istihlaf)3 bildirmektedir.
İslami olanı iktidar kılma veya Müslümanların iktidarını ıslah etme konusunda Muhammed’in (a) irtihalinden sonra farklı içtihadi metotlar ve uygulamalar denenmişti. Ama son asırlarda İslam karşıtları güçlenirken Allah ve Resul’üne itaat konusunda gevşeklik gösterilmesi ve iç çekişmeler sonucu, gücün/iktidarın kaybı4 sonrasında I. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda bütün Müslüman coğrafyada gücümüz/iktidarımız düşmüştü.
Çanakkale’den Kûtü’l-Amâre’ye, Rif Dağları’ndan Filistin’e kadar cansiperane direniş gösterilse de sonuçta şekilsel ümmet varlığımız parçalanarak seküler ulus devlet ve toplumlara duçar olduk. Tekrar İslam ümmetinin gücüne (istihlafa) nasıl ulaşılacağı hakkında birçok metodik tartışmalar ve “sünnetullah”ı (toplumsal yasaları)5 keşfetmek konusunda farklı yaklaşımlar üretildi.
Tarihimizdeki ve günümüzdeki sosyal ve siyasi olayları tabiî ki Rabbimizin keşfetmeye yönlendirdiği “afaktaki ve enfüsteki vakıayı/ayetleri”6 okuyarak doğru vakıa bilgisini kavramaya çalışacağız. Vakıa bilgisini kavrama o bilginin idrakimize yansımasıyla ilgilidir; fıtrî ve beşerî öncül bilgilerin ve yaratılmış olan düşünme potansiyelimizin göreceliliği içinde de yansıyan vakıa bilgisi hakkında bir hüküm veririz. Pozitivizm ve dünyaya egemen olan modernite, bize yansıyan veya algıladığımız fiziki, sosyal veya fikrî vakıanın akli yöntemlerle ve teknik araçlarla çözümlemesine bilim diyor ve bu izafi algısına da mutlaklık atfediyor. Kendisi gibi düşünmeyen bütün insanları küstah bir edayla ataerkil, arkaik veya feodal ilan ediyor.
Ama bütün kâinatı yaratan, mikro âlemden makro âleme kadar ölçüsünü belirleyen mutlak bilgi sahibi Allah, kâinatla, insanla ve dünyevi ilişkiler ölçüsüyle ilgili bildirdiği mutlak ilim olan ve korunmuş olan vahyi de7 tahkik/“tetebbür”8 ederek kavramamızı istemektedir. Dolayısıyla fiziki olanı da sosyal ve siyasi süreçleri de izafi ilim arayışlarının konjonktüre göre değişen mutlakla ilgili göreli kavram ve kanunları ile değil, Allah’tan gelen ve korunmuşluğu kesin ve mutlak ilim ifade eden vahyin ölçü ve kavramlarıyla değerlendirmeliyiz. Sosyal ve siyasi yorum veya içtihatlarımızı da (değişkenlerimizi de) mutlak olan asılları ve Kur’anî kavramları gözeterek yapmalıyız.
Müslümanların 13 asırlık tarihinden sonra yeni bir evre ve yepyeni dış şartlarla karşı karşıyaydık. Son yüzyıl içinde yitirdiğimizi, düşürdüğümüz yerde arayacağımız güvenli ortamları kaybetmiştik. Artık var kalma mücadelemizi sadece fiilî savaş cephelerinde yürütmekle sonuca varamazdık. Bir taraftan âlem ve din kavrayışımızdaki usulî ve mezhebî zaaflarımızı aşmak çabasını; diğer taraftan iç ve dış vesayet altında bulunduğumuz ulusal sınırlara ve küresel alana hâkim Batılı hayat tarzına, kültür ve kavramlarına karşı özgünlük mücadelemizi yürütmek zorundaydık.
Kur’an’ın miras bırakıldığı muhatapların farklı tutumlar içinde bulunduğunu biliyoruz. Kendi nefsine zulmedenlerimiz vardı ve var; sınırlı çabalar içinde (muktesidun/arada) olanlarımız vardı ve var; bir de hayırlarda öne geçmek isteyenlerimiz vardı ve var.9 Ama ıslah ve inşa müfredatı ve yolu kat edilirken gelenekçi-mezhepçi algı ve patikalar ve dahi modernist eğilimli algı ve heyelanlar da tartışmalı bir şekilde gündemdeydi. Hangi metodoloji üzerinden yürünecekti?
Lakin paylaştıkları ortak metodoloji ile bir istikamet oluşturmak isteyen ıslah ve inşa projesinin yeterliliğe ulaştığı bir ortak akıl/içtihat meclisi (ulu’l-emr) de henüz oluşamamıştı. Özellikle İslami veya tevhidî uyanış öbeklerinin kendi içlerinde ve zaman zaman da öbekler arasında bir istişare geleneği vardı. Tevhidî uyanış öbeklerinin münkeri defetmek ve bazı hadiseler karşısında İslami duyarlılıklarını birlikte sergilemek konusunda 1990’lı yılların başından itibaren sınırlı alanlarda ortak ameller oluşturmak gibi “platform” tarzı bir karar ve eylem birlikteliği gerçekleştirmek gibi gayretleri oldu. Ama bu çabalar temelinde mutabakata varılmış metodolojik bir aynılaşma yoktu.
Ne teorik ne uygulamalı olarak “şûrâ” ilkelerini ve tatbikat biçimini ele alıp İslami öbekler arasında çözümleyen, konunun vacibiyetini gündem yapabilen bir program ve uygulama netliğine ulaşılabilmişti. Bugün de maalesef İslamî camiada böyle bir gündem maddesi oluşamamıştır.
Bu arada bilimciliğin sosyal yapıyı ve kanunlarını da belirleyeceğine kananlar Müslümanların mahallesini terk ederek dünyevi geleceklerini “ilerlemeci Batıcıların” liberal veya sosyalist tezgâhlarında aramaya; insanların ürettiği ilerlemeci bilimin teoremlerine itaat edip itikat etmeye başladılar.
Türkiye’de az sayıda genç bir çevre 1970’li yılların ortalarında belirgin olarak “milliyetçi”/ulusalcı, sağcı, devletçi kimlik kirlerinden arınma mücadelesi verdiler. Bahar çiçekleri gibi yeniden canlanan bu İslami mücadele kimliksel bir hicret10 ve yeniden iman etme11 eylemiydi. Ama bu bahar heyecanının çoğunluğu İslam’ı yeniden hâkim kılmak azmi içinde yaygın olarak bazı aceleci yöntemlere tutunmaya çalıştı. Türkiye’de yaygın ve örgün tarzda İslami bilinçlenme sürecimizin ilk adımları 1970 ve 1980’li yıllarda atılmıştı. Sürecin taşıyıcıları genellikle gençti, kavramsal birikimlerini, dini anlama usulü ve metot konularını iç ve dış vesayet altındaki yeni dünyada İslami asıllara dayanarak yeniden kazanmak istiyorlardı.
Türkiye’de 1970’li yıllardan itibaren “Kur’an merkezli” tevhidî uyanış sürecinin taşıyıcıları arasında şu üç yöntemsel eğilim belirginleşti:
Birinci Yöntem Eğilimi: İslamcıların büyük çoğunluğu acele içindeydi; yitirilen rüzgârımızın gücüne iktidar vasıtasıyla yeniden ulaşmak isteniyordu. Devrimci sola öykünme olarak da değerlendirilen acil bir siyasi inkılâp peşinde olundu. Ki acilci tasavvurlara İran İnkılâbı rüzgârı hız kattı.
İkinci Yöntem Eğilimi: Daha usulî yaklaşan İslamcılar vakıa değerlendirmeleri, fahşa ve her türlü tuğyana tavır alma çabaları içinde sünnetullah algılarıyla tedricî/merhaleci bir yol izlemenin takibi içinde oldular. Bu tercih öbeğinde geleceği inşa edecek onurlu bir sabır imtihanını taşıyamayanlar; kendi sürecinin şahitliğini, anın fıkhını yaşayamayanlar daha çok terk-i dünya ya da terk-i dava eğilimiyle hareketten koptular veya içlerine kapandılar.
Üçüncü Yöntem Eğilimi: Sünnetullah algısından çıkartılan merhalecilikle daha imkânlı yol alınacağını düşünenlerden bazıları ise kurulu ve hâkim sistem içinde ilkeselliği elden bırakmamaya çalışan yollar aradılar, zannî yorumlar yaptılar. Melikin yetki verdiği Yusuf’un (a) yöneticiliğinden12 “ilkeler” çıkarmaya çalıştılar ve uygulamaya koyuldular.
Bu üç yöntem eğilimi de yorumdu; ama “istihlaf” amaçlı metodik tartışmalar ciddi bir yaşanmışlık tecrübesine dayanmadığı için ütopik ve keskindi. Tabiî ki “Metot akaidden çıktığı için rabbanidir ve tartışılamaz!” diyen ve yorumlarını mutlaklaştıranların yanlışlığı da gittikçe anlaşıldı. Ama bu yaklaşımın cılız takipçileri hâlâ sosyal medya bilgilenmesi gibi usulî, kavramsal, hikmet ve basiret derinliği olmayan dindar ve muhalif duyarlılıklı insanlarımızda karşılık bulabiliyor.
R. Tayyip Erdoğan’a İstanbul büyükşehir başkanlığı döneminde basın danışmanlığı ve başbakanlığı döneminde ortalama on yıl konuşma metni yazarlığı yapmış olan 1970’li yılların tevhidî uyanış süreci taşıyıcıları arasında gördüğümüz Hüseyin Besli, daha İslami uyanışın ilk yıllarında sistem içi mücadele anlayışı konusunda veya Yusuf’un (a) yöneticiliği üzerinden ara başlıklar açmak istedi. O, elde edilen İslami bilgi gücü ile siyasi düzen içine girmekten kaçınılmamasını vurguluyordu:
“Dıştan zorlamalarla, gelip koç boynuzu gibi vurup vurup geri çekilmekle değil, içten yerleşmeye çalışmakla, dönen çarkı uzaktan ‘öff’ diyerek nefesimizle durdurmaya çalışmanın yerine dişliler arasında ezilmek pahasına da olsa içeri girmekle, tabii yerindeyse dönen çarka çomak sokmakla…”13
Düşünce dergisindeki diğer yazılarına baktığımızda “İslami kavramlar ve kaynak meselesi” konusundaki hassasiyetine rağmen, metodik konularda “sistem içi mücadele fıkhı” gibi ölçülerin gerekli müzakereleri yapılmadan veya sistem içi mücadele için gerekli ölçülere ulaşılmadan verilecek demokrasi içi veya demokrasi dışı metodik kararların aceleciliğini o da yaşamaktaydı.
AK Parti İktidar Sürecini Analizde Dıştan ve İçeriden Yaklaşım
Bu ara başlık altında, metodoloji ve ölçüm değerlerine yaptığımız genel atıflardan sonra, AK Parti iktidarının sistem içinde nasıl bir rejim oluşturmak istediğini ve bunu yaparken kimliksel seyyaliyetinin iniş ve çıkışlarının neler olduğunu Etyen Mahçupyan’ın ve Hüseyin Besli’nin yazıları çerçevesinde aktarıp değerlendirmeye çalışacağız.
Etyen Mahçupyan, başlık ve kaynağını 1. dipnotumuzda gösterdiğimiz yazısında pozitivist Batı’nın izdüşümü olan Kemalizm’in, etkinliğini kaybeden moderniteyle beraber düşüşe geçtiği yönünde şu tespitlerde bulunuyor:
“Kemalizm pozitivizme yaslanmasına paralel olarak batıcı ve modernist bir tahayyülün takipçisi oldu. Doğruların (bizim dışımızda) zaten belli olduğu bir dünyada, bize düşen o doğruları vakit kaybetmeden, gereksiz yalpalamalara maruz kalmadan, toplumsal bir bilinçle gerçekleştirmekti. Yani ‘medeniyetçi’ bir bakış…
2000 sonrası giderek görünür olduğu üzere modernlik hızla yıpranıyor, sorun çözemiyor, aksine sorun üretiyor. Modernliğin sahip çıktığı özgürlük, eşitlik, adalet gibi kriterler küresel çapta birer ‘boş laf’ haline geldi. Buna paralel olarak uluslarüstü kurumlar işlevsizleşti, sembolik önemini bile neredeyse yitirmekte olan siyasi korkuluklara dönüştüler…
Dünya ilkesel yaklaşımların zayıfladığı, ‘gerçekçi’ diye addedilen pratik, soğuk ve pazarlıkçı ilişkilerin hakim olduğu bir noktaya kaydı…
Kemalizm’in aynen modernlik gibi ve onunla neredeyse aynı zaman aralığında tükenmesi toplumsal ruh halini de dönüştürmüştü. Batı’ya mesafeli, onunla ‘aşık atan’, dik durabilen, saygı arayan ve gören ‘Güçlü Türkiye’nin cazibesi insanların gönlünü okşamaya başladı. Kendi teknolojisini, silah sanayiini geliştiren, kimseye muhtaç olmayan (son milli maçtaki pankartta yazdığı üzere daima ‘önde’ ve ‘ileri’) bir ülkenin vatandaşı olma, bu ülkenin tarihsel nedenlerle tatmin olmamış toplumsal benliğine uygun düştü.
Kemalizm 28 Şubat süreci içinde fikriyat ve prestij olarak tükendi. AK Parti’nin ilk on yılında ise hükümete yönelik darbe arayışları, hukuksal zorlamalar ve sokaktan medet uman eylemler sonrası toplumun önemli kesimi için kadük, giderek anlamsız, (belki de) ‘zarar verici’ hale geldi. Sonrasındaki 5 yıllık ‘fetret’ döneminin ardından, 2015 yazı itibariyle bürokrasi merkezli yeni bir arayış başladı. Bir yıl içinde AK Parti’nin CHP ile koalisyon çabası kadük kalırken, parti içi ‘şeffaflaşma ve yenilenme’ adımları engellendi ve parti içindeki ‘demokratik’ unsurlar tasfiye edildi...”
Osmanlı çöküş sürecinde yazılan layihalarda çözümün ulema sınıfına ya da ukalâ/ulu’l-elbab takımına tutunarak sağlanacağını söyleyenler gibi, Mahçupyan da çözümün modern dünya için de Türkiye için de Helen ve Roma döneminden kalan “şûrâ” yönetiminin bozulmuş veya tahrif edilmiş ve mutlak olarak insan aklını ölçü edinen “demokrasi” uygulamasında olduğunu öne sürüyor.
Mahçupyan, 28 Şubat zulmüne direnen veya mağduru olan geniş bir dindar kesime dayanan AK Parti kitlesini kendi ideolojileri doğrultusunda kullanmak ve Türkiye’yi bu parti gücüyle biçimlendirmek isteyen liberal sol ve ikinci cumhuriyetçi demokratlarla (biraz da “ılımlı İslam”ı savunan Gülen Cemaati ile ittifak yaparak) siyasi inisiyatifi ele geçiremeyeceklerini anlayınca 2015 yılına dair şu tespitlerde bulunuyor:
“AK Parti’nin CHP ile koalisyon çabası kadük kalırken, parti içi ‘şeffaflaşma ve yenilenme’ adımları engellendi ve parti içindeki ‘demokratik’ unsurlar tasfiye edildi…”
Mahçupyan’ın AK Parti ile ilgili eleştirileri kendi doktrini doğrultusunda ve birlikte olduğu AB’ci kanatla beraber yapılınca “ikiyüzlü demokrasi” ve “insan hakları emperyalizmi” taraftarlarının yaklaşımlarından pek ayrışamıyor. Doğru olarak muhalefetin vizyonsuzluğunu vurguluyor. Ama Erdoğan iktidarından kurtulmak için beraber oldukları Batı eksenli işbirlikçi muhalif blokla birlikte kendi anlayışları dışındaki herkesi “ataerkil, arkaik, feodal veya diktatör” ilan edebiliyor. “Yeni Cumhuriyetçiler” gibi “cici demokrasi telakkileri” ile Kemalizm’e “tükenmiş ideoloji” diyen; Hatay’ın Atatürk’ün, Kuzey Kıbrıs’ın Necmettin Erbakan’ın inisiyatifiyle işgalden kurtarılmasını “otoriter zihniyet” olarak değerlendiren Etyen Mahçupyan’ın Siyonist yayılma, Mısır’daki Sisi darbesi ve Suriye’deki fiilî diktatör Esed rejiminin kitlesel katliamları karşısında sus-pus olması kalbinin Batılı, modernitenin beyaz yakalı ve kara vicdanlı dâîlerinin ritmine göre çalıştığını ele veriyor.
Mahçupyan’ın “Yeni İttihatçılık Tezi”ni Müslümanlık ve Türklük üzerinden tanımlıyor. Bu harmanlanmış seküler milli dindar kimlik; ayrıca devlet ve AK Parti/Erdoğan yakınlaşması ile devletin, tarihî derin misyonuna inanan bir iktidar ideolojisine, kalıcı bir rejim vizyonuna yöneldiğini vurguluyor. Heterojenliğin toplumsal bir veri olduğunu, yönetimin de birçok zaman bundan memnun olmasa da söz konusu gerçekliği “göğüsleyerek” bütünlüğü (milliliği) sağlaması gerektiğini belirten Mahçupyan, iktidarın bugünkü konjonktürel yürüyüşünü şöyle özetliyor:
“Bu nedenle Müslüman ve Kürt kimliğini Türklüğün ‘içine’ yedirme gayreti içinde.”
Mahçupyan, “devlet iktidarı” ile “Erdoğan iktidarı”nın kimliksel gelgitlerini veya bütünleşme eğilimini “iç ve dış vesayet gerçeği”ne hiç değinmeden veya bu iç ve dış kuşatmayı görmüyormuş gibi değerlendirmeler yapıyor. İsrail’in Gazze katliamı karşısında sessizliğe oynayan Batılı kapitalist kültürün uğradığı büyük değer çöküşü hakkında gözü kör, dili lal olmuş durumda. O, tükenmişlik ideolojisini aşamayan Kemalist Batıcı cepheyi de konjonktürün rüzgârına kapılmış muhafazakâr ve millici cepheyi de çözüm olarak “tek dişi kalmış” “demokrasinin medeniyet ufku” ile kimliklerini telife çağırıyor. Batı’nın ezberlenmiş palyatif çözüm önerilerinden kurtulamıyor.
Yeni Telifçilik Hakkında
AK Parti’nin kimliksel gelişimi ve dönüşümleri üzerine yazan Hüseyin Besli ise 1. dipnotta işaret ettiğimiz ilgili yazısında halkın ve Müslümanların değerlerini daha ön planda tutan bir analiz yapıyor. Besli, içinde olduğu akan suya sadece bakmayıp14 Mahçupyan’ın AK Parti için geliştirdiği “Yeni İttihatçılık” kavramlaştırmasından mülhem “Yeni Telifçilik” kavramlaştırmasında bulunarak bu partinin kimliksel politikalarını değerlendirmek konusunda içerden bir sayfa açıyor. Yazısının “tartışılması”nı istiyor. Üç bölümlük yazısını da on bir kısma ayırmış.
Yazının birinci kısmında AK Parti’nin başlangıçta M. Kemal ile oldukça mesafeli olduğunu belirtiyor ve partinin potansiyel dinamiklerine işaret ediyor:
“Her ne kadar 'Türkiye partisiyiz' dese de, AK Parti, başlangıçta İslamcıların, Millî Görüşçülerin de diyebiliriz, oluşturduğu bir parti olarak temayüz etti. Ana gövde/beden neredeyse tamamen homojen bir İslamcılıktan müteşekkildi.”
“Diğer unsurlar; yani liberaller, sosyal demokratlar, milliyetçiler vs. onlar da vardılar, lakin bedeni dönüştüremeyecek dozda bulunuyorlardı...”
“Konumuz gereği şimdiden not etmeliyiz ki zamanla, mesela liberaller ve sosyal demokratlar, bu ana yapıyı/bedeni kendilerine dönüştürme imkanlarının bulunmadığını fark edince terki diyar ettiler. Yani, bir akletme sonucu AK Partili olmuşlardı, zamanla, çeşitli sebeplerle, yine bir akıl yürütmeyle AK Parti'den ayrıldılar. Bunlar, sayıca kale alınmayacak kertede olsalar da, ayrılışları AK Parti liderliğinde/kurumsal yapısında bir tedirginliğin oluşmasına, 'bedenimiz küçülüyor mu?' endişesine sebep oldu.”
Besli, bu kısımda Etyen Mahçupyan’ın “Parti içindeki ‘demokratik’ unsurlar tasfiye edildi.” iddiasına da bir nevi cevap veriyor. Ancak başlangıçta partinin asıl oluşturucularının “İslamcılar ve Milli Görüşçüler”den teşekkül ettiğine işaret ediyor ama bu kesimlerin dışarıdan kavramlarla, aceleci ve hayalci bir tasavvurla “devrimci” veya “demokratik” yollarla iktidara gelip veya devlet olup İslami bir proje uygulama hedeflerinin 28 Şubat’ta sükûta erdiğiyle ilgili vakıanın üzerinde durmuyor. 28 Şubat’ta yasaklara direnilse de sonuç itibariyle ciddi bir mağlubiyetle karşılaşılmış ve birçok kazanımımız elimizden alınmıştı. AK Parti kuruluşunda yer alan İslamcılar ve Milli Görüşçüler mağlubiyet psikolojisi içinde hamaseti bırakıp Erdoğan’ın “siyasette önce vesayetten kurtulma ve halkın zorunlu ihtiyaçlarını karşılama stratejisi”ni ve “muhafazakâr demokrasi” söylemini içselleştirmeye başlamışlardı. Partinin kendi kimliğini tanımlamasıyla ilgili tartışma 10-11 Ocak 2004 tarihinde İstanbul’da yapılan “Uluslararası Muhafazakârlık ve Demokrasi Sempozyumu” toplantısında son şeklini almıştı.
Sempozyumda AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan, 11 Ocak 2004’te partinin konumuyla ilgili tespitlerini “Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu” olarak değerlendiren konuşmasıyla ortaya koydu. Erdoğan bu konuşmasında muhafazakârlığa önem verdiklerini, ancak muhafazakârlıktan statükoculuğu değil, bazı değer ve kazanımların korunmasını anladıklarını ve aile kurumunu sarsacak uygulamalar konusunda hassas olduklarını belirtiyordu:
“Dini bir toplumsal değer olarak önemsemekle birlikte, ‘din üzerinden siyaset yapmayı, devleti ideolojik bir dönüşüme uğratmayı’ doğru bulmadıklarını söyledi. Dini değerlerin sosyal fonksiyonlarını kabul ettiklerini ama dini asla ideolojik bir yoruma tabi tutarak bölünmeye sebebiyet vermeyeceklerini vurguladı.”15
Erdoğan bu konuşmasıyla AK Parti’nin egemen sistemin iç ve dış merkezlerine ne kadar yakın durduğunu ilan ediyordu. Din, vahiy/ilahi temelli değil toplumsal/sosyolojik temelli bir değer olarak algılanmalıydı. Dolayısıyla toplum değiştikçe ve değiştirildikçe din temelli riskler de değişebilir hatta ortadan kaldırılabilirdi. Dinin siyaset alanından ve toplumu ıslah etmek fonksiyonundan soyutlanarak dar bir inanç ve ahlak alanına sıkıştırılması onaylanıyordu. Ayrıca devleti ideolojik olarak dönüştürmeyi uygun bulmadıkları ilanıyla, devletin laik ve ulusalcı yapısı tabulaştırılmaktaydı.16
Tayyip Erdoğan’ın “manifesto” diye nitelenen konuşmasını Ahmet Taşgetiren, “Sistemin hassas çizgileriyle komplekssiz bir ilişki kuracaksınız, bunun için o hassas çizgilere kendi değerlerinizle çatışmayan bir yorum getireceksiniz.” dedikten sonra bu konuşmayla dengelerin çok iyi kotarıldığını ifade ediyordu. Taşgetiren’e göre Türkiye’ye yeni bir tarz-ı siyaset sunan bu çabanın önemsenmesi, paylaşılması, eleştirilecek yanları olmasına rağmen zenginleştirilmesi; ama asla toptan reddedilmemesi gerekiyordu.17
Erdoğan, mer’i kanunlar kıskacında İslamcı bir partinin iktidarda kalamayacağı anlayışı içinde “Müslümanlığı” savunurken “İslamcılığı” bırakıyor ve “siyasette önce vesayetten kurtulma ve halkın zorunlu ihtiyaçlarını karşılama stratejisi”ni “muhafazakâr demokrasi” kalıbıyla öne çıkartıyordu.
“Bu bir strateji mi değil mi?”, “Erdoğan takiye yapıyor mu yapmıyor mu?” diye birçok tartışmalar yapıldı. Akademya Batılı mercilere laiklik adına olumlu raporlar yazdı. AK Parti bünyesine katılan eski devrimci ve Milli Görüşçü İslamcılar kitleyle konuşmalarında “İslamcıların iktidara gelerek devlet olduklarını” propaganda ediyorlardı; ama parti kanallarında ve Meclis’te “muhafazakâr demokrat” olduklarını söylüyorlardı. Muhtemelen parti içinde de dışında da uygulanan strateji ya doğru dürüst anlaşılamamıştı ya da konunun anlatımı dindar kesimlere yönelik muallakta bırakılmıştı.
Örneğin rahmetli Akif Emre bile İslamcılığın ve İslami cemaatlerin 28 Şubat arifesinde ve sürecinde yaşadıkları zaaf ve mağlubiyet hallerini özeleştiriye tâbi tutmak yerine, sistem içinde halkın ihtiyaçlarına, hukuka, öğrenime, inanca ve güvenliğe alan açmaya çalışan demokratik mücadele aktörü dindarların politikalarını eleştirmeyi önceliyordu. Erdoğan’ın dar ekibiyle oluşturduğu vesayet altında “sistem içi yeni mücadele stratejisi”yle ilgili okuma analizleri hamasi dönemlerin duygusallığını aşamadı. Milli Görüşçülük çizgisinin, ayrıca tevhidî uyanış ve bilinçlenme cephesini ya da politik İslamcılığı terk edenlerin zaafları tabiî ki olacaktı. Rahmetli Emre de görebildiği açıdan bu zaaflara vurgu yaptı ve Etyen Mahçupyan’dan 14 sene önce “Neo İttihatçılık” kavramlaştırmasını ele aldı:
“Bu durum İslamcıların devletle iç içe geçmesi, medeniyet iddialarını bir çırpıda unutarak kendilerini sistemle özdeşlemeleri Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli başarılarından biri sayılmalıdır.
Bir bakıma İslamcılığın milliyetçiliğe dönüşüdür tanık olduğumuz. İdeolojik yapısına ilişkin sorgulamayı bir kenara bırakarak sistemle özdeşleşen muhafazakarlaşma söz konusudur. Küresel kapitalizmin değerlerini sorgulamak yerine içselleştirerek güçlenen, bölgeye nizamat vermeye soyunan muhafazakâr milliyetçilik türü tanık olduğumuz. Başka ifade ile İttihatçılığa evrilen bir İslamcılık: Neo İslamcılık”18
Besli, yazısının ikinci kısmında AK Parti içinde ana gövdeyi Milli Görüşçüler oluştursa da başka unsurlar da vardı diyor:
“Buna istinaden ve geçmiş tecrübelerden de dersler çıkararak AK Parti başlangıçta kendisini Türkiye Partisi/bütün Türkiye'ye hitap eden bir parti olarak tanımlamıştı.
Ne var ki; Türkiye partisi olmak amorf olmayı, renklerin birbirine karıştığı, şeylerin iç içe geçtiği bir yapıda olmayı gerektirmiyordu. Müstakil ve özgün bir beden, siyasi bir duruş sahibi olarak da bir siyasi parti Türkiye'nin tamamına hitap edebilir. Şu şu ilkeler ve kabuller doğrultusunda tek tek insanları ve topluca ülkeyi sahili selamete çıkaracak eczaya ve beceriye sahibiz de diyebilirdi...
Tali unsurların, siyasi sonucu değiştirecek miktarda olmadıklarını biliyor olsalar da, bu unsurların özgül ağırlıkları sayısal miktarlarından fazla olması nedeniyle onların ayrılışı AK Parti'yi başka arayışlara itti.”
Bu konuda Mahçupyan’ın “Dünyada ilkesel yaklaşımların zayıfladığı, ‘gerçekçi’ diye addedilen pratik, soğuk ve pazarlıkçı ilişkilerin” ön plana çıktığı vurgusu AK Parti pragmatizmini de içine alıyordu.
Türkiye’de cumhurbaşkanının halk tarafından iki turlu sistemle seçilme uygulamasına ve cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesine karar verilmesi, artık iktidar olmak için %50'nin üstünde oy alma mecburiyetini getiriyordu. AK Parti hissettiği boşluğu doldurmak üzere “MHP ile ittifak kurmanın yanında, biraz da bu halin icbar etmesiyle Mustafa Kemal ile de mesafeyi kısaltmaya karar verdi.” diyen Besli, ittifakların karşılıklı ödün üzerine kurulduğunu belirtiyor. M. Kemal Atatürk isminin AK Parti söylemlerinde giderek fazlaca her almaya başlaması hakkında da şöyle not ekliyor:
“Oysa, burada unutulan bir şey vardı: Koca Üstad İbn-i Haldun'un deyişiyle 'adetler/söylemler zamanla şahsiyetlere dönüşebilirlerdi.' Dillerine Atatürk ismi haylice yerleşmiş AK Partililer bu konuda ne düşünmüşlerdir bilemem.”
Hüseyin Besli yazısının dördüncü kısmında her siyasi hareketin başlangıçtaki samimi ve sahici girişiminin zaman içinde devletin iktidar makamına oturanı dönüştüreceği üzerinde duruyor.
Beşinci kısımda ise Kemalistlerle flörtün onların tüm tabularını kabul etmedikçe işe yaramayacağı üzerinde duruyor:
“Denebilir ki, AK Partililer çaya-çorbaya limon kabilinden her mecrada, her olayda, her başları sıkıştığında, her rakibe saldırı anında pervasızca ve sınırsızca, bir sopa gibi Mustafa Kemal'i kullanan Kemalistlerin elinden onu alırsak onların hareket alanını daraltabiliriz... diye düşünmüş olabilirler.
Ama ne var ki, zihinleri Kemalistlik'le malul olan kafalar bu nahif (cılız, çelimsiz) yaklaşımdan hiç de etkilenmeyeceklerdir/etkilenmemişlerdir. Aksine kıskançlıkla Kemalizm inancına daha çok sarılmışlardır, sanki dinlerini daha çok zikretmişlerdir.
(Bu bab da yurdun çeşitli yerlerinde 10 Kasım 9'u 5 geçe ritüeline uymayanların takibe uğraması ibretlik olduğu kadar, Kemalizm dininin ne kadar katı/radikal olduğunu da göstermiştir…)”
Besli, bu ifadeleriyle “Yahudiler ve Nasraniler sen onların milletlerine (dinlerine) uymadıkça senden asla razı olmazlar.”19 ayetinin adeta çağdaş yorumunu yapıyor.
“CHP Kemalist iken MHP Atatürkçü” müdür?
Bu başlık altında Hüseyin Besli “CHP'nin Kemalistliği her zaman solculukla at başı gitmişken; MHP'nin/milliyetçilerin Atatürkçülüğü hep sağcıdır. Bir başka deyişle Kemalizm evrenseldir, Atatürkçülük ise millicidir, yerlidir...” tarzında “yerlilik ve millilik” temelinde AK Parti ile MHP’nin görüşlerini “telif” ettiklerine değiniyor.
Oysa “öncü baninin” ideoloji ve doktrin kitabı “Nutuk”, Yeni Türkiye mücadelesini 19 Mayıs 1919'dan başlatarak Kemalizm’in başlangıç sınırını göstermişti.
1934’ten itibaren Kamal Atatürk olan Mustafa Kemal'in Lozan Antlaşması süreci ve İzmir İktisat Kongresi ile temayüz etmeye başlayan gerçek kimliği veya Batılı egemenlere sığınma refleksiyle keskinlik kazanan Garplılaşma devrimleri ve “Ümmetten bir ‘millet’ yarattık.” deyişiyle ilan ettiği Türk uluslaşması süreci yabancılaşma açısından mücessimleşen hallerdi.
K. Atatürk'ün icraatlarından Garplılaşma ayağını, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da DP, MP, AP ve MHP de Batıcı “muhafazakârlık” telakkileri içinde biraz yumuşatıp Garplılaşmanın hızını Müslümanlara saygı babında azaltmak isterken, Atatürk devrimlerine tutundukları boyut ve ortak söylemleri seküler ulusçuluk/"milliyetçilik" idi. Dindar, seküler veya teist bütün uluslaşma süreçleri bilerek veya bilmeyerek ilerlemecidir. Bütün “milliyetçiler”/ulusçular, 18. yüzyıldan itibaren icat edilmeye başlanan ve teorik olarak Avrupa’da neşet eden “ilerlemeci pozitivist” anlayışla zihinleri iç içe geçtiği için “Ümmetten bir ‘millet’/ulus yarattık.” diyen Atatürk’e veya Kemalizm’e tutunmak asabiyetindedirler.
Peki CHP ulusçuluktan vazgeçebilir mi? “Nationality” ya da “nationalist” adıyla sonradan icat edilen “ulus” veya “ulusçuluk” kavramıyla, istismar edilen “millet” kavramı “sol Kemalistler” ile “sağ Kemalistler”i farklı kılmaya yeterli olmuyor.
CHP ile MHP arasındaki ulusçulukla ilgili çekişmenin şifresi 3 Mayıs Türkçüler Bayramı'nda gizlidir. Aralarında sanal Türk ulusunun kökeni ihtilafı var. Kurgulanarak inşa edilen Türk ulusu (o yüzden de kurucu bani Atatürk bu sıfatı hak ediyor) CHP'ye göre 7 bin yıllık Hitit ve Sümerlere dayanan beyaz ırktan neşet etmişti. MHP'ye göre de 5 bin yıllık Orta Asya steplerinde meydana gelen bu kavim sarı ırktan neşet etmişti. Birisinin totemi Hitit güneşi, diğerinin ki bozkurt! Ama bazı nüanslara rağmen “Ümmetten bir ‘millet’ yarattık.” mottosu her iki kesimin de mutabakatını ifade eder.
CHP hiçbir zaman ulusçuluktan vazgeçmedi ki. Sadece ulusçuluk algısının etnik köken senaryosu farklı.
Ayrıca 28 Şubat'ta hepimize karşı ambargo uygulayan ve Müslümanlara karşı sopa kullanan kolluk güçlerini teşvik eden ADD Kemalizm uğruna hiç Atatürkçülükten vazgeçti mi?
Dolayısıyla Kemalizm’e veya Atatürkçülüğe yaklaşımda CHP ve MHP eksenindeki farklılığın tarihselliği farklı bir hermenötik okumayı gerektiriyor.
Türkiye'yi dış vesayet kadar iç Kemalist vesayetten de kurtarmaya çalışan muhafazakâr-demokrat ideolojisinin taşıyıcısının (Kendilerince bu muhtevaya gerçekçi bir açıklama getiren ciddi bir çalışmaya veya tartışmaya rastlayamadık.) biraz da MHP'ye mecburiyetinden Atatürkçülük söylemini ön plana çıkartması zorunluluktan mı yoksa Hüseyin Besli’nin ifade ettiği gibi “Zaman içinde iktidar makamı oraya oturanı dönüştürür.” tespitinden mi kaynaklandığı mevzuu ciddi bir müzakereyi hak ediyor.
Hüseyin Besli, yazısının yedinci ve sekizinci kısımlarda cumhuriyet ideolojisinin vardığı “Yeni Telifçilik” süreci ekseninde Onur Atalay’ın kitabı “Türk’e Tapmak” kitabından kısa alıntılar yaparak bir özetleme yapmış:
“İslam’ı reforme etmek mi, Türklüğü dinleştirmek mi?”
“19. yüzyılın sonunda tüm İslamileştirme çabalarına rağmen, devletin yeni modern okulları, çoğunlukla pozitivist, materyalist ve ilimperest fikirlerle aşılanmış bürokratlar, subaylar, profesyoneller ve aydınlar yetiştiriyordu. (...)” (Amit Bein)
“1915-16 yılında Darülmuallimin öğrencileri arasında yapılan bir ankette 90 öğrenciden 89'unun dinle alakaları olmadığı görülmüştü...” (Nuray Mert)
“Konyak içip domuz yemek adeta bir onur meselesi halini almıştı. Ortada bir inanç krizi vardı. Fakat açık ve militan bir ateizm bu kareye eşlik etmiyordu. (...)”
“Osmanlı entelijansiyası 'İman ile şüphe arasında' bir boşlukta asılmış olmanın ürpertisini yaşıyordu. (...)”
“İşte II. Meşrutiyet döneminde, din ile siyaset bağlamında yürütülen tartışmalarda, sonraki dönemlerde en önemli fikir olarak Ziya Gökalp'in İslam'ın akli/bilimsel kalıplarla sınırlanması ve bununla irtibatlı olarak Türk/Türkleştirme teklifi gelecekte bu siyasetin belirleyicisi olacaktı. (...)”
“Böyle bir inanç krizinin mirası üzerinde yükselen Cumhuriyet, ilk on yılında, ittihatçıların Türk-İslam tezinden daha radikal bir adım atacak bir Türk İslam/Türkleşmiş İslam ortaya koymaya çalışacaktı. (...)”
“Başlangıç itibariyle anlaşılıyor ki M. Kemal Kurtuluş Savaşı boyunca ve Cumhuriyetin ilk birkaç yılı itibariyle, Meşrutiyet döneminde şekillenen 'İslam dini akli ve tabii bir dindir' fikrini savunur.”
“(... Acaba) dinin eskiden oynadığı meşrutiyet kaynağı rolünü, artık medeniyet ve bilim oynamaya başlamıştır. (...)”
“Bir yandan bu kuşak; materyalizm, bilimcilik ve sosyal Darwinizm'in bir karışımı olan Alman vulzermateryalizminin ve Littre'nin temsil ettiği pozitivizmin etkisi altındaydılar ve Cumhuriyeti kuran kadronun da zihin yapısı işte bu etkiden yoğun biçimde nasibini alarak (...)” (M. Şükrü Hanioğlu)
“Bu gelişmeler muvacehesinde şu soru kendini bütün yakıcılığıyla dayatmaktadır. Tartışmalar sonunda gelip şu iki soruda düğümlenecekti. 'Yeni Cumhuriyet'te dinin yeri ne olacaktı?”
“İslam'ın reforme edilerek kazanılması, Türkiye'de payidar kılınması mı, yoksa külliyen reddedilmesi gereken bir unsur mu olduğudur. Bir Türk dini mi yaratılmalıdır yoksa Türk'ün kendisi mi dinselleşmelidir.”
“Dinin ne denli kullanılır bir vasıta olduğunu bilen rejim, diyanet gibi bir kurumu kurup yaşatarak, bu vasıtayı terk etmeye ve mesela Sovyetler Birliği'ndeki gibi açıktan din karşıtı bir propagandaya omuz vermeye hiç yanaşmamıştır. (...)”
“Mesela, Baltacıoğlu 'İslam dinini Türkleştirmek lazımdır...' derken Ruşen Barkın: 'Din yok, Milliyet vardır' diyecektir. M. Kemal ise uzun süre karar veremez. (...)”
“Çoğu jön Türk ve Kemalistlere göre gerçek/doğru İslam (yani akla ve bilime uyumlu) aslında halk tarafından anlaşılan İslam'ın karşıtı bir reddiyesidir. (Eric Jan Zürcher) fakat onlar yine de tarihsel dinin dönüşerek yaşamasını arzu etmektedirler. (..)”
“Öyleyse denilebilir ki Cumhuriyet, ilk yılları itibariyle, Meşrutiyet döneminde Ziya Gökalp –Yusuf Akçura'nın savunduğu telifçi çizgiyi izlemiş, 1924'e kadar kabaca İslam'dan bir yönetim amacı olarak yararlanmayı öncelemiş, sonrasında 1930'ların başına kadar ise dini reforme etme, onu çağa ve resmî ideolojiye uyumlu hale getirme, dilini Türkçeleştirme ve nihayetinde onu milliyetçiliğin emrine verme çabasına girmiştir. Bir Türk İslamı yaratmanın büyük öneme inanılmış, evrensel dinin yerine milli bir din ihdas edilmek istenmiştir. (...)”20
***
Hüseyin Besli yazısının dokuzuncu kısmında “Söylediklerimizin muhakkak ki eksiği ve yanlışı vardır.” deyip şu kanaatini paylaşıyor:
“Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan telifçilik ile MHP'nin Atatürkçülüğü ve AK Parti MHP ittifakının oluşturduğu vasat zinhar aynı değildir. Hatta amaç açısından hiçbir benzerlik taşımıyor da denilebilir. Fakat, bugün olanlar dünün muhassalası, yarın olacaklar bugünün yansımasıdır...”
Besli, onuncu kısımda “Şu cümleyi kurmazsam kendimi rahatsız hissederim.” diyerek Düşünce dergisinde 1977 Haziran’ında dile getirdiği “dişliler arasında ezilmek pahasına da olsa içeri girmek” ve “dönen çarka çomak sokmak” tarzında bir pratik içinde olmasa da tarihe tanıklık etmek adına açık bir şahitlikle sözlerini toparlamaya çalışıyor:
“AK Parti başlangıçta M. Kemal'e oldukça mesafeliydi. Bu tutumuyla halkın teveccühüne mazhar olarak iktidar oldu. Ne var ki zamanla AK Parti, M. Kemal ile aradaki mesafeyi giderek kısalttı. Varsın kim ne derse desin; bize göre AK Parti, M. Kemal ile aradaki mesafeyi kısalttığı oranda halkın teveccühünde azalmalar husule geldi.
Bu arada, bilvesile; Atatürk, zaten, uzun zamandır sadece 'mim' (M.) olarak kullandığı 'Mustafa' ismini tamamen atıp, 1934'ten itibaren 'Kemal Atatürk' yazan nüfus cüzdanı taşımıştır.”21
Muhafazakârlık mı Halk Devrimi mi?
Son vurgularında da Besli şu ifadeleri kullanıyor:
“AK Parti ideolojik bir yere oturtmak için kendini 'Muhafazakâr Demokrat' diye tanımlamıştı. (O günün şartlarında 'Müslüman demokrat' denilemediği için 'muhafazakâr demokrat' dendi... kabilinden düşünceler hiç de yabana atılacak türden değildir.) Hadi, şimdilik demokrasiyi tartışmayalım...
Burada kastedilen muhafazakârlık; başta dini umdeler ve ritüeller olmak üzere, kültür, sanat, örf, âdet, tarih, atalar, coğrafyalar, şehirlerin ruhu gibi değerleri savunmaksa AK Parti muhafazakâr bir partidir.
Yok; muhafazakârlıktan kasıt, mevcut statükoyu, siyasi-idari-mali yapıyı korumaksa, ki; literatürde bu vasfıyla yer alır, AK Parti muhafazakâr bir parti sayılmaz.
Hatta, devrimci bir parti bile denilebilir. Bu bağlamda vaktiyle kimi gazetelerin ‘Anadolu İhtilali’, ‘Halk Devrimi’ gibi manşetleri hatırlanırsa maksat daha iyi anlaşılır.
Demem o ki; bilinçli ve/veya sezgisel bir biçimde AK Parti bu hususta da bir anlamıyla telifçi bir tavır takınmıştır. Yani kültürel muhafazakârlıkla, siyasi devrimciliği; Müslümanlıkla muhafazakârlığı aynı anda, aynı bedende bulundurabilmiştir.”
Şunu belirtmeliyiz ki Kemalizm, hermenötiğin ilgileneceği konulardandır. Çünkü ulusçuluk şemsiyesi altında farklı kimliklere eğilimli her öncül bakış onu farklı değerlendiriyor.
Ulus devlet şemsiyesi altında korunaklı politika yapmak söz konusu olunca bütün farklı taraflar “bekâ” adına şemsiyenin kapanmamasına, sapının kırılmamasına dikkat ediyorlar. Bu konu ayrıca iç ve dış vesayetin ne kadar aşılmak istendiği ile ve nasıl bir dönüşüm stratejisine sahip olunduğu ile de alakalı.
T.C. yönetiminde “ulusal sınırları silikleştirmek”ten “açıkça” bahsedildi; ama ulusal devleti Batı’nın kimliksel ve siyasi vesayet aracı olmaktan çıkartılmasından “açıkça” bahsedilemedi. “Halk devrimi” ifadesinin daha çok küresel vesayeti aşmak niyetiyle mi yoksa iç vesayet sisteminde birtakım rayları değiştirmek niyetiyle mi kullanıldığı muallak!
M. Kemal’in 1934’te nüfus cüzdanındaki adının “Kemal” olmaktan çıkartılıp “Kamal” haline dönüştürülmesi, daha sonra Milli Eğitim müfredatında da resmî törenlerde de hiç dillendirilmek istenmeyen bir durum. AK Parti’nin ulus devlette konuşlanıp iktidarı güçlendikçe Atatürk’e ait hangi adı kullandığı hiç gündem olmadı.
Verili sistem içinde sıkıştırılmış Müslüman irade 1945’ten itibaren var kalabilmek için nasıl ki karşıtına sığınmayı “milli dindarlık” yani hem milliyetçi, devletçi, sağcı hem “şeriatçı” bir algı ile üretti ise 28 Şubat mağlubiyetinden sonra da verili sistemde var kalabilmek ve işini yürütebilmek için karşıtıyla barışık yaşayabilmek amacıyla farklı post-İslamcı söylemler üretildi. “Muhafazakâr demokrat” ifadesini de böyle anlamak daha gerçekçi gibi.
Sahici özneler bakımından, “muhafazakâr demokrasi” söylem veya kılıfının ardındaki İslami kaygılarında “bir samimiyet hali de yoktur” diyemeyiz. Ancak zaman zaman da yukarıda bahsettiğimiz “Üçüncü Yöntem Eğilimi” içinde reel-politika sahasında fıtrata, düşünceye ve inanca alan açmak için mücadele eden başta sayın Erdoğan olmak üzere AK Parti kadroları özgün İslami kimliklerinin sabitelerine ne kadar vakıftırlar? Ya da özgün İslami sabitelerine vakıf olanlar bu sabiteleri yakınları (ve aile efradı) ile birlikte ne kadar koruyup geliştirebiliyorlar?
Samimiyeti teslim etmek ayrı bir konudur. Ama vakıamıza göre istinbat edilmiş bir fıkhı ve ortak aklı üretmek ve o doğrultuda gelişim kaydetmek ise daha farklı edinimdir.
Ulus sistemler ve toplumlarda yaşıyoruz. Küresel kapitalist hayat tarzını, işgal ve sömürüyü aşmak, her türlü necis vesayeti defetmek, “hakkı ve hakikati yaşayan bir ümmet olmak ve onunla adalet yapmak”22 için nasıl bir istikamet tutacağımız içtihadi bir konu ve hâlâ müzakereleri devam ediyor.
Önce teşhis ve doğru yol tespitinin değeri bilinmeli. Bu konu mükerreren irdelenmeli ve değişen hayat şartları ve statükolar çerçevesinde dinamik ve verimli bir tarzda müzakere edilebilmelidir.
Hastalığın tespitiyle uğraşmamız namaz kılmamıza ve bildiğimiz doğruları yaşamamıza engel değil. Hastalığın tespitinin tedavinin yüzde 50’sini oluşturduğunu söylerler. Önce, zaafları ve İslami asılları anlayabilecek eğitim, talim, tebliğ ve inşa öbeklerinin daire daire çoğaltılmasını teşvik etmeli; bu konuda örneklik oluşturan pratikleri paylaşabilmeliyiz.
Bilinçli dairelerin birbirine kenetlenmesi bir direniş ve hayat zinciri oluşturacaktır. Geleceği kestirme fantezileriyle ve entelektüel kurguların yaz-bozlarıyla uğraşmak yerine vahyin inşa edeceği bir şahsiyet olarak talim ve şahitlik çabalarını öncelemek en önemli çözümümüz olmalıdır. İslami şahsiyetlerden oluşacak istişari birlikteliklerin tanıklığı sağlam hayat, dayanışma ve direniş halkaları oluşturmak ise en gerçekçi ve ulaşılabilir seçeneğimiz olmalıdır. İslami uyanış, inşa ve direniş halkalarından oluşan ve oluşacak İslami yürüyüşümüzün Allah’ın davasına hizmet etmesi,23 “şûrâ ehli” birikimimizin çoğalmasına ve uzun vadeli de olsa “ulu’l-emr heyeti” meydana getirme hedefimize bağlıdır.
Arzu ettiğimiz hedefin yolunun akademik, icazetli veya edebî üstatların şahitleşmemiş söylemlerini; siyasi ve askerî kahramanların estirdiği duygusallığı ve teorisyenlik beklentilerini aşacak, sefere çıkabilecek “tefakkuh” gücü24 dirayeti ile şuraya ehil olma çabasındaki iman ve amel ehlinin yürüyüşü sayesinde aydınlanacağını murat ediyoruz. Ve biliyoruz ki Resul-i Ekrem’e nazil olan Kur’an-ı Kerim, Rabbimizin izniyle insanları karanlıktan aydınlığa ulaştıracak25 en temel kılavuzdur.
1- Etyen Mahçupyan, “Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı?”, Serbestiyet, 23, 24, 25 Ekim 2025 (29 Ekim 2025)
2- Hüseyin Besli, “Yeni Telifçilik”, Akşam, 21, 23, 28, 30 Kasım 2025
3- Nur, 24/55
4- Enfal, 8/48
5- M. Abduh & R. Rıza, “Sünnetullah Kavramının Önemi”, Menar Tefsiri, Ekin Yayınları, Temmuz 2011, C. IV, s. 77-81; “Toplumsal Dönüşümde Sünnetullah”, a.g.e., Kasım 2012, C. XI, s. 242-247
6- Fussilet, 41/53
7- Ala, 87/6; Kıyame, 75/16
8- Nisa, 4/82
9- Fatır, 35/32
10- Müddessir, 74/4-5
11- Nisa, 4/136
12- Yusuf, 12/54-56
13- Hüseyin Besli, “Düşünce Gözüyle Dergiler Ya da Dergilerden Düşüncemize Takılanlar”, Düşünce, C. II, Sayı: 3, Haziran 1977, s. 63
14- “Su akar, Türk bakar” deyişini aşıp…
15- Yeni Şafak, 11 Ocak 2004
16- H. Türkmen, Türkiye’de İslamcılık ve Özeleştiri, Ekin Yayınları, 2008, 2. Baskı, s. 144-145
17- Ahmet Taşgetiren, “Arayışlar”, Yeni Şafak, 12 Ocak 2004
18- Akif Emre, “Neo-İttihadçılık”, Yeni Şafak, 8 Eylül 2011
19- Bakara, 2/120
20- Onur Atalay, Türk’e Tapmak & Seküler Din ve İki Savaş Arası Kemalizm, İletişim Yayınları, 2025
21- Kaldı ki Atatürk’ün Anıtkabir’in Atatürk Müzesi’nde sergilenen 1934 tarihli nüfuz cüzdanında adı “Kemal” değil “Kamal” olarak yazılı.
22- Araf, 7/181
23- Muhammed, 47/7
24- Tevbe, 9/122
25- İbrahim, 14/1
