Emperyalist ve Cahilî Kuşatmaları Aşmada İki Anlayış, İki Yöntem ve Uygulama
HAKSÖZ Sayı: 421 - Nisan 2026

Batılıların “Ortadoğu” dediği, bizlerin de “Güneybatı Asya” demeye başladığımız bölgedeki hem iç vesayet rejimlerine hem emperyalist kuşatmaya karşı tavrımız ve verilen mücadeleler yeni değil. Islah ve ihya hareketinin veya hareketlerinin bu mücadeleyle ilgili bakış açısı ve tavrı ABD ve İsrail’in İran’a ve İran rejimine son saldırısıyla sınırlandırılmaması gereken daha geniş bir perspektifi gerektiriyor. Mart ayının son pazarında Fatih Camii’nden Beyazıt Meydanı’na yürünerek yapılan protesto eyleminin çağrı spotu da bu nedenle “Siyonist İsrail – Emperyalist ABD Ortadoğu’dan Defol!” idi.

Şii Dünyadaki Umut ve Trajedi

Mısır’da kendi metodunu 1992’de ıslah ve revize eden, konuyla ilgili iki de kitap çıkartan Cemaat-i İslami gibi, İhvan-ı Müslimin gibi silahı birbirimize ve vesayet altındaki Müslüman yöneticilere değil, dışarıdaki düşmana çevirmek konusundaki hassasiyeti dolayısıyla Afganistan cihadına katılan Filistinli müfessir ve mücahid Abdullah Azzam da 1979 İran Devrimine sevinenlerdendi. Ona göre İran Devrimi, Amerika’nın bölgedeki polisliğini yapan tağutu, Şah Rıza Pehlevi’yi rezil etmişti. Tevbe suresinin tefsirinde “İran’ı destekliyoruz diye kendi ülkelerimizde zindanlara atıldık, baskı gördük ama vazgeçmedik.” diyordu.

Ancak Abdullah Azzam, Suriye İslami hareketinin, Hafız Esed’in Suriye’deki zulmü, işkenceleri ve tecavüzleri son bulsun diye İranlı yetkililerle ve Ayetullah Humeyni ile yaptığı görüşmelerin kayıtlarının, daha sonra Esed rejimine aktarıldığını belirtmektedir.1 Ayrıca İhvan-ı Müslimin, bu tür olumsuzlukları ve bazı dinî aşırı yorumları dile getirdiği için İran İrşad Bakanlığı tarafından itham edilmiş ve hakkında karalayıcı uzunca bir bildiri kaleme alınmıştı. Türkçeye de çevrilen ve Müslüman Kardeşleri “Amerikan uşakları” olarak itham eden ve İran’ın Türkiye Büyükelçiliği ve konsoloslukları tarafından dağıtılan o bildiri de arşivlerde duruyor.

1944’te ölen Rıza Şah Pehlevi’nin cenazesine katılmanın küfür olduğunu açıklayarak İran Devrim sürecinin ilk ateşini yakan Seyyid Ebu el-Fadl Burkai (veya Ayetullah Borki) ve takipçileri Haydar Ali Kalemderan, Mustafa Tabatabai ve arkadaşları 1979 Devrimi öncesinde cuma namazını farz olarak kılıyorlardı. Yani bu son cümle ile ifade ettiğimiz konu, Borki’nin gaybi konulara da mezhebî konulara da Kur’an merkezli baktığı; gaybi konularda Rabbimizin yakînî olarak bildirdiğinin dışında zann, reyb, şek ve şüphe taşıyan rivayetlerle itikad oluşmayacağını, Resulullah (s) dışında hiçbir beşerin masum olamayacağını, İslami uygulama ve onu coğrafyalarımıza hâkim kılmanın yolunun da Kur’an’ın rehberliğinden ve Muhammed Aleyhisselam’ın zamanı aşkın sünnetinden geçtiğini 40 yaşından sonra yazdığı eserlerinde ve çalışmalarında ortaya koymuştu.

Burkai, Şia kültürünü devrim öncesinde de devrim sonrasında da ıslah etmek için yoğun çabalar içinde oldu ama Şah döneminde de İran İslam Cumhuriyeti döneminde de kötü muamelelerle karşılaştı; hapsedildi, sürüldü, ateşli silahla yaralandı. Onun çalışmalarını takip eden ama Şii geleneği içinde daha esnek davranan Ayetullah Muntazeri, Hüşrev Şahi, Mehdi Haşimi gibi öncüler veya onun söylemlerinden etkilenen Muhammed Fadlallah, Haşim Rafsancani gibi Ayetullahlar veya Ali Şeriati ve Cüdeki gibi ilim adamları ise İran yönetimince ya tasfiye edildiler ya da görünmez kılındılar.2

İran Devrimi sürecinde önemli fonksiyonları ve mevkileri olan ismini zikrettiğimiz bu insanlar mezhepler arası ilişkilerde mutedilliği temsil ediyorlardı. Ama Mehdi’nin nüzulüyle ilgili ezoterik anlayış içinde bulunan ve devrim sürecine uzak duran mollaların veya din adamlarının önemli miktarı Şii kültürün kutsadığı Ayetullahlık statüsü içindeydi. Çoğunluğu Gulat Şii telakkilerini ıslah etmemiş ve Ayetullah Borki gibilerini karalamış bu kişiler anayasal kurumlardan olan Şûra-i Millî Meclisi (Milli Şura Meclisi), Şûra-i Nigahban (Denetim Şurası) ve 8 yılda bir halk tarafından seçilen (halkın Şiilik telakkisi zaten bidatlerle doluydu) ve seçilecek toplumun üst yöneticilerini belirleyen Meclis-i Hubregan-i Rehberi (Uzmanlar Meclisi) bünyesinde mezhepçiliği ön planda tutan3 teokratik bir anlayış içinde yer aldılar.

Devrim sürecinde kendine ‘İmam’ payesi verilen Ayetullah Humeyni, anayasayı oluştururken Kur’an ve Sünnet’e dayandırma esası ile yetinmedi. İran Anayasasındaki içtihadi kararlar/maddeler “Başlangıç” bölümünde ifade edildiği üzere kayıp olduğuna inanılan 12. İmam Muhammed el-Mehdi’nin vekili olarak “Yüksek Taklid Merci’i Hazret-i Âyetullah-il-Uzmâ İmam Humeyni’nin Mektebîliğinde/Önderliğinde” biçimlendirildi. İran Anayasasının 12. Maddesinde “Diğer mezhepler saygınlığı haizdir.” denilmesine rağmen şu değiştirilemez ifade işlendi: “İran’ın resmî dini İslâm ve Ca’ferî İsna-aşerî mezhebidir ve bu madde sonsuza değin değiştirilemez.”4 12 İmam mezhebini yorumlayacak olan mollaların/din adamlarının büyük çoğunluğu ise Ayetullah Borki ve arkadaşlarının ıslah etmeye çalıştığı “Ahbari” Şii anlayışının taşıyıcıları idi. Yine anayasaya göre İran ulusu/milleti ile bu “sonsuza kadar değiştirilemez” ilan edilen “İsna-aşerî mezhebi” İran Devrim Muhafızlarının veya derin devletinin doktrinini oluşturdu.

Sünni Dünyadaki Umut ve Trajedi

Sünni dünyada, İran Devrimi süreciyle paralel olarak Rus işgaline daha sonra da ABD işgaline karşı mücadele eden Afganistan’daki mücahid gruplar ise mezhep taklitçiliği ve hizipçi asabiyeden kurtulamadığı, ıslah ve ihya hareketlerinin İslami esaslar dışında içtihadi yaklaşımlar veya fetva yorumları karşısında birbirlerine karşı müsamahalı olma ilkesi ile nefislerini terbiye edemedikleri için, düşmana doğrultmaları gereken silahları birbirlerine de doğrultabildiler. Ama son dönemlerde Deoband medreseleri kökenli Taliban hareketi pratiğin içinde daha test edilmiş tutarlı fıkhi açılımları yaşıyor ve bu tür açılımların önemini görebiliyor.

İhvan-ı Müslimin’in en geniş tabanının bulunduğu Mısır’da ise Seyyid Kutub’un toplum ve öncelikli düşman değerlendirmesi, merhaleci mücadele fıkhı ve ıslah temelli metodolojik/usuli netleşme çabaları hem gereğince gündeme alınıp değerlendirilemediği hem siyasi-toplumsal gelişmelere İslami asılları ön plana çıkartan metodoloji ve strateji ile yaklaşılamadığı için5 ancak potansiyeli korumaya dönük bir var kalma savaşımı yürütülebildi. Üstad Muhammed Abduh’un, Reşid Rıza’nın gösterdiği gibi toplumumuzu ve yüksek tahsil yapmaya yönelenleri kuşatmaya ve değerlerinden çözmeye çalışan Batılı paradigmayı veya felsefeyi öğrenip vahiy merkezli hem fikrî ve sosyal hem eylem planında üst cevaplar geliştirme6 imkânından geri kalındı. “Menar Tefsiri”nde Nisa suresindeki “korku ve güvene dair haberlerin” çözümleneceği mercii olan “Ulu’l-Emr Şura Meclisi”ni Rabbimizin emri olarak son dönemlerde en iyi şekilde anlayan, açıklayan ve o istikamete yönelmemizi teşvik eden bu iki şahsiyetin açılımlarını anlama düzeyi, bu konuyu şaz olarak demokrasiyle eşitlemeye çalışmaktan7 veya “şura”yı bağlayıcı olmayan “istişare” söylemine indirgemekten8 öteye geçemedi.

Hele, emperyalizmin işbirlikçisi zalim Esed rejimine karşı 1970’lerin sonunda aşamalı fiilî cihad kararı alan İhvan-ı Müslimin’ın Suriye temsilcilerinden Said Havva’nın “Cihad Yolunda Bir Adım Daha İleri”9 kitabında stratejik mücadele kurgusunun merkezine ezoterik Mehdi anlayışını yerleştirmesi Sünni dünyada da metodolojik/usuli kaosun bazı kez Şii dünyasındaki gibi yaşandığını gösteriyordu.

19. yüzyılın ikinci yarısında Haydarabad, Kahire, İstanbul, Kazan ekseninde yeşermeye başlayan ıslah, direniş, ihya ve inşa mücadelesinin öncelikli hedefi ümmet coğrafyasında ittihad-ı İslam’ı; zihnî, usulî ve sosyal ıslahı sağlamak ve küffara karşı mücadele etmekti. Yeniden Kitab merkezli İslamlaşmayı, sömürgecilere karşı direnişi, modern koşullar karşısında içtihatların yenilenmesini ve istibdada karşı şura anlayışına yönelmeyi gündeme getiren ıslah ve ihya mücadelesinin önüne tabiî ki en büyük engel olarak içerideki taklitçi ve hurafeci zihniyet bir barikat olarak çıktı. Gaybi ölçüleri çiğneyen, fıkıhta da mukallitlikten öte ammî olan din adamları, kitleleri büyük bocalamalar içinde sürükledi idraklerini oyaladı. Dışardaki düşman ve şeytan odakları tabiî ki “içimizdeki beyinsizler”10 ile iş tutmaya çalışıp helâkimiz için planlar yapmaktadırlar.

İran’daki “İslam” ön takısı getirilen devrime rağmen dindar kitleler şefaat anlayışı içinde hâlâ türbe kapılarını öpüyor. Ancak Sünni dünyadaki muslihunun çabaları bazı engeller ve ithamlarla karşılaşsa da bu dünyanın dindarları şer’i delil temelli yaklaşımları dinlemeye, bidat ve hurafelerden arınmaya daha yatkın olabiliyorlar. Ayrıca Sünni dünyada ıslah öncülerimizin Kur’an ve Sünnet temelli ikazlarıyla yaygınlaştırdıkları sosyalleşme tevhidî uyanış ve İslamlaşma bilinci açısından daha güçlü imkânlar sağlıyor.

Suriye Devrimi Sürecinde Artan Güzellikler

Ümmet coğrafyası I. Dünya Savaşı’nda tamamen işgal edildi veya vesayet altına alındı. Yeni yeşeren ıslah ve ihya hareketlerinin varlığına rağmen Muhammed ümmeti olarak tarihin müfsid yüklerinden kurtulamadık ve modernite karşısında ciddi bir mağlubiyet yaşamaya ve ulus devletlere ve peşinden ulus toplumlara bölünmeye başladık.

Gerek İslami duyarlılığını devam ettiren kitleler gerek ıslah ve inşa hareketleri ilk önce var olan değerleriyle küffara ve Batılı hayat tarzına karşı “var olma” mücadelesini diri tutmaya devam ettiler. Bilgi, tecrübe ve birikimlerini paylaşan dayanışma yanında, ıslah ve ihya çalışmalarının ufku tüm engellemelere rağmen ortak soluğumuz olmaya başladı. Menar’dan Sebilürreşad ve Tercüman-ı Kur’an yelpazesine kadar ıslah çabaları, metot ve strateji arayışları yayın düzeyinde kurulan veya kurulmaya çalışan tüm İslami mücadele öbeklerinin ortak beslenme havzalarını oluşturdu.

Islah temelli bilgi ve bilinçlenme akımı Sünni ve Şii dünyada tedebbür ve tahkik ehlinin perspektiflerini geliştirdi. 1944 Kahire Daru’t-Takrib çalışmaları iki ana kesim açısından kavramsal ve usuli yakınlaşma imkânlarının yolunu açmıştı. Hamaney’in Fi Zilali’l-Kuran çevirisi ve Mevdudi’nin bazı eserlerinin Farsçaya kazandırılması bu zihnî yakınlaşmanın köprülerindendi. Ama “Şii dünyada ümit ve trajedi” bölümünde zikrettiğimiz mezhepçi asabiye ve ulus devletlerin bilinçaltlarına yerleştirdiği ulusal/“millî” refleksler, İran Devrimi’ne yönelttiğimiz olumlu duygularımızı zaman içinde köreltmeye ve olumlu beklentilerimiz hakkında yanılgılarımızın çoğalmasına neden oldu.

“Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer.” dendiği gibi, küffar karşısında “var kalma” mücadelesi veren tüm ezilenlere verdiğimiz destekten farklı olarak İslami esaslar temelinde “var oluş” mücadelelerini artık daha duygusallıktan uzak; vakıa, delil ve nass ilişki ve dengesi içinde değerlendirmeye başladık. Zaten olması gereken de budur.

Birinci Dünya Savaşı’nda Mustafa Kemal’in Halep’te Osmanlı ordusunu dağıtarak Suriye’nin işgaline kapı açmasına vesile olması sonrası ilk cihadi direniş hareketini Menar okulundan İzzeddin Kassam başlatmıştı. 1937 yılı itibariyle Suriye, İhvan-ı Müslimin’in kitle tabanı oluşturduğu ikinci önemli ülke oldu. Mısır’da Nasır’ın 1954’te başlattığı tutuklama kampanyası, 1963’te darbe yapan Baas Partisi generalleri vasıtasıyla Suriye’ye de sıçradı. Daha sonra Hafız Esed diktatörlüğü ve zulmüne dönüşen ırkçı rejime karşı İhvan-ı Müslimin “var kalma” mücadelesi için 1970’lerin sonunda fiilî cihad için dört yıllık hazırlık dönemine girmişti. Oğul Esed diktatörlüğüne karşı Arap Baharı gündemi içinde 15 Mart 2011 yılında başlayan Suriye Devrim Süreci, 8 Aralık 2024’te Şam’ın fethi ile zafere ulaştı. Fetih sonrası Suriye Savunma Bakanı olan Murhaf Ebu Kasra, kendisiyle 1 Şubat 2026 akşamı yaptığımız görüşmede “Bizlerin kökü 1964, 1982 ve 1993 ayaklanmalarına dayanıyor.” demişti.

Suriye Devrimi’nden sonra gelişmeleri yakînî olarak gözlemlemek ve sürecin temsilcileri ile vicahen görüşmek üzere heyet olarak iki defa Suriye’de bulunduk. 1-6 Şubat tarihindeki son ziyaretimizi İslami Dayanışma Platformu temsilcileriyle11 Suriyeli bakanlardan ve diğer devlet ricalinden mücahid âlimlere, komutanlardan İslam Üniversitesi rektörüne kadar diyalog kurup sorular sorduğumuz en az 19 oturum yaptık.

İran Devrimi’nden sonra İran’a gözlem, öğrenme ve tahkik niyetli gezi ve diyaloglarımızda ayrıca okumalarımızda ne arıyorsak 13 yıllık Suriye Devrim Sürecinde ve sonrasında Suriye’ye ve Suriye ile ilgili yaptığımız gezi, diyalog ve okumalarımızda da aynı şeyleri aradık: Metodoloji/usul, metot ve toplumsal değişim ve İslamlaşma boyutu ile ne gibi mesafeler alındığı; ıslah ve ihya sürecinde mücadelemizin ve birikimimizin üstüne ne kattığı?

Suriye’deki Son Gelişmeler

Son Suriye gezisi ve diyaloglarımızda kavramaya çalıştığımız başlıca konular şunlardı: Toplumun tedricî olarak İslamileştirilmesi, emniyet ve meşruiyetinin, temel ihtiyaçlarının nasıl sağlanacağı; demografinin ve mevcut örf gözetilerek ülke bütünlüğünün nasıl sağlanacağı; devralınan ulusal devletin ve anayasal işleyişin tedricî olarak nasıl şer’ileştirileceği; bütün Bilad-ı Şam’ın işgalden kurtarılması ve özgürleştirilmesi için düzenli bir orduya ve gerekli teknolojik güce nasıl ulaşılacağı?

Tedricen İslamileşme ve devletleşme süreci ile ilgili değerlendirmeleri ilk oturumumuzda Savunma Bakanı olan Murhaf Ebu Kasra’dan dinledik. Kasra’dan yönetim ve toplumsal değişim-dönüşüm süreciyle ilgili bazı vurguları özet olarak aktarıp daha sonra da bu vâkii durum ve tespitleri kısmen İran Devrim Süreci ile karşılaştırmaya çalışacağız. Şam’daki kırmızı berelilerin olduğu tümende bizlere Ebu Kasra özetle şöyle diyordu:

“Devrim sürecinde Türkiye devleti ve halkı hep yanımızda oldu. Bu bağ sadece İslami değil, kültürel ve coğrafi de. İlişkimizin bir boyutu da Türkiye’de bulunan 4 milyona yakın muhacir Suriyelilerle de ilgili.

Bizlerin kökü 1964, 1982 ve 1993 ayaklanmalarına dayanıyor. 2011 ayaklanmasını hep birlikte devam ettirebildik. İki-üç önceliğimiz vardı:

Cihadı devam ettirebilmek, safları birleştirmek ve 2025’teki hedefimiz sahada birliği sağlamaktı.

Reis’in (Ahmed Şara’nın) bunun dışında iki hedefi daha vardı:

1) Emniyet ve güvenliğin sağlanması.

2) Dış ilişkiler açısından meşruiyetin sağlanması.

1 Ocak 2025’ten itibaren 8 ay içinde askerî olarak bütünlük sağlandı. Eski defterlerdeki husumetleri bitirdik.

İkinci aşamada subayların rütbelerinin tayini yapıldı.

2026’daki hedefimiz ise daha nitelikli-donanımlı ordu ve kadrolar oluşturmak.

Ayrıca ordu içinde bütün şubeler dil beraberliği yapmış hocalarla şer’i olarak eğitilmekte. Özellikle de savaş hukuku, ahlak, adabımuaşeret ve Rabbimizle bağ kurma hususunda…

Suriye farklı ırklardan (kavimlerden) ve renklerden oluşuyor. Mozaik bir ortam. Herkese eşit muameleyi teşvik ettik.

SDG ile yaptığımız 10 Mart 2025 Mutabakatına uyulmayınca ve Halep’te sabotajlar yapılınca 24 saatte SDG ve dolaylı olarak da PKK’nin hakimiyetindeki Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini özgürleştirdik.

Eşrefiye, Şeyh Maksud ve Fırat’ın doğusunun PKK hâkimiyetinden özgürleştirilmesinde üç unsur belirleyici idi:

1) İslam savaş fıkhı ve ahlakı eğitimi alan inzibat güçlerinin kucaklayıcı tavrı.

2) Bölge aşiretleriyle sakinleştirici ve teskin edici bir dil ve ilişki. Aşiretler Suveyda’da haddi aşmışlardı.

3) Uluslararası diplomasi…

DAİŞ’in zihin yapısı “Ya bendensin ya da düşman!” ön kabulüyle işliyor. Oysa her kesime güvence oluşturulmalı.

Doğu operasyonu sırasında Mazlum Abdi ile yaptığımız görüşmelerde medyaya yansıyan başlıklar şunlardı:

a) Haseki-Kamışlı hattında demografinin değişmemesi ve sosyal yapının bozulmaması.

b) Haseki’deki 4 bin rejim askerinin teslimi veya tasfiyesi.

c) Kamışlı Havaalanı’ndan (oldukça gelişmiş bir havaalanı) Rusların çıkması.

d) Sınırların, merkezî hükümete teslim edilmesi.

e) Kobani’ye operasyonların başladığı ilk günden itibaren yardımların ulaştırılması.

Suriye Devrim Süreci Arap Baharı’nın bir devamıdır. Ancak diktatörlüğe karşı hedef Esed rejimini yıkmak olsa bile üç farklı yöntem söz konusuydu:

1) Bazı yapılar başına buyruk ve Harici fikirleri nedeniyle halkla didişiyordu.

2) Ajandaları dışa bağımlı yapılar ise bağımsız karar alamıyorlardı.

3) HTŞ gibi halkla uzlaşan ve bağımsız karar mekanizmalarına sahip yapılar. Bunlar ayakları üzerinde durabiliyorlardı.

Soru: “Daha nitelikli-donanımlı ordu” için halkı Müslüman olan ülkeler arasında sadece Türkiye öne çıkıyor. Bu anlamda alışverişinizin seyri nedir?

Soru: Türkiye’de hükümet seçimi kaybederse?

Ebu Kasra: AK Parti Hükümeti bizim için bedeller ödedi. Onu desteklemeliyiz.

Soru: Muhacirlerin dönüşü?

Ebu Kasra: Suriyelilere dışarıdan içeriye göç davetinde acele davranmak bize bugünkü şartlar içinde ağır gelebilir.

Soru: Savunma Bakanlığının kurulması?

Ebu Kasra: Savaş kararlarında dışarıdakiler size yeşil ışık yakmaz.

Soru: Suriye’de 30 bin muhacir mücahid var. Akıbetleri Bosna’daki gibi olur mu?

Ebu Kasra: Avrupa’da 5 yıl göçmen olarak bulunanlar sonra vatandaşlığa kabul ediliyor. Buradaki mücahid göçmenler 12-14 yıldan beri Suriye’deler.”

Bu anlatıdan ve diğer müzakere ve diyaloglarımızdan algıladığımız kadarıyla Başkan Ahmed Şara ve özel şura veya istişare heyetinin oluşturduğu “Rehberiyet Koordinasyonu”nun şu anki halle ve gelecekle ilgili perspektifi oldukça dikkat çekici. Bu perspektifle İran Devrim Sürecinden de Afganistan Direniş Seyrinden de Arap Baharı seyyaliyetinden de Kral Faysal ve Başkan Erdoğan’ın dış ve iç vesayeti aşma tecrübelerinden de önemli çıkartımlar yaptıklarını değerlendirebiliriz. Ayrıca fetih sonrası Suriye’de ıslah ve ihya hareketlerinin üst değer ve içtihatlarıyla paralelleşen, metodolojik ve metodik anlamda İslami sabiteler dairesinde bir açılım ve telfik hamlesine yönelindiğini söyleyebiliriz.

Tabiî ki devrim sürecinin mücahid kadroları küresel kuşatma altında ve devraldıkları seküler temelli ulus devlet şeması içinde yerel ve küresel statüyü aşıp mevcut devleti dönüştürmeye çalışan yeni siyasiler. Suriye’nin yeni Müslüman yöneticileri, ideal beklenti taşıyan bir geleceğe ne kadar yürüyecekler? Bu konu, adaletle takip edeceğimiz ve farklı boyutlarıyla dayanışma göstermemiz gereken tüm Müslümanları ilgilendiren bir konu. Ayrıca Suriye’de fetihten sonraki yeni adımlar yardım, uyarı ve yapıcı eleştirel boyutuyla ümmet coğrafyasında yeniden şekillendirilmek istenen “var oluş” çaba ve hamleleri açısından oldukça önemli. “Var kalma” mücadelesi de nass ve ıslah temelli “var oluş” hamleleri de bizlere dayanışma, tahkik, mukayese ve değerlendirme sorumluluğu yüklüyor.

(Devamı gelecek sayıda.)


1- Şehid Abdullah Azzam, Tevbe Suresi Tefsiri, Buruc Yayınları, İstanbul, 2019, s. 252.

2- İran İslam Cumhuriyeti ilk Mustazaflar Bakanı Hüsrev Şahi’den, İran’ın Kültür Ataşesi Hüccetullah Cüdeki’den ve devrimden itibaren 18 yıl İran’da yaşayan Selahaddin Eş’ten doğrudan dinlediklerimizden. Ayrıca bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Sayyid_Abu_al-Fadl_Burqa%CA%BBi; https://www.mepanews.com/ebul-fadl-el-burkai-kimdir-35464h.htm

3- İran İslam Cumhuriyeti Anayasası, Çağrı Yayınları, Çev. Hüseyin Hatemi, İstanbul, 1980, s. 26, 28, 57-58, 62-63.

4- İran İslam Cumhuriyeti Anayasası, a.g.e., s. 28.

5- H. Türkmen, “Seyyid Kutub’un Mesajını Anlamak ve Geliştirebilmek”, Türkiye’de İslamcılık ve Özeleştiri, Ekin Yayınları, İstanbul, 2014, s. 219-240.

6- Emad Eldin Shahin, Reşid Rıza ve Batı, Ekin Yayınları, İstanbul, 2000, s. 34-35, 47-49, 51.

7- Raşid Gannuşi, İslam Devletinde Kamusal Özgürlükler, Çev. Osman Tunç, Mana Yayınları, İstanbul, s. 129-130; Şankıti, İslam Medeniyetinde Anayasal Kriz, Çev. Muhammet Çelik, Mana Yayınları, İstanbul, 2020, s. 87, 330, 453, 498.

8- Ali Muhammed Sallabi, İslam’da Şura, Çev. Harun Ünal, Ravza Yayınları, İstanbul, 2010; Gannuşi, a.g.e., s. 384-385.

9- Said Havva, Cihad Yolunda Bir Adım Daha İleri, Çev. Abdullah Şazmaz, Uysal Kitabevi, Konya, 1979.

10- A’raf, 7/155.

11- Ali Kılıç (Davet ve Kardeşlik Vakfı), Emrah Keydal (İyiliğe Çağrı-Der), Halim Ayyıldız (Oku-Der), Halim Yazıcı (Endülüs-Der), Hamza Türkmen (Haksöz Dergisi), Hüseyin Çolakoğlu (Erdem Vakfı), Kubilay Aşkın Durdağ (Sahabe Akademi), Maruf Çelik (Davet ve Kardeşlik Vakfı), Muhammed Yorgancıoğlu (Şam Pusulası), Mustafa Akpolat (Mahfil), Necmettin Irmak (Rahmet Cemaati), Onur Şengül (Erdem Vakfı), Ömer Ekşi (Gençlik-Der), Rıdvan Kaya (Özgür-Der), Seyfullah Dikmen (İmam Buhari Vakfı), Yaşar Aydın (Ümmetin Sesi-Der) ve ayrıca Musa Özdemir (Medeniyet Vakfı), Ramazan Kayan (İnsan ve Değer Hareketi), Şahin İbrahim Güleryüz (İnsan ve Medeniyet Hareketi).

Hamza Türkmen Arşivi