İslam Ümmetinin Suriye Zaferi
Haksöz Dergisi Sayı: 406/407

27 Kasım 2024’te Esed rejim güçlerine karşı başlatılan ve Radu’l-Udvan (Saldırganlığı Caydırma) adı verilen Halep operasyonu 12 günlük bir süreçte Şam’ın fethiyle taçlandırıldı. Beşşar Esed bir Rus uçağıyla arkasına bile bakmadan Moskova’ya kaçarken, 8 Aralık’ta mücahidler tekbirlerle Şam’a giriyorlardı. Mücahidlerin Halep’te gayet hızlı ve başarılı biçimde yürüttükleri harekât rejim güçlerini bozguna uğratmış, Halep’in ardından Hama’da, sonra Humus’ta ve nihayet Şam’da da aynı şekilde çözülmeyi beraberinde getirmişti.

13-14 yıllık korkunç bir zulüm, katliam ve yıkım sürecinin ardından pek de beklenmeyen bir zamanda ve tahayyül bile edilemeyecek bir hızla gelen bu zafer gerçekten inanılır gibi değildi. Tüm bu uzun zaman diliminde o kadar çok zulme şahitlik edilmişti ki sanki Suriye’den iyi bir haber almak artık imkânsız gibi algılanmaktaydı. Bu yüzdendir ki on yılı aşkın bir zamandır hep acıyla, zulümle, yokluk ve zorlukla anılan Suriye sahasından yükselen zafer haykırışlarının yol açtığı sevinci tarif etmek mümkün değildi.

Suriye zaferi aynı zamanda yaklaşık 14 aydır Gazze ile burkulan, daralan, sıkışan yüreğimize bir inşirah, bir teselli oldu. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde nifak ehlini arkasında birtakım yabancı ve karanlık eller aramaya sevk eden bu zafer bizler açısından elbette Rabbu’l-Âlemin’in sabırla, azimle, tevekkülle kendisine yönelen mücahidlere yardımı, çokça hamd etmemizi gerektiren bir lütfu, bir ihsanıydı. Şu yaşanılan 13-14 yıllık süreç ve bu zaman zarfında karşılaşılan dağlar gibi büyük sıkıntılar, acılar, ıstırap ve çaresizlikler düşünüldüğünde şahitlik edilen şu gelişmeler karşısında ne kadar şükretsek azdır. Allah Teâlâ’ya sonsuz şükürler olsun!

Suriye Halkının Çilesi

Suriye halkı onlarca yıldır ağır bir baskı ve zulüm rejimi altında yaşıyordu. Uzun süren Fransız işgaline karşı verilen bağımsızlık mücadelesi II. Dünya Savaşının sonunda başarıya ulaşmış ama ardı ardına gelen darbelerle ülkede huzurlu bir ortam tesis edilememiş, kargaşa sürmüştü. Bağımsızlık sonrası ülkede istikrarlı bir yönetim sağlanamamış olmasına rağmen nispeten özgür bir ortam mevcuttu ve serbest seçimler yapılabiliyordu. Ne var ki 1963’te gerçekleşen Baas darbesiyle ülke ağır bir tahakküm altına girmiş, 1970’ten itibaren ise Suriye’de Esed ailesinin diktatörlüğü başlamıştı.

2011 yılında Arap Baharı’nın etkisiyle bir özgürlük umudu filizlendiğinde Suriye halkı sevinmiş, heyecanlanmıştı. Korku duvarları yıkılmış, halk kendine gelmiş, Esed diktatörlüğüne karşı taleplerini yükseltmeye başlamıştı ama süreç halkın lehine gelişmedi. Rejimin gaddarlığı; zulüm güçlerinin suç ortaklığı; İslami muhalefetin alternatif olmasını kabullenemeyen uluslararası güçlerin bu zulme seyirci kalması ve zulme karşı ayağa kalkan kesimlerin aralarında ittifakı sağlayamamaları, birbirleriyle ihtilaf etmeleri nedeniyle zalim Baas çetesi iktidarını korudu ve Suriye daha da büyük acılara sahne oldu. Sadece Suriye halkının değil, onlarla birlikte Suriye halkının dostlarının, İslam ümmetinin umudunun azaldığı, nefesinin tükendiği çok zorlu, ağır bir süreç yaşandı.

Bu süreçte neler yaşanmadı ki? Göstericilerin kurşunlanması, kitlesel katliamlar, varil bombaları, işkencede ölümler, milyonlarca insanın tehciri… Suriye halkı iradesine sahip çıkma çabasının bedelini çok ağır ödedi. Adeta sağanak gibi zulüm yağdı. Dünya Ağustos 2013’te Şam kırsalında rejimin gerçekleştirdiği kimyasal katliama seyirci kaldı, nefessiz kalan çocukların can çekişerek hayatlarını kaybetmeleri birkaç haftadan fazla konuşulmadı. Rusya’nın devreye girmesiyle rejimin elindeki kimyasal silah stoklarının imhası karşılığında ABD daha önce ‘kırmızıçizgi’ diye ilan ettiği kimyasal saldırıyı sineye çekti. Ocak 2014’te gündeme gelen işkence kurbanı 11 bin kişiye ait 55 bin fotoğraf görmezden gelindi. ‘Sezar Yasası’ diye bilinen etkisiz yaptırımlarla vahşete tavır alınmış gibi yapıldı. Ne uluslararası kurumlar ne de İslam dünyası Suriye halkının yaşadığı dehşet karşısında etkili bir adım attı. Doğu Guta’da kuşatmadan ötürü insanların kedi-köpek yiyebilmek için fetva arayışına girişmeleri bile umursanmadı.

Rejimin vahşiliğine ilaveten bu süreçte IŞİD musibeti de adeta en küçük bir umut ışığını dahi söndüren bir karanlık gibi çökmüştü her yere. Sadece mazlumlar cephesini yıkıma uğratmakla kalmamış, Suriye halkına destek verenler arasında dahi konuşmayı zorlaştırmıştı. Yetmemiş gibi bir de PKK/PYD yayılmacılığı ortaya çıkmış, emperyalist güçlerden aldığı destekle giderek semiren bu şebeke Suriye halkının üzerine yeni bir kâbus gibi çökmüştü.

Suriye halkının kendi kaderine terk edildiğinin belirginleşmesine paralel olarak rejim destekçileri nüfuz alanlarını ve saldırganlıklarını artırdılar. İran ve uzantılarının yetersiz kalmalarının ardından Rusya da Suriye’de rejimin yanında savaşa dâhil olmuş ve sistematik işgal ve katliam operasyonlarında aktif rol üstlenmişti. Muhaliflerce kurtarılan bölgeler yoğun bombardıman neticesinde giderek yaşanmaz, nefes alınamaz hale getiriliyor, insansızlaştırılıyordu. 2016’da Halep vahşice bombalanıp halk tehcire zorlandığında dünya yine utandıran bir sessizliğe bürünmüştü. 2017’den itibaren Rusya, İran ve Türkiye arasında başlatılan Astana görüşmeleri çatışmasızlığı ve ülkede muhalifler ile rejim arasında bir uzlaşmayı hedeflerken sahada tam tersi gelişmeler oluyor, rejim ve destekçileri muhaliflerin hayat alanlarını yoğun saldırılarla daraltma siyaseti izliyorlardı.

2019-2020 Kış’ında İran ve Rusya desteğiyle rejim muhaliflerin elindeki kurtarılmış son alan olan İdlib bölgesine saldırdığında devrimin sonunun geldiği kanaati yaygınlaşmıştı. Daracık bir alana milyonlarca insan sıkışmış, çadır kentlerde perişanlık derinleşmişti. Her şey çok kötü gözüküyordu. Rejim savaşı kazanmış sayılıyordu ve uluslararası arenada ardı ardına pek çok devlet Esed iktidarını tanıma sürecine girmişti. Umudun azaldığı, karamsarlığın derinleştiği bir atmosfer Suriyeli mazlumların üzerine çökmüş gibiydi.

Zaferin Anahtarı: Sabır ve Salât

Ama mücahidler vazgeçmedi, kararlılıklarını korudular, Rablerine tevekkül ettiler. O’na güvendiler, yardımı O’ndan bekleyip O’na sığındılar. Muttaki, mücahid kadrolar kendi aralarında birlik sağlayıp saflarını pekiştirdiler, sağlamlaştırdılar. Rabbimizin yardımı işte o zaman geldi. Dinine yönelene, sahip çıkana Allah Teâlâ da yardım etti ve onların ayaklarını sabit kıldı. (Muhammed, 47/7)

İdlib tecrübesi çok büyük kazanımların elde edildiği, gayet bereketli bir süreç oldu. Bu süreç mücahidlerin kendilerini yetiştirmeleri, eksiklerini tamamlamaları, halkla ilişkilerini geliştirmeleri açısından devrime büyük değer kattı. 5 yıla yaklaşan bu zaman diliminde her açıdan bir inşa ve imar faaliyeti icra edildi. Çatışmaların yoğunluğu azalmıştı ama cihad ruhu dimdik ayaktaydı; eğitim ve hazırlıklar daha sistematik biçimde sürdürülüyor, sadece askerî değil manevi eğitime de büyük önem veriliyordu.

Aynı dönem rejim açısından ise tam manasıyla bir çürüme süreci oldu. Kokuşmuş rejim her açıdan iflas ederken, savaşı sürdürme motivasyonunu giderek kaybediyordu. Alevi gençler dahi artık bu saltanat rejiminin ayakta kalması için ölmek istemiyor, bu yüzden ülkeden kaçmanın yollarını arıyordu. Ne gariptir ki sırf iktidar koltuğunu korumuş gözüktüğü için uluslararası arenada meşruiyetini artıran Esed rejimiyle pek çok bölge ülkesinin tekrar ilişki başlatmasına karşın, ülke içinde rejimin itibarı sıfırlanma yolundaydı. Bu durum müttefiklerinin farklı çatışmalarla yıpranması neticesinde rejime verdikleri desteğin azalmasıyla daha da belirginleşti.

Rejim Cephesinde Çözülme

Rusya Ukrayna’da tam bir batağa saplanmış, artık Suriye’yi önceleyecek durumu kalmamıştı. Esed rejimine İran ve uzantılarının verdiği destek ise bölgesel gelişmeler neticesinde azalmaya başlamıştı. 7 Ekim Aksa Tufanı ile birlikte Gazze’ye savaş açan Siyonist çetenin Lübnan’ı da hedef alması ve Hizbullah’a ağır kayıplar verdirtmesi karşısında Hizbullah savunmaya çekilmiş ve Suriye cephesindeki varlığını azaltmak zorunda kalmıştı. Irak’ta da İran’ın bölgesel projelerinin bir aparatı olmanın yorgunluğu ile içeriye yoğunlaşma eğilimi belirginleşmiş, Şiya es-Sudani başkanlığındaki yeni yönetim Suriye sahasından uzaklaşmaya başlamıştı.

Esed rejimine destek veren harici güçlerin uğradığı zafiyetin rejimin düşüşünde etkili faktörler olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Bununla birlikte hadiseyi sadece Rusya ve İran’ın zayıflamasıyla izaha kalkmanın yanıltıcı olacağı da görülmelidir. Zayıflama, gerileme olgusu sadece müttefikleriyle ilgili değil, öncelikle rejimin kendisiyle ilgili bir olgudur. Bu süreçte rejim muhaliflerin etkili operasyonlarına cevap verebilecek bir kabiliyet geliştirememiş, mücahidlerin kararlı duruşları karşısında direncini kaybetmiş ve çözülmüştür. Nitekim Rusya lideri Putin bilahare gelişmeleri değerlendirirken biraz da abartarak çok az sayıda muhalifin çok sayıda rejim askerinin koruduğu Halep’i kolayca ele geçirdiğini belirtme ihtiyacı duymuş, bu şekilde rejim ordusu bu kadar cansızken savunma adına kendilerinin yapabileceği bir şey kalmadığını vurgulamıştır.

Türkiye’nin Hayati Desteği

Devrimin zafere ulaşmasında Türkiye’nin rolü ve katkısı çokça vurgulanmaktadır. Hiç kuşkusuz 14 yıllık uzun süreçte Türkiye’nin devrime desteği belirleyici olmuştur. Muhalif güçlerin kurtarılmış alanlarda varlıklarını devam ettirebilmeleri ve rejime karşı mücadelelerinde bu zemini bir üs, bir harekât alanı olarak kullanabilmeleri büyük ölçüde Türkiye’nin desteğiyle mümkün olabilmiştir. Elbette bu uzun zaman diliminde Türkiye’nin Suriye politikasında sayısız eksikliği olmuş, bir dizi hata yapılmıştır. Ne var ki bütüncül baktığımızda tüm bu süreçte Erdoğan’ın rolü hayati öneme sahiptir.

2017 Astana Süreciyle birlikte bölgede rejim ve müttefiklerinin muhalefeti aşama aşama boğacağına dair planların, hesapların ne kadar revaçta olduğu hatırlanacaktır. Buna karşın tüm bu kehanetler Erdoğan’ın güçlü manevralarıyla boşa çıkmış, Türkiye bir yandan Rusya ile de ilişkilerini çok germeden süreci idare etmeyi başarmıştır. Sadece Rusya’nın değil, neredeyse tüm dünyanın terör örgütü kabul ettiği bir yapı ile çok boyutlu ilişkiler geliştirmek, dışarıdan zaman zaman yoğunlaşan baskılara karşı söz konusu yapıyı korumak, sahiplenmek hiç de kolay bir iş değildir. 2020 Şubat’ında TSK mensubu 33 askerin Rus bombardımanıyla katledilmesi hadisesi gibi ağır bedeller ödeme pahasına Türkiye bunu başarmıştır. Zaman zaman ilişkilerde birtakım anlaşmazlıklar, ihtilaflar yaşansa da genel manada Türkiye mücahidlere adeta kalkan olmuş ve bugünlere gelinmesinde belirleyici bir rol oynamıştır.

Bununla beraber tek taraflı değil, çift taraflı bir destekten, katkıdan bahsetmenin daha uygun olacağını da belirtmekte fayda görüyoruz. 27 Kasım’da başlattıkları askerî harekâtla mücahidlerin de Türkiye’yi ağır bir yanlışa düşme riskinden kurtardıklarını, Erdoğan iktidarının elini çok güçlendirdiklerini, rahatlattıklarını ifade etmek adaletin gereğidir.

Mücahidlerin Erdoğan’a Desteği

Öncelikle tam 14 yıldır Esed rejiminin yıkılmaması, varlığını sürdürmesi üzerinden Erdoğan’ı hedef alan bir yıpratma kampanyasının hız kesmeden devam ettirildiğini hatırlamak gerekiyor. Öyle ki Esed, Erdoğan karşıtı cephenin neredeyse üzerinde ittifak ettikleri bir figüre dönüşmüş gibiydi. CHP’den Saadet’e, İYİ Parti’ye, ırkçılardan solculara, komünistlere kadar bilumum muhalefetin hemen her fırsatta Esed sopasıyla Erdoğan’ı dövme çabası içinde olduğu görülmekteydi. Emevi Camii’nde namaz söyleminden Suriyeli muhacirlere, sınır ötesi askerî hareketlilikten IŞİD’e, PKK’ya kadar her vesileyle Erdoğan’ın Suriye siyasetinin Türkiye’yi çok zor duruma düşürdüğü, ağır maliyetlerle yüz yüze bıraktığı vb. bir dizi iddia sürekli biçimde tekrarlanıyordu.

Muhalefet korosu tüm bu sıkıntılardan kurtulmak adına ısrarla Türkiye’ye Esed rejimi karşısında boynunu bükmeyi tavsiye ediyor ve Erdoğan iktidarını hepten mahkûm etmek adına böyle bir gelişmeyi hasretle bekliyordu. Mücahidlerin 8 Aralık’ta Şam’da Esed rejiminin devrilmesiyle sonuçlanan askerî başarısı işte tüm bu uğursuz hesapların, söylemlerin, beklentilerin çöpe atılmasını da beraberinde getirmiş oldu.

Öte yandan Erdoğan’ın son bir yıl içinde ısrarlı bir şekilde Esed ile görüşme, diyalog başlatma yönünde yaptığı açıklamalar da ayrıca üzerinde durulmayı gerektiren bir husustur. Mahiyetine dair bir dizi spekülasyon, tartışma olmakla birlikte netice itibariyle Esed adlı canavarı temize çıkartan, katil bir rejime meşruiyet atfeden bu mesajların Erdoğan’a ciddi manada prestij kaybettirdiği görülmekteydi. Üstelik de Esed’in adeta alacaklı konumundan hareketle, kendisine uzatılan eli geri çevirdiğine dair ortaya çıkan görüntü durumu daha da ağırlaştırmakta ve Erdoğan’ın aleyhine yürütülen kampanyaya güç vermekteydi.

27 Kasım’da, üstelik de Türkiye’nin onay vermemesine, çekincelerine rağmen başlatılan askerî harekât sonuç itibariyle Erdoğan iktidarının üzerinden büyük bir yükü kaldırdı, ciddi bir baş ağrısına son vermiş oldu. Erdoğan eğer Esed katiliyle el sıkışmış olsaydı, hem kendisini ve bugüne kadar izlediği siyaseti yalanlamış olacak hem de muarızlarının eline kendisine karşı tepe tepe kullanacakları çok büyük bir koz vermiş olacaktı. Neyse ki bu kötü manzara gerçekleşmedi, Allah Teâlâ bu yanlışa fırsat vermedi. Şu an itibariyle Erdoğan inanılmaz eleştirilere, saldırılara hedef olan 14 yıllık Suriye politikasında haklı çıkmış bir siyasetçi olarak liderlik pozisyonunu pekiştirmişse bunda mücahidlerin payını görmek gerekir.

Suriye’ye Özgürlük Direnişle Geldi

Çok büyük acıların ardından artık Suriye bir korku ülkesi olmaktan çıkmıştır. İçeride, dışarıda Suriye halkının sevinci bu insanların on yıllar boyu nasıl bir zulüm rejiminin tasallutu altında olduklarını ortaya koyuyor. Bundan sonrasına dair elbette bir dizi soru, birçok belirsizlik, tartışma doğaldır. Altmış yıllık bir diktatörlüğün ardından tüm sorunların hızlıca çözülmesini beklemek mantıklı olmadığı gibi adil de değildir. Ama geleceğin dünden daha iyi olacağından kuşku duymak için de bir sebep yoktur. Suriye halkı öyle büyük bir enkazdan çıkmıştır ki bugün hangi sorunla karşılaşırsa karşılaşsın; hangi sıkıntıyı, yokluğu, aksaklığı yaşarsa yaşasın dönüp kurtulduğu o kâbus dolu günleri arayacak değildir.

Suriye halkı geleceğini elbette ne Türkiye’nin ne bölge ülkelerinin ne de uluslararası güçlerin belirlemeleriyle değil, kendi iradesiyle şekillendirecektir. Şimdiden birtakım küresel güçlerin ve onların ideolojik sözcülüğünü yapanların ülkenin nasıl idare edilmesi, toplumsal yapının hangi esaslar üzerine temellendirilmesi hususlarında akıl verme, yön tayin etme çabasına giriştikleri görülmektedir. Bu haksız ve beyhude bir girişimdir. Dün Suriye halkı vahşice ezilmekteyken yaşanan zulme, vahşete müdahil olmayanların, Suriye halkının özgürleşmesine hiçbir biçimde katkıda bulunmayanların bugün bu halka özgürlüğünü nasıl yaşaması gerektiği hususunda talimat vermeye kalkışması abesle iştigaldir.

Adaletin ve İzzetin Yolu

Suriye halkı mücahidlerin öncülüğünde ağır bedeller ödeme pahasına bugüne ulaşmıştır. Bu mücadelede çok şeyini yitirmiş ama izzetini ve İslami kimliğini korumuştur. Bundan sonraki süreç de doğal olarak bu doğrultuda şekillenecektir. Yeni yönetimin kuşatıcı tutumu, izlediği tedricî siyaset ve yumuşaklık bazılarına Suriye sahasının bundan böyle isteyenin istediği şekilde davranabileceği, uluslararası güçlerin ve medyatik unsurların rahatlıkla at oynatabileceği bir zemin izlenimi vermiş olabilir. Mamafih bunun ciddi bir yanılgı olduğu kısa süre içinde anlaşılacaktır.

Hiç kuşkusuz bu halk bunca bedeli cahilî zihin yapısının öncelediği birtakım sahte özgürlükler ya da zevklerin tatmini için, bir cahiliyeden başka bir cahiliyeye geçmek için vermedi. On binlerce mücahid canlarını, sayısız genç kollarını, bacaklarını, kulaklarını, gözlerini “Yeter ki bu diktatörden kurtulalım da gerisi önemli değil!” diyerek feda etmedi. Bilakis tüm bu ağır bedeller ancak Allah için, Allah’ın sözünü, kelimesini yüceltmek için ödendi. Dolayısıyla bundan sonra atılacak adımların da bu doğrultuda atılması beklenmelidir. Elbette sürecin tedricî bir yöntemle, kırmadan, dökmeden, insanları korkutmadan, endişeye sevk etmeden yürütülmesi, kazanıcı ve kazandırıcı bir üslup ve hareket tarzıyla hareket edilmesi, geçmişte çeşitli coğrafyalarda aşırılık ve ölçüsüzlükle yapılan hataların tekrarlanmaması Suriye halkının da tüm ümmetin de lehinedir.

Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni yönetimin bu noktada yeterli birikim ve kapasiteye sahip olduğu görülmektedir. Düşman çevreler tarafından bir taraftan yoğun bir tarzda karalama, diğer taraftan ise yönlendirme kampanyasının hedefindeki bu yeni yönetim kadrosuna Müslümanlar olarak güvenmemiz gerekir. Bugüne dek atılan adımlar esneklik ve kuşatıcılık noktasında ufuk açıcı olmuştur. Bununla birlikte bu yönetim kadrosuna güven duymamızı gerektiren en önemli faktör geçmişten bugüne ortaya koydukları tavizsiz mücadele, tutarlılık, ihlas ve netliktir. Mücahidlerin zorlu düşmanlara karşı on yıldan fazla bir zamandır çok büyük imkansızlıklara rağmen büyük bir kararlılıkla, azimle, fedakârlıkla sürdürdükleri mücadele çizgisi Suriye’nin geleceğine dair başlı başına bir iyimserlik kaynağıdır.

Haksöz Arşivi