“De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye kadirsin.”1
2010 yılında Muhammed Buazizi’nin kendisini yakmasıyla Tunus’ta başlayan ve peşi sıra Libya, Mısır, Yemen, Suriye ve Bahreyn gibi ülkelere sıçrayan ayaklanmalar; bireysel bir tepki olmanın ötesinde, kökü çok daha derinlere dayanan bir isyan, yıllarca birikmiş toplumsal ve siyasi adaletsizliklere karşı halkın biriken öfkesinin dışa vurumuydu.
Sürecin ilk günlerinde Batı medyasında 19. yüzyılda Paris sokaklarında başlayan ve ardından Berlin, Münih, Viyana, Venedik, Milano gibi kentlere yayılan ve “Halkların Baharı” olarak isimlendirilen olaylara benzerliği sebebiyle Arap Baharı, kimi sosyal bilim çevrelerinde ise iletişim imkânlarının artmış olmasından kaynaklı, özü itibariyle iletişim araçlarının tetiklediği Yeni Toplumsal Hareketler veya İnternet Devrimleri şeklinde tanımlamalar yapıldı. Bu okuma biçimine göre, iletişim imkânlarının artmasıyla birlikte Ortadoğu halkı Batılıların hayat biçiminden, özgürlük anlayışından ve tüketim alışkanlıklarından haberdar olmuş; haberdar olduğu bu yaşam biçimini kendi yaşantısıyla mukayese ederek bir bunalım içerisine sürüklenmişti. Özetle; Batılı yaşam tarzına duyulan özlem sebebiyle bu toplumlarda büyük bir isyan dalgası başlamıştı.
Batılı paradigmanın ve yaşam tarzının doğruluğunu teyit eden bir gösterge şeklinde yansıttıkları bu halk hareketine işin başında büyük bir sempati beslediler. Oysa, fiilî işgal ve sömürge sonrası bu coğrafyanın büyük ekseriyeti sözünü ettiğimiz bu sömürgecilerin çıkarlarının temsilcisi olarak, onların desteğiyle ve halka rağmen işbaşında olan kukla yöneticiler tarafından idare ediliyordu. Halkının değerlerine düşman bu laik ve Batıcı kuklaların çok kısa sayılabilecek bir sürede işbaşından uzaklaştırılmaları, bu yöneticilerin yönettikleri halkla aralarında oluşan mesafe ve derin çelişkilere ilaveten, bu koşullarda onların işbaşında tutulmasının ağır maliyetler gerektirmesi kuklacıları tarafından da gözden çıkarıldıkları yorumları yapıldı.
Evet, gelir dağılımındaki adaletsizliklere, keyfî uygulamalara, haksızlıklara, şeffaflıktan ve adaletten uzaklaşmış ceberut yönetim sistemlerine bir itiraz ve başkaldırı söz konusuydu. Ancak, Batılıların iddia ettiği gibi bu başkaldırının temel motivasyonu tüketimden daha fazla pay kapma çabası değil, özgürlük, adalet, eşitlik gibi değerleri de içkin bir kimlik arayışı, bir öze dönüş çabasıydı. Dahası, olayların akışı ve sahadaki tablonun netleşmesiyle birlikte görüldü ki kendi yöneticilerine yönelik bu öfke dalgası, dolaylı olarak bu yöneticilerin kendilerini nispet ettikleri Batı’ya ve Batılı değerlere yönelmişti. Gerçekten de bu yöneticiler esas itibariyle Batı’nın yerli işbirlikçilerinden başka bir şey değildi. Bahse konu bu yöneticiler on yıllardır Batılı değerler adına ve Batı’dan aldıkları destek sayesinde kendi halklarına her türlü zulmü reva görmüşlerdi.
Toplumsal destekleri zayıf, meşruiyet zeminleri de çürük olduğu için Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da siyasal yönetimler ardı sıra çökmeye başladı. Fakat, Batılılar için burada bir sorun vardı: Devrilen yöneticilerin alternatifi daha Batıcı aktörler değil, İslami kimlikleriyle bilinen ve bu temelde mücadele yürüten kişilerdi. İşte burada Batı, bu devrim sürecini boğma ve bir karşı devrimle yeni bir otoriterliği tesis etme yoluna gitti. Bahse konu ülkelerde büyük bir umut ve coşkuyla başlayan halk ayaklanmaları, diğer bir ifadeyle bahar, dış müdahaleler neticesinde bir kışa döndü ve bu ülkelerin her biri ayrı bir noktaya savruldu. Suriye halkı için ise kış 13 yıl sürecek ve çok daha çetin geçecekti. Yüz binlerce ölü ve yaralı, yerinden yurdundan muhacir olmuş milyonlarca insan ve harabe haline gelmiş şehir ve kasabalar…
Bir Turnusol Olarak Suriye İntifadası
Ortadoğu intifadaları başladığında, 61 yıllık Baas rejimi ve Nusayri azınlık diktatörlüğünün dehşet verici uygulamaları hakkında bilgi sahibi olanlar için, bu intifadanın Suriye’ye sıçrayacağını tahmin etmek zor değildi. Suriye tam bir açık cezaevi gibiydi. Üç kişinin bile yan yana yürümekten çekindiği, baskının, zulmün ve her türlü insanlık dışı uygulamanın devlet tarafından vahşice sergilendiği, istihbarat marifetiyle yönetilen bir ülkeydi. Hama katliamı, Tedmür ve Saydnaya cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamalar, bu despotik rejimin vahşi yüzünü bilmek açısından sembolik örneklerdir.
2011 Mart ayında Dera’da başlayan ve daha insani bir yönetim talebine dayanan gösterilere, Baas rejimi, despotik doğasına uygun şekilde zulüm ve şiddetle yanıt verdi. Şiddet ve katliamlar arttıkça muhalefetin dili ve söylemi de değişmeye başladı. Başlangıçta “Eş-Şa’b Yurid İslahen-Nizam” (Halk, rejimin ıslah edilmesini istiyor!) şeklinde dile getirilen talepler, zamanla “Eş-Şa’b Yurid İskaten-Nizam” (Halk, rejimin devrilmesini istiyor!) sloganlarına dönüştü. Baas rejimi ve Esed’in pervasızca tırmandırdığı şiddet dalgası, bumerang gibi kendisine yönelmeye başladı.
2013 yılına gelindiğinde Suriye topraklarının yaklaşık üçte ikisi muhaliflerin kontrolüne geçmişti. İnsani yardım çalışmalarımız dolayısıyla hem bu süreci daha içeriden görebilme hem de birçok muhalif grubu ve Suriye halkını tanıma imkânımız oldu. İşin başında belki biraz şaşkın ve dağınık bir görüntüleri vardı ama böylesine bir yiğitliğe, böylesine bir fedakârlığa, böylesine bir cesarete tarihin çok az bir dönemi tanıklık etmiştir. Ayet-i kerimede belirtilen “Nice peygamberle birlikte kendilerini Rabbin yoluna adamış insanlar çarpıştılar. Onlar Allah yolunda başlarına gelenden dolayı gevşemediler, zayıflığa düşmediler ve boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.”2 vasfını haiz bu insanlar; gerçekten de bu yolda büyük bir inanç, kararlılık ve cesaretle hiçbir zaman arkalarına bakıp geri dönmeyi akıllarından geçirmediler, taviz ve pazarlığa yanaşmadılar ve bu uğurda sahip oldukları ne varsa hepsini feda etmekten çekinmediler. Böylelikle Allah onları şanlı bir devrimle mükâfatlandırdı. Mübarek olsun. Annelerinin ak sütü gibi helaldir. Bunu fazlasıyla hak etmişlerdi.
Esasında yaratılışın, hayatın ve ölümün bizatihi kendisi imtihanın bir gereğidir.3 “Andolsun, sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.”4
Suriye halkı gerçekten büyük bir belaya, musibete ve sınamaya tâbi tutuldu. Bu büyük bir imtihandı. Suriye insanı bu imtihandan kendi payına düşen kısmı Allah’ın yardım ve inayetiyle ve yüzünün akıyla geçti. Bu aynı zamanda ümmet olarak hepimizin imtihanıydı.
“Eğer bir yara aldıysanız o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte biz o günleri insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri belirtip ayırması ve sizden şahitler edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez.”5 Ayet-i kerimede belirtildiği üzere zaferle olduğu gibi yenilgiyle de sınanabiliriz. Hayatın akışı içerisinde imtihanın bir gereği olan bu merhalelerde nerde durduğumuz, hangi mevzide saf tuttuğumuz asıl belirleyici olandır.
13 yıllık süreç boyunca, bu yolculuğun sonunda takdiri ve teşekkürü hak eden çok sayıda kişi ve çevre olduğu kadar, hafızalarda bir utanç vesikası olarak kalanlar da oldu. Tarihe kayıt düşmek adına bunları hatırlatmakta fayda vardır.
Hafızalarda Utanç Vesikası Olarak Kalanlar
Aslında Suriye’yi anlamak, Suriye’de yaşananları kavrayabilmek için uzun değerlendirmelere, derinlemesine analizlere pek ihtiyaç yoktu. Hatta burada yaşanan zulme, vahşete tavır almak için Müslüman olmak da gerekmiyordu. Kuşkusuz zalim bir rejime karşı özgürlük ve adalet talebiyle ayağa kalkan ve “yeter” diyen her halkın eylemini basit bir akıl yürütmeyle desteği hak eden bir talep olarak görmek insan olmanın gereğidir. Aynı şekilde iktidarını ne pahasına olursa olsun terk etmeme adına bu halkı katliamlarla, sürgünlerle, açlıkla ve işkenceyle yola getirme çabasındaki bir rejimin tavrı ise vicdan sahibi her insan için lanetlenmeyi hak eden zalimlikten başka bir şey değildi.
Hafızalarda bir utanç vesikası olarak kalanların bir listesi yapılacaksa listenin en başına İran’ı yazmak lazım. İran Devrimi üzerinden zaman geçtikçe devrimin idealleri ile devrimin kendisi arasında makas açılmaya başladı. İran’dan yansıyanlar; “Şah’ın nesliyle bu kadar oluyor, devrimin yetiştirdiği nesli bekleyin.” demagojisiyle geçiştiriliyordu. Ancak, aradan yıllar geçtikçe ve devrimin ayak izleri belirginleştikçe “Merg Ber Amerika, Merg Ber İsrail, Hüseyin, Kerbela, Kudüs” söylemleriyle bezenmiş siyasetin izdüşümü ve sonuçlarını Lübnan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de gördük.
Hama katliamından başlayarak Esed’in ülkeden ayrıldığı 8 Aralık 2024 tarihine kadar ülkeyi bir açık cezaevi ve en sonunda mezbahaneye çeviren Baas rejiminin işlediği bütün cerimelerde, burayı direniş hattının bir parçası olarak yapılandırmak isteyen İran’ın parmağı vardır.
Başta saha elemanı Kasım Süleymani olmak üzere Hizbullah, Haşdi Şabi, Fatımiyyun, Zeynebiyyun gibi Suriye sahasına topladığı Şii çetelerle ülkeyi harabeye çevirirken hangi direnişin hattını oluşturduğunu sormak gerekiyor.
Yanlış atılan bir adım yol aldıkça hakikatle arasındaki mesafe artar. Tüm mazlumlar için umut kaynağı olan bir devrim, mezhepçi-taifeci bir taassubun kurbanı oldu. Söz gelimi İran’ın desteğiyle yüz binlerce insanın katledilmesi pekâlâ Hz. Zeynep’in türbesinin muhafazası gibi komik gerekçelerle meşrulaştırılabiliyor. İran hiçbir şekilde zulme ve tuğyana karşı devrim yapan bir ülkenin ideallerini taşımıyor. Kırk yılın sonunda mezhepçi karakteri belirgin bir ulus-devlet dışında bir bakiye kalmadı.
Utanç ve mahcubiyet dışında paylarına bir şey düşmeyen ikinci kesim PKK/PYD çizgisindeki Kürt ulusalcılarıdır. Suriye’de olaylar ilk patlak verdiğinde Suriye’de Kürtlerin en ön safta bu direnişe katılacakları bekleniyordu. Tabiî Kürtler derken PYD’yi kastediyorum. Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında dağılmış olan Kürtler içerisinde en çok hak mahrumiyeti yaşayan kesim Suriye Kürtleri olmuştur.
PYD, devrim süreci boyunca bazen Esed ve İran’a, bazen de ABD’ye yaslanarak ama her durumda Türkiye'nin karşı safında yer aldı. Aynı zamanda, Suriye'nin yiğit evlatlarını Batılı bir jargonla 'cihadist' ve 'terörist' gibi etiketlerle tanımlayarak onlarla arasına mesafe koydu. Dedikleri özetle şuydu: “Babalarımız/dedelerimiz, Malazgirt’te, Çanakkale’de, Haçlı savaşlarında ümmet bilinciyle hareket ettiler de ne oldu? Onların bu akılsızlıkları bizlere büyük bedeller ödetti. Suriye devleti bölünüyor. Biz Kürtler olarak artık kendi çıkarımıza bakacağız.”
Kendi dar bakış açılarına göre büyük anlamlar yükledikleri, ancak aslında başka karanlık çevrelerde şekillenen bu çürük siyaset, Suriye’de gerçekleşen şanlı devrimin onurundan mahrum kalmak ve emperyal güçlerin himayesine bağımlı olmak dışında hiçbir fayda sağlamadı.6
Yeni Suriye inşa edilirken PYD ve Kürtler ayrıştırılmalı, Kürtlerin eşitlik, adalet ve kardeşlik temelinde tüm fıtri ve insani hakları yasal güvence altına alınmalı, ancak PYD'ye desthilatdar bir pozisyon verilmemelidir. Suriye'de Baas ideolojisi bir daha geri gelmemek üzere tarihin tozlu sayfalarına karışmışken özü itibariyle bunun Kürt versiyonundan başka bir şey olmayan ulusalcı, Batıcı, seküler ve despotik PKK/PYD ideolojisini Kürtler üzerinde tahkim etmek Suriye Devriminin ruhuna aykırı olduğu gibi Kürtlere de en büyük haksızlık ve zulümdür.
İlave olarak; ideolojik saplantıları sebebiyle, apaçık zulmüne, fasid niteliğine ve mücrim yapısına rağmen Baas rejimini destekleyen Kemalist, sol, Alevi ve ulusalcı kesimler; Suriyeli nefreti üzerinden siyasi rant devşirme hesabı yapan bazı siyasi partiler; İran’ın mezhepsel taassubu ve propagandasına bilerek veya bilmeden alet olanlar… Bunların da payına sadece utanç ve mahcubiyet düştü.
Suriye hadisesine başından itibaren çarpık bakanlar her aşamada çarpık bakmaya devam ettiler ve bu bakışları hiç değişmedi. İran propagandasından etkilenen kesimler mütemadiyen Suriye'deki süreci kriminalize ederek arkasında kim veya kimlerin olduğuna dair spekülatif bilgiler yaydı ama bir türlü Suriye halkının kendi iradesi ve zulme karşı başkaldırısını hesaba katmadı veya görmek istemedi.
Gerçekten de iddia edildiği gibi başka bazı küresel güçlerin de Esed yönetiminin devrilmesini istiyor olması; zulmü altında inim inim inleyen bir halkın özgürlük ve adalet talebini gayrimeşru görmeyi haklı çıkarır mı?
Adalet ve Merhamet Tercihleriyle İzzetten Pay Alanlar
Ortadoğu intifadaları süresince İslami camiaların en fazla kafa karışıklığı yaşadıkları yer Suriye Devrimi olmuştur. Kimi siyasi olaylar belki doğaları gereği zamana ve şartlara göre farklı tavır alışları mazur gösterebilir ancak Ortadoğu intifadaları bizler açısından başından itibaren hiçbir şüphe ve kafa karışıklığına yer bırakmayacak şekilde net ve açıktı. Nitekim ortada haklı ile haksızın, zalim ile mazlumun mücadelesi vardı. Aradan geçen zaman, en başından itibaren konumlandığımız yerin ne kadar doğru, tavırlarımızın ne kadar yerinde ve isabetli olduğunu gösterdi. Bundan dolayı Allah’a hamd ediyoruz. Allah Teâlâ bize hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp ona göre tavır almayı nasip etsin.
Başta Genel Merkezimiz olmak üzere Özgür-Der camiasının bütün şube ve mensupları devrim sürecinin ilk gününden itibaren Suriye halkının haklı davasının yanında oldular. Baas artıklarının medyadaki dezenformasyonlarıyla mücadele ettiler; muhacirlerin insani ve hukuki sorunlarıyla ilgilendiler; eylem, konser, kermes, seminer, konferans düzenlediler; dua ettiler. Suriye sahasında hep aktiftiler.
İHH başta olmak üzere pek çok İslami camia ve şahıs aynı şekilde maddi ve manevi yardımlarını hiçbir zaman esirgemedi.
AK Parti hükümeti ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan’a ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Erdoğan’ın genel anlamda Ortadoğu intifadalarında özel olarak Suriye intifadasında bütün siyasi ve toplumsal baskılara rağmen başından itibaren olumlu yaklaştığını ve süreci desteklediğini teslim etmek gerekiyor. İntifada sürecinin etkili olduğu her yerde hükümet bazı durumlarda risk alarak bazen de bedel ödeme pahasına insani-ahlaki bir dış politika sürdürdü.
Türkiye’nin kendi iç dinamikleri problemliydi. Kendi basını tarafından bile mütemadiyen IŞİD destekçisi şeklinde lanse ediliyordu. MİT tırları operasyonunu hatırlayın. Kendi askeri kendi istihbaratçısına operasyon çekiyor, hükümetin teröristlere silah yardımı yaptığını tüm dünyaya faş ediyordu!
ABD ve NATO’nun ileri karakolu olmak dışında bir vizyonu olmayan Kemalist Cumhuriyetin yüz yıllık politikalarıyla kıyaslandığında; AK Parti hükümetinin kendi bağımsız politikalarını hayata geçirme ve Batı vesayetinden kurtulma çabası bile tek başına desteklenmesi, cesaretlendirilmesi ve takdir edilmesi gereken bir çabadır. Bu noktada mevcut hükümetin mazlum halklar ve İslam ümmeti ile dayanışma doğrultusunda izlediği bu politikayı genel hatlarıyla desteklemek ve teşvik etmek adaletin gereğidir.
Bazı kesimlerin özellikle son dönemlerde ekonomik sorunlar başta olmak üzere yoğun bilgi kirliliği oluşturarak, muhalefetin de siyasi rant hesabıyla destek vererek adeta bir kampanyaya dönüştürdükleri ırkçı hezeyan ve Suriyeli nefreti karşısında Erdoğan’ın gerektiğinde bedel ödemeyi de göze alarak “Bizden eman isteyen kardeşlerimizi yalnız bırakmayacağız, onları ölüme göndermeyeceğiz!” şeklindeki dik duruşu, merhameti ve adaleti merkeze alan yaklaşımı, her türlü takdiri ve övgüyü hak etmektedir.
Erdoğan’ın kardeş Suriye halkına hitaben yaptığı konuşma bu kardeşlik ve dayanışma ruhunun en güzel örneği olarak tarihe altın harflerle geçmiştir.
“Aziz kardeşlerim, Türkiye ve Türk milleti, dün olduğu gibi bugün de yarın da yanınızdadır. Siz, tüm imkânsızlıklara rağmen kanınızla, canınızla, dişiniz ve tırnağınızla mücadele ederek büyük bir destan yazdınız. Zulme ve zalime asla boyun eğmediniz. Yeise kapılmadınız. İlk günden itibaren hep 'Allah büyüktür!' dediniz, 'O Rahman ve Rahim olandır!' dediniz, 'O âlemlerin rabbidir!' dediniz; yalnız O'na güvendiniz, yalnız O'ndan yardım dilediniz. Düştüğünüz yerden daha güçlü tekrar ayağa kalktınız. Böylece nesilden nesile gururla anlatılacak muhteşem bir kahramanlık hikâyesine imza attınız. Unutmayınız, 'Men sabera, zafera.' Sabreden mutlaka zafere ulaşır. Yenilgi yenilgi büyüyen bu şanlı zaferin asıl sahibi sizlersiniz. Sizleri, ülkem ve milletim adına saygıyla selamlıyorum. Zaferiniz hayırlı, mübarek olsun diyorum.”
Sonuç
Suriye’deki intifada süreci farklı bir merhaleye girdi. Rabbimiz Suriye’deki mazlumlara lütufta bulundu, onları önderler olarak fasid Baas rejimine mirasçı kıldı. Suriye Devrimi, sadece Suriye’de veya Ortadoğu’da değil, yeryüzünün değişik coğrafyalarında yaşayan diğer Müslümanlar için de büyük bir moral kaynağı, tüm mazlum halklar için bir meşale ve ışık oldu. Bu günleri görmeyi nasip eden Rabbime şükürler olsun.
Bu kardeşlerimiz sadece Baas rejimiyle değil, başta ABD, Rusya ve İran olmak üzer dünyanın pek çok ülkesiyle savaşıyorlardı.
Suriye hadisesine başından itibaren hep çarpık bakanlar her aşamada direnişçilere dair eksiklere, zaaflara, olumsuzluklara kilitlenmiş bir tutum içinde oldular. Suriye hadisesi üzerinden oluşan tavır alışlar Baas rejiminin devrilmesi ve ortalığa saçılan tüm çirkinliklerine rağmen hiç değişmedi ve halen devam ediyor. Devrimin daha ilk gününden itibaren: “Bu devrim en çok İsrail’e yaradı. Bu devrimin arkasında ABD ve İsrail var. Cevlani neden İsrail’e savaş açmıyor. Suriye’de kadınların eğitimi ne olacak? İçki serbest olacak mı?” gibi absürt gerekçelerle bu şanlı devrimi karalama çabaları sürgit devam ediyor.
İran propagandasının etkisiyle hareket eden veya İslam’a ve Müslümanlara olan düşmanlıkları sebebiyle Kemalist, ulusalcı, sol, seküler çevrelerin dillendirdiği bu karalama kampanyalarına hayret etmemek elde değil. Bütün vahşet ve katliamlarına rağmen ve İsrail’e bugüne kadar bir çakıl taşı dahi atmadığı halde 54 yıllık Esed diktatörlüğünü “direniş ekseni” olarak takdim ederken, Ahmed eş-Şara’nın neden hemen İsrail’e savaş açmadığını sorgulamaları, naifliklerinden değil, iflah olmaz fesatlarından kaynaklanıyor. Hakeza binlerce kadın Saydnaya ve benzeri işkence merkezlerinde insanlık dışı muamelelere maruz kalırken sesini çıkarmayanlar, kadınların eğitimini dert etmiş gibi yapıyorlar.
Devrimin üzerinden üç hafta geçti. Hamaney’in Suriyeli gençleri isyana çağırması ve bazı İranlı yetkililerin devrim hükümetine yönelik tehditleri devam ediyor. Sormak lazım: Suriye'de tahrip etmediğiniz ne kaldı ki yarım bıraktığınız işi tamamlamak için geri dönme hayali kuruyorsunuz?
Zulmün her türlüsüne karşı durarak mücadele etmiş, ırkçılıktan uzak ve İslami bir şiarla hareket eden devrim hükümetinin, eğitimden sağlığa, belediye hizmetlerinden ekonomiye kadar sosyal, siyasi ve güvenlik alanında bu mücrim rejimin bıraktığı enkaza rağmen Suriye’yi imar ve inşa edecek; ayrıca, yaşanan savaşın ardından bozulan iç barışı tesis ederek toplumun sulh ve esenlik içerisinde yeniden bir arada yaşayacağı adalet temelli bir vasatın oluşturulmasını hedefleyecek bir feraset ve dirayete sahip olduğu kuşkusuzdur.
Mart 2011’de Dera’da başlayan sivil gösterilerden, 8 Aralık 2024’te Baas rejiminin çöktüğü güne kadar Suriye’de yaşanan, yalnızca Suriye’yi değil, tüm bölgeyi ve belki de insanlık tarihini şekillendirecek ve bundan sonra dünyanın tüm mazlum halklarına rehberlik edecek şanlı bir devrimdir.
Ortadoğu coğrafyasında halklar tarihî yürüyüşlerine kaldıkları yerden devam ediyor. Yeniden diriliş mücadelesi siyasal, toplumsal, ekonomik, felsefi ve ideolojik boyutlarıyla birçok alanda devam ediyor. Böylesine bir şuur, böylesine bir azim ve kararlılıkla başlatılan bu kıyamı, bu özgürlük yürüyüşünü Allah’ın izniyle hiçbir güç durduramaz.
Tarihî tecrübeler bize göstermektedir ki Şam’ın özgürleşmesi, Kudüs’ün özgürleşmesine giden yolun ilk basamağıdır. Kudüs’ün özgürlüğüne vesile olmasını temenni ederek şanlı Suriye Devrimini tebrik ediyoruz.
3- “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 67/2)
6- https://www.haksozhaber.net/suriye-devrimi-pyd-ve-kurtler-35479yy.htm


