El Cezire’den Ahmed Mansur, Şam’ın özgürlüğüne kavuşmasının hemen ardından 9 Aralık tarihinde Ahmed eş-Şara (Cevlani) ile uzunca bir söyleşi yaptı. Bu söyleşinin detaylarını “Asmar ve Efkâr” (أسمار وأفكار) YouTube kanalında Suriye Devrimi hakkında yapılan bir oturumda paylaştı. 22 Aralık 2024 tarihinde معركة تحرير سوريا (Suriye’nin Kurtuluş Savaşı) başlığıyla yayınlanan oturumda Ahmed Mansur, kendisiyle yaptığı söyleşiden hareketle Suriye Devriminin lideri Ahmed eş-Şara’nın düşünce ve eylem dünyasına mercek tutuyor.
Çeviren: Lokman Doğmuş
Sunucu: Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamd olsun. Salat ve selam peygamberimiz Muhammed’e ve onun ailesine ve ashabına olsun.
“Buysa fetihler fethi, destan oldu dillere,
Ne şiirlere sığar o ne de hutbelere.”1
Bu geceki misafirimiz Ahmed Mansur, yarım saat süre ile bize Suriye’nin kurtuluş savaşı üzerine konuşacaktır. Buyurunuz lütfen.
Ahmed Mansur: Teşekkür ederim. Seçkin aydın, yazar, akademisyen ve şairlerin bulunduğu bu bereketli oturuma davetinizden dolayı tekrar teşekkür ederim. Ben de bu topluluğun takipçilerinden biriyim. Gerçekleştirdiği konferanslar çok kıymetlidir. Bizi izleyenlere bu topluluğun üst düzey faydalı fikir tartışmalarını takip etmelerini öneriyorum.
Darbeler Suriye’si
Konumuz Suriye’nin kurtuluş savaşı. Bana yarım saat değil de bu konuyu 45 dakikada anlatmama müsaade edin. Böylece 11 günde, 250 saat devam eden çarpışmalarda yaşananları özetleyerek anlatabileyim. Bu savaş tarihe geçecek veya tarihe gerçekten geçmiş stratejik bir savaş olarak şehirlerin değil, bir devletin kurtarılması konusunda çağımızın en önemli savaşlarından biridir.
Bu savaş, savaşçılar ve liderleri Suriye halkını 60 yıldan fazla hükmeden istibdattan, mezhepçi, Nusayri diktatörlük yönetiminden kurtararak tarihe geçti. Zira Hafız Esed geçen asırda daha 1960’ların ortasından itibaren devlet mekanizmasına sızmaya başlamış, dört binden fazla Sünni Müslüman subayı Suriye ordusundan attırmış, bunların yerine 1970 darbesinden önce sultasını sağlamlaştırana kadar mezhepçi subaylarını terfi ettirmeye devam etmişti. Suriye eski cumhurbaşkanı Emin el-Hafız’ın anılarına baktığınız zaman nasıl dezenformasyon yaptıklarını ve her gün onlarca Sünni Müslüman subayı ordudan uzaklaştırmak için nasıl sahte evrak hazırladıklarıyla ilgili yeterince bilgi bulunmaktadır. Buna benzer şekilde Baas Partisi Bölgesel Yönetim üyesi Ahmed Ebu Salih’in tanıklığı da bu zaman diliminde Suriye’de devam eden Nusayri yönetim sistemine ışık tutuyor.
Ben son gelişmelerin Suriye halkını sadece mezhepçi sultadan değil aynı zamanda askerî yönetimden de kurtardığını düşünüyorum. Peş peşe yapılan askerî darbeleri hatırlayın. 1949’da Hüsni Zaim’in darbesini 1970’e kadar on kadar daha darbe takip etmiş, Suriye halkı bu yıllarda yöneticilerini seçme veya istikrarlı bir hayat yaşama şansına sahip olamamıştı.
Bu nedenle bu kurtuluş Suriye halkının 1949’dan 2024’e kadar yaşanan süreçte her şeyden kurtuluşudur. Dünyanın bütün istihbarat örgütleri, izleme merkezleri, askerî üniversite ve akademiler, araştırma merkezleri, askerî uzmanlar Suriye’de olup bitenlere karşı nefeslerini tutmuş ve neredeyse hiçbiri Suriye şehirlerinin 11 günde art arda yaprak gibi düşmesine inanamıyordu. Öyle ki Rusya’nın lideri Putin’in de dediği gibi Halep’te hazır bulunan 30 bin rejim askeri 350 muhalif savaşçıyla savaşıyordu. Putin bunu kesinlikle gelişigüzel söylememiştir. Aksine istihbaratının ulaştırdığı, bölgeyi gözetleyen uyduların gösterdiği, bu savaşın bir tarafı olarak orada bulunan Rus varlığının verdiği bir bilgiyi aktarıyordu.
Dört Büyük Gücün Çöküşü
11 gün… 250 saat süren savaşta dört büyük güç; dinlerini ve vatanlarını savunmak ve 60 yıldan fazla ülkelerini çalıp çırpan, yağmalayan ve orada mezhepçi, ırkçı bir rejim kuran yozlaşmış istilacılara galebe çalmak için ayaklanan savaşçıların karşısında tam bir çöküş yaşadı. 11 gün içinde, 250 saat süren çatışma boyunca Rus imparatorluk ordusu çöktü, İran imparatorluk ordusu çöktü2 ve sayısı yüz binleri bulan rejim ordusu on yıllardır görmediğimiz bir şekilde çöktü. Savaşçıların hezimete uğrattığı dördüncü güç ise İranlıların dünyanın dört bir tarafından topladıkları milislerdir. Bunlar Suriyelilere akla hayale gelmeyecek dehşeti yaşatan acımasız milislerdi. Afganistan, Pakistan ve dünyanın birçok bölgesinden getirilmiş ve buna ilave olarak çoğunluğu “Ceyşu’r-Rıdvan” isimli Hizbullah’ın vurucu timlerinden oluşan yaklaşık 60 bin kişiden bahsediyoruz. Demek ki basit, yerel bir çatışma değil bütün kriterlere göre büyük bir savaşla karşı karşıyayız.
Bu sohbette insanların öğrenmek için uğraştıkları bazı sırları ve bilinmeyenleri çözmeye çalışacağız. 11 günde savaşçılar; uyduları, hava kuvvetleri, füzeleri ve hayal edilebilecek veya edilemeyecek enva-i çeşit yığınla silahları ve dev orduları bulunan bu büyük güçlerin hepsini nasıl hezimete uğratabildiler?
Size söyleyeceklerimi dört kaynaktan derledim. Birinci kaynak bu savaşın genel komutanı Ahmed eş-Şara. Şam’ın kurtuluşundan bir sonraki gün 9 Aralık’ta kendisiyle kesintisiz üç saat konuştum. Bana gerek savaş hakkında gerek savaşa hazırlık veya planlama ve yönetimi konusunda oldukça fazla bilgi verdi. İnsanların on yıllar boyu çözülmeyeceğini sandıkları bazı sırları anlamada yardımcı olması için size bu bilgileri takdim edeceğim. Şunu kesinlikle söyleyeyim: Biz bugün Şam’ın kurtuluşu üzerinden on gün ya da yaklaşık iki hafta geçmişken, dünyadaki birçok istihbarat örgütü Suriye’deki gelişmeleri anlamak için elemanlarını bu bölgeye göndermiştir. Bütün askerî akademiler ne olup bittiğini anlamak için elemanlarını göndermiştir. Bu rejim, mücahidlerin karşısında nasıl eridi?
İkinci kaynak bizzat savaşa katılan ve görgü şahidi olanlar arasında dinlediğim kişilerdir. Bazıları, uyku zamanı dışında Suriye’de bulunduğum bütün süre boyunca benimle birlikteydi. Bazılarıyla da ben gördüğüm her ayrıntıyı not ederken ara sıra bir araya geliyorduk.
Üçüncü kaynak kendim bir görgü şahidi olarak oradaydım. Halep’in kurtuluşundan sonra bölgeye girdim. 8 Aralık’ta Şam’a girmeden önce diğer büyük şehirlerin kurtuluşunu bizzat yaşadım. Halep ve İdlib’e iki kere gittim, Hama’ya, Humus’a, Şam’a gittim. Yol boyunca savaşın cereyan ettiği birçok köy ve kasabadan geçtim. İki önemli savaşı izledim ve yardımcım bana savaşın nasıl devam ettiğini, Halep’in nasıl fethedildiğini, Hama’nın fethi için yapılan savaşın nasıl gerçekleştiğini açıkladı.
Dördüncü kaynak ise bu savaş üzerine ve çoğu Batılı araştırma merkezleri tarafından hazırlanmış, savaş öncesi hakkında yazılanları da içeren 500 sayfadan fazla raporlardır. Son 5-6 ya da 7 yıldır İdlib’de neler olup bittiği ile ilgilenmemiş olmamız beni gerçekten şaşırttı. Daha şaşırtıcı olanı ise Batılı araştırma merkezleri tarafından hazırlanmış yirmiden fazla araştırmayı inceledim ve gördüm ki son yıllarda İdlib’de yaşananlara odaklanıyorlar. Bu da söz konusu araştırmacıların İdlib’de yaşananların olağan olmadığının ve bunun Suriye’nin kurtuluş savaşına hazırlık olduğunun farkında olduklarını gösteriyor.
Bu öyküyü, Ahmed eş-Şara ile konuşurken bana aktardığı dört temel unsur üzerine sunacağım. Ona savaşı sorduğum zaman savaşın “hazırlık ve fırsat” olduğunu söyledi. Bu iki kelime ile özetledi. Ona çatışmayı sorduğum zaman, çatışmanın “güvenlik ve askerî çalışmanın bir karışımı” olduğunu söyledi. Bu konuyu dolayısıyla dört unsur üzerine inşa ederek kırk önemli nokta ile anlatmaya çalışacağım. Art arda anlatırken saymayacağım; sizin saymanız gerekiyor.
İdlib Cumhuriyeti
Söz konusu dört unsur yine dört noktaya dayanan bir planla uygulandı. İlki İdlib’de 2017’den fetih hareketinin başladığı 27 Kasım 2024’e kadar devam eden sivil yönetim, ikincisi ise bu süreçte Batı ile diyalog konusu idi. Ahmed eş-Şara, fikirleri, farklı örgütlere katılması ve rejimi düşürme ve yeni bir sistem kurma imkânını eline geçirdikten sonra Suriye’de ne yapacağı gibi konularda ortaya atılan şüpheleri gidermeden Suriye kurtuluş savaşı başlatamayacağını kesinlikle anlamıştı. En az son dört sene boyunca gerek yardım kuruluşu örtüsü altında gerek gazeteci kılığında istihbarat elemanı ve hatta farklı biçimlerde komiteler olsun İdlib’i bütün Batılılara açtı. Fakat Ahmed eş-Şara bunu iyi biliyordu ve bunlar sayesinde Batı’ya mesaj vermek istiyordu. Bir anlamda Batı ile karşılıklı birbirini anlama gibi bir şey. Belki de 2021’de bir Amerikalı gazeteciyle yaptığı görüşme, 2015 ve öncesindeki kişi olmadığına dair en önemli mesajdı. Bir hafta önce onunla konuştuğumda dedim ki onun en önemli vasıflarından biri pragmatizmdir. Pragmatik kişi pratik kişidir. Gönüllü çalışır. Değiştirmediği prensipleri vardır. Araçları ve eylemleri maslahata, şartlara ve yaşanan siyasi değişimlere göre işleme koyar.
Heyet-i Tahriru'ş-Şam (HTŞ) 2017’de İdlib’de kuruldu. 2 Kasım’da “Kurtuluş Hükümeti” kuruldu. O dönem idare ettiği alan yaklaşık 9 bin kilometre kareydi. Kuzey Suriye’de belli başlı üç güç bulunuyor. Bu bölge rejimin kontrolünde değildi. İdlib ve çevresine hükmeden HTŞ, ikinci güç Türkiye’nin desteklediği Milli Ordu ve ona bağlı geçici hükümet ve üçüncü güç ise kuzey doğu Suriye’de etkili olan SDG ve Kürtler.
HTŞ’nin idare ettiği İdlib ve çevresi, geçici hükümet kurulduktan sonra belirgin bir şekilde diğer bölgelerden farklılaştı. Öncelikle silahlar toplatıldı. Kaos ortadan kalktı. 11 bakanı olan, insanların iş ve işlemlerini idare eden ve giderek bu işte ilerleyen bir hükümeti vardı. İdlib’e iki kere gittim ve gördüm ki birçok konuda yeniden yapılanma var. Eğitim var, üniversiteler var, alışveriş merkezleri, yerel yönetim, orada oturanlar için kimlik belgeleri var. Bu, 2019’dan sonra daha da belirgin hale geldi. 2019 ve 2020’de rejim saldırdı ve birçok bölgeyi geri aldı. Bölge daraldı. Fakat 2020’de Ruslar ve Türkler ateşkes anlaşması imzalayınca Ahmed eş-Şara bundan istifade ederek insanların yararına olan çalışmalar yapmaya başladı. Şehri inşa etmek, yolları düzeltmek, yeni yollar yapmak, işyerleri açılmasını ve ticaretin artmasını sağlamak, tarım alanında gelişmeler gibi. Eş-Şara bana dedi ki: Bizde üç tane yerel banka vardı. Döviz dükkânları vardı ve yurt dışında çalışanlar akrabalarına Babu’l-Hava sınır kapısı üzerinden para gönderiyordu.
Zorluklar
Geçen temmuz ayına kadar İdlib’deki kurtuluş hükümeti hâkim olduğu bölgedeki bütün ticareti kontrol etmeye başladı. Yakacak, pirinç, şeker, un gibi neredeyse her şeyi hükümet ithal edip satıyor ve bundan büyük para kazanıyordu. Bununla birlikte anonim şirketler kuruldu. Yakıt maddeleri ile ilgili kurulan bir anonim şirketin senelik kârı %25 idi. Hissedarlar 100 dolarla bile ortak olabiliyordu. Gelirler aylık olarak hissedarlara dağıtılıyordu. Bu şekilde insanlar ekonomik sorunlarını çözmeye başladı. Eski rejimde özellikle azınlıklar ve Hristiyanlar çok zulüm görmüşlerdi. Ahmed eş-Şara 2020’de Hristiyanlar ile bir toplantı düzenledi. O dönem Cisri’ş-Şuğur bölgesi ve bu bölgede bulunan kiliselerden sorumlu olan Suriye Patriği yardımcısı Piskopos Hanna Jalouf’a “Size hangi konuda haksızlık yapılıyor?” diye sordu. Piskopos ona sıkıntılarını içeren bir liste teslim etti. Ahmed eş-Şara bir sene mühlet istedi ve bu bir sene içerisinde adaletsizlikleri gidereceğini, kiliselerinin açılacağını, ayinlerini yapabileceklerini söyledi ve “Artık sizin güvenceniz benim ve ben sizden sorumluyum.” dedi. Böylece asıl kurtuluş savaşını yürütürken arkada bir halkın desteği ve koruması olacak ve bu halk onu arkadan hançerlemeyecekti. Bütün bunlarla arkada bir yaşam alanı, bir halkın kucaklamasını bırakacaktı.
İdlib’de üç büyük kabile var. Bu kabileleri topladı, kabileler arası barış meclisi oluşturdu. Dürzi, Alevi, İsmailî vd. azınlıkların sorunlarını halletti. Kürtler nevruz bayramı için şenlik düzenlediklerinde bazı aşırı gruplar saldırıp beş kişiyi öldürmüştü. Ahmed eş-Şara sorumluları yakalatıp şer’i mahkemeye sevk etti ve Kürtlere “Artık güvenceniz benim ve size verilecek bir zarardan ben sorumluyum.” dedi. Onları teselli etti, onlarla kaldı ve cenazelerine katıldı ve İdlib’de geniş bir halk desteğinin temellerini attı.
Burada İdlib’de ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz çünkü sonrası için önemli bu. 2023 Şubat’ında deprem olduğunda insanların acılarını paylaştı, yardım gönderdi, yanlarında durdu. Bu tabiî ki ağır bir tecrübe idi fakat bu konuda da halkın yanında olmakta başarılı oldu.
Türkiye ile karşılıklı yardımlaşıyordu ve Türkiye’ye düşmanlık beslemiyordu. Çünkü Türkiye Özgür Suriye Ordusunun ve geçici hükümetin kendisine tâbi olduğunu varsayıyordu fakat eş-Şara bağımsızdı. Türkiye ile yardımlaşma şeklinde bir ilişkisi vardı ve yüzde yüz Türkiye’nin idaresi veya hâkimiyeti altında olmak gibi bir durum söz konusu değildi.
Casuslar Sorunu
Diğer bir nokta da onun öfkesine sahip çıkması idi. 2023 Temmuz’unda HTŞ’nin esas adamlarından bazılarının Rusya ve rejim adına casusluk yaptığı ortaya çıktı. 300 kişi gözaltına alındı. Düşünün sızan bilgiler arasında HTŞ subayları ve askerlerine ait listeler bulunuyordu. Kamera kayıtları vardı. Gerçekten tam bir facia idi. Zira HTŞ’nin ikinci adamı dâhil önemli kişiler bu işin içindeydi. Ve bu işi çözmesi gerekiyordu. Sakinlik ve kişiliği ile bu sorunun üstesinden gelmeyi başardı. Belki ayrıntılı olarak bunu da açıklarız fakat kısaca şöyle anlatayım ki karşılaştığı ağır sorunları nasıl çözebildiğini gösterelim. Çünkü dünya işleri güllerle süslü değil.
Şubat 2024’te Ahmed eş-Şara’ya karşı gösteriler yapıldı. Bu bahsettiğimiz gösteriye Hizb-ut Tahrir gibi siyasi akımlar katıldı ve “Cevlani düşsün!” talebiyle meydanlara indiler. Bu kriz Cevlani’nin savaş hazırlığı yaptığı bir zamanda oluyordu. Yıkıcı bir şeyle karşı karşıyaydı. Fakat beş ay içinde şubat ayından temmuza kadar bu durumu da gerek özendirerek gerek korkutarak çözmeyi ve bitirmeyi başardı. Elbette yöneticinin kararlı olması gerekiyor.
Tabiî ki bu konuda sabit fikirli değildi. İnsanların neden itiraz ettiğine baktı. Hangi konularda haklıydılar? Güvenlik güçleri hakkında itiraz ediyorlardı mesela. İtiraz edenlerin isteklerini karşılamak için yedi konuda ıslahat yapmaya karar verdi. Yargı, şura meclisini genişletme, hükümetin şeker pirinç gibi maddeler konusundaki tekelini kaldırma vs. Böylece tüccar kesimi işin içine girecek ve fiyatlar düşecekti. Tüccarlar girince tersi oldu ve fiyatlar yükseldi. Fakat itiraz edenlerin bazı isteklerini karşılamıştı. Tekeli kaldırdı, daha önce bağımsız bir birim olan ‘genel güvenliği’ içişleri bakanlığına bağladı. Yerel meclisler kurdurdu. Hukuksuzluklara karşı bir birim kurulmasına karar verildi. Acil sorunları çözmek için küçük çaplı bir komuta konseyi oluşturdu. Bunlar yedinci ayda oldu ve savaş on birinci ayda başladı. Dolayısıyla birçok şeye başlanamadı bile. Fakat bu onun zor ve karmaşık da olsa realite ile hareket eden, düzeltmeye çalışan pragmatik bir kişiliği olduğunu gösteriyor.
Askerî Hazırlık
Üçüncü eksen savaşa askerî hazırlıktır. Savaş hazırlığı olarak en başta yapılacak şey tek bir liderlikti. Dağılmış bir liderlik ile savaşa giremezsin. Eş-Şara dört büyük muhalif grubu birleşmeye ikna etti. 2021 ve 2022’de başlayan bu birlik süreci savaşın hemen öncesinde zirvesine ulaştı ve neredeyse tek bir lideri olan tek bir yapı haline geldi. Devrimin başından beri Suriye rejim muhalefetinin en onulmaz sorunu zaten bu dağılmışlık, çok sayıda lider ve grup olması ve yüze yakın cephelerde savaşıyor olmasıydı. Hiçbir yapı, liderlikte birlik olmadan kazanamaz. Tek bir lider olması gerekiyor. Bu birinci önemli noktaydı.
Selahaddin Eyyubi konusunu açtığımda Ahmed eş-Şara’nın iyi bir tarih okuyucusu olduğunu ve Selahaddin’i iyi okuduğunu gördüm. Selahaddin Eyyubi nihai savaştan önce yaklaşık on sene boyunca Halep’te, Irak’ta ve çeşitli yerlerde savaştı ki arkasından vuracak biri kalmasın. Ya benimle olup savaşacaksın ya da seninle savaşırım! Öyle inanıyorum ki Ahmed eş-Şara da aynı yöntemi uyguladı. Onu bu şekilde itham edenler de var. Başka ithamlar da var da ben onu savunmuyorum. İnşallah programımızda bu konuların hepsini ayrıntılı olarak onunla konuşmak mümkün olur. Şimdilik özetleyerek anlatacaklarım da açıklayıcı ve önemlidir.
Bir diğer konu askerî akademiyi kurmasıdır. Ekim 2021’de askerî akademiyi kurdu. Ateşkesin imzalandığı 2021’den 2024’e kadar İdlib’de birçok fakültesi olan bir üniversite kurdu. Tıp fakültesi ve hastanesi vardı. Basın yayın, hukuk gibi çok sayıda fakültesi vardı. Yine İdlib’de emniyet için polis akademisini kurdu. Çünkü Suriye’ye hazırlanıyorsun. Sadece İdlib’e hazırlanmıyorsun. Halep’e değil bütün Suriye’ye hazırlanıyorsun. Planlamasını anlamak için bunu “Ne zaman savaşa hazırlık yapmaya başladın?” diye sorduğumda “Bir buçuk yıl önce.” dedi. Dedim ki: “Peki, savaşın ‘Saldırganlığı Caydırma’ savaşı mıydı?” “Hayır, kesinlikle!” dedi. “Suriye’nin kurtuluşu ve Şam’daki rejimi düşürme savaşı idi.” dedi. Bu savaş için yaptığım plana göre savaş iki ila altı ay devam edecekti. Sürekliliği olacaktı. Ve buna bir buçuk yıldır hazırlanıyoruz. Çünkü savaşlarda şehirler düştüğünde kaos olur, yağma ve talan olur, siviller öldürülebilir, şehir yıkılır ve bunun gibi sonsuz kötülükler yaşanabilir. Şehir düştüğünde ne yapılacağı ile ilgili strateji hazır olmalı. Şehir içten değil dışarıdan bir savaş ile düştüğünden, güvenlik güçleri şehre girer ve şehrin güvenliğini sağlar ve bu tür olayların yaşanmasına engel olur. Bunun için polis akademisini kurmuştu ki insanlar polislik, idare ve güvenlik eğitimi alsın. Askerin görevi savaş, polisin görevi de güvenliği sağlamak olacaktı. İdlib’deki bakanlardan ve yetkililerden oluşan sivil idare ise şehirlerin yönetilmesi için bir çekirdek görevi görecekti.
Askerî akademide özel kuvvetleri kurdu. Şam’ın kurtuluşundan iki üç gün sonra “Zorunlu askerlik olmayacak, profesyonel ordu olacak.” açıklamasını biliyorsunuz. Bu işte ta o günlerde anladığı şeydi. Profesyonel ve kendi isteğiyle askerî okula giden bir asker, askere zorla alınan, askerliği sevmeyen iki üç sene askerlik yapıp sonra ayrılan on ya da yirmi askere bedeldir. Hayır, dikkat ederseniz bütün Batı ülkelerinin orduları profesyonel ordudur. Zorunlu askerlik değil profesyonel ordu. Gelecekte bu değişebilir fakat ben onun bu son açıklamasını gördüğümde aklıma bu söyledikleri geldi. Devam eden savaşta onun anladığı en önemli noktalardan biri buydu. Çatışmada ve savaşta güvenilebilecek asker zorunlu olarak askere alınan değil profesyonel askerdir.
Savaşın güvenlik ve askerî çalışmanın bir karışımı olduğunu düşünerek çok güçlü bir askerî istihbarat aygıtı kurdu. Zira askerî istihbarat olmadan bir savaşı yürütemezsin. Askerî istihbarat düşman ordusunun yapısı, sayısı, silahları, savunma biçimleri, yönetim ve kontrol ofisleri, yönetim biçimleri gibi önemli önemsiz bütün bilgilere ulaşmaya çalışır. Bu istihbarat ile önemli bilgileri toplamaya başladı.
Askerî sanayi konusunda bana söyledikleri şaşırtıcıydı. “Tank mermisine kadar her şeyi kendimiz imal ediyoruz.” dedi. Hamas’ın tecrübesinden önemli ölçüde ilham aldığını düşünüyorum. Bir yerde ona dedim ki: “Ukrayna tecrübesine mi dayandınız?” Şöyle cevap verdi: “Hayır, kesinlikle! Birlikte savaştığımız bazıları bize başkalarının deneyimlerinden faydalanmamızı öneriyordu, fakat ben, bırakın bu yüzde yüz Suriye tecrübesi olsun dedim.”
Böylece tamamen yerel imkânlarla yapılan çalışmalara dayandılar. Mesela insansız hava aracı yapımını “insansız hava aracı kuvvetleri” yürütüyordu. İnsansız hava aracının bilgi toplama ve görüntü alma, savaş sırasında askerî görevleri yerine getirme gibi bazı önemli bileşenleri var. İHA'ların mühimmat taşıdığını gösteren birçok video görmüşsünüzdür. Bunlar bilgi toplama ve saldırı uçağı olarak savaşta önemli bir rol oynadı ve bu yüzden özgün bir silah olarak değerlendiriliyor.
Savaşın Temel Sütunları
Bu savaşın temel sütunları; güçlü bir askerî hazırlık, kullanılan özgün silahlar, ulaşılan güvenlik bilgileri, ince planlamalar sayesinde fethedilen şehirlerde karışıklık çıkmasının önlenebilmesiydi. Askerî hazırlık konusundaki yedinci nokta bir buçuk sene önce askerî planlamayı yapmış olarak bana dedi ki: “Bir buçuk ay önce planımız düşmanın eline geçti. Bu durumda sadece iki seçeneğimiz vardı. Ya alternatif bir plan yapıp onun üzerinde çalışacaktık ya da sıfırdan başlayacaktık. Planı değiştirdik, çok az ve gerçekten çok sınırlı sayıda birkaç komutan dışında herkesten bu planı sakladık. Mutlak gizlilik içinde.”
7 Ekim’de Yahya Sinvar’ın yaptığına dikkatle bakarsak onun da bu yöntemi uyguladığını göreceğiz. 7 Ekim’de ne olacağına dair ayrıntıları sınırlı birkaç kişiden başkası bilmiyordu. Savaşçıların ekseriyeti ne başlama zamanını ne de işin özünü biliyordu. Bu bilgi sadece çatışmanın hemen öncesinde kendilerine bildirildi. Aynı olay Suriye’de de oldu. Ayrıntıları sadece çok az sayıda komutan biliyordu ve birçok savaşçıya kendilerine özgü görevleri savaştan hemen önce tebliğ edildi.
Stratejik Yanlış Bilgi
“Bir buçuk ay önce planı öğrendiklerinde rejim güçleri, Ruslar ve İranlılar İdlib’de kontrolümüzde bulunan bölgelerdeki özel kuvvetlerimize saldırmaya başladı.” Türkler gerçekten çok endişeliydi ve onları ikna etmek gerekiyordu. Türkiye dost ülkeydi. Böyle bir savaşa arkanı emniyetsiz bırakarak giremezdin. Sırtını güçlü bir sütuna dayandırman gerekiyordu. Ona göre Türkler dayandığı güçlü bir sütundu. En azından onların muvafakatini almadan savaşa girmek doğru olmazdı. Bazı sebeplerden dolayı Türkler gerçekten tedirgindi. İdlib çatışmalarında Gazze senaryosunun ucu görünüyordu. İdlib’den saldırıya başlarlarsa Ruslar, İranlılar ve rejim güçleri kapsamlı bir karşı saldırıya girişecek, HTŞ’nin kontrol ettiği bölgedeki dört milyon kişi yerinden edilecekti. Bunların kaçacağı tek yer de Türkiye olacaktı. Türkiye’deki son başkanlık seçimlerinde gördük ki Erdoğan, Suriyeli mülteciler kartı yüzünden neredeyse seçimi kaybediyordu. Bu yüzden Türkler gerçekten çok kaygılıydı. Türkiye’ye çatışmanın “Saldırganlığı Caydırma” için olacağını söyledi. Buna stratejik yanlış bilgi denir. “Ben sadece düşmana cevap vermek istiyorum, onları biraz uzaklaştırmaktan başka bir şey istemiyorum. Halep, Humus, Hama veya Şam ile ilgili bir hedefimiz yok. Sadece püskürtme amaçlı.”
Saldırı Gerekçesi
26 Kasım’daki bir olay üzerine İdlib savaşı başladı. İdlib’de Eriha isimli bir bölge var. Rejim ve İranlılar buraya saldırdı ve 16 kişiyi öldürdü. Ahmed eş-Şara bu saldırıyı “Saldırganlığı Caydırma” savaşına gerekçe olarak kullandı. Olaylar peş peşe geliyor. Dikkat edin insanlar soruyor: Neden 28 değil de 27 veya neden 30 Kasım değil? Savaşı planlayan ve yürüten kişinin daha geniş bir bakış açısı var. 28’de de başlayabilir, 30’da da başlayabilirdi. Fakat o bir sebep arıyordu. Geride ona destek verenleri ikna etmek istiyordu. Onu bu savaşa iten bir dayanak olacaktı.
26 Kasım’da bu saldırı olunca geri sayımın başladığına karar verdi. Karşı saldırıya artık başlamak gerekiyordu. Savaşın hazırlık ve fırsat olduğunu söylemiştik. Hazırlık tamamdı. Fırsat da yakalanmıştı.
Peki, Halep kurtuluş savaşına hazırlıklar nasıl yapıldı? Diyor ki Ahmed eş-Şara: “Rejimin savaş hazırlıklarını incelediğimiz zaman gördük ki her şehrin önünde çapraz ateş sistemli dört savunma hattı var. Çapraz ateş sistemini biliyor musunuz? Yani menzile girdiğinde her yönden ateş ediliyor ve ilerlemek istediğin koridoru bir ateş yığınına dönüştürüp hareket eden her şeyi anında yok edecek bir şekilde mermi yağmuruna tutuluyor. Bu çapraz ateşli savunma sistemini Ruslar ve İranlılar uyguluyordu.” Savaş stratejisini iyi araştırmış birisi olarak diyor ki: “Zayıf noktası olmayan hiçbir ordu veya kale yoktur, bizim savaş stratejimiz doğrudan karşı karşıya gelerek güçlerimizin imha edilmesine sebep olmak değil, düşmanın zayıf noktasını bulmak şeklindeydi. Bu zayıf noktalardan nüfuz edecektik.”
Kırmızı Bandajlılar
Savaşın başladığı 27 Kasım seherinde Kırmızı Bandajlılar olarak bilinen özel kuvvetlerden dört kişi Şeyh Akil’de bulunan rejimin komuta merkezine özgün bir saldırı düzenledi. Halep kırsalının korunaklı merkezlerinden biriydi. Beni bu bölgeye götürdüler ve saldırının nasıl başladığına şahit oldum. Burası iki dağ arasında kalmış çok karmaşık bir yer. Diğer noktalar daha korunaklı ve on sene bile çatışmaya dayanabilecek pozisyondalar. Bu giriş komuta merkezini koruyor ve Halep’e hükmetmelerini sağlıyordu. Bu girişten geçebilecek olan biri komuta merkezini imha edebilir ve diğer bütün noktaların düşmesini sağlayabilirdi. Çünkü bu noktanın imha edilmesiyle artık kör kalacaklardı. Esas mesele bu girişten nasıl geçileceğiydi? Ne yaptılar? Savaştan önce bölgeye 300 mayın yerleştirilmişti. Savaştan bir ay önce her gün mayın uzmanları gidiyor, bazı mayınların patlatıcılarını çıkarıp mayınları olduğu gibi bırakıyor ki çıkarıldığı anlaşılmasın. 27 Kasım’da yol artık temizdi. Komuta merkezinde bulunan İran Devrim Muhafızları güçleri sürpriz bir saldırı ile anında yok edildiler. Ardından mücahidler 24 saat içinde 20’den fazla köyü ele geçirdiler. 48 saat içinde de Halep’e girdiler. Dikkat edin Halep’e tek bir sivili öldürmeden, tek bir evi yıkmadan girdiler. Çünkü buradaki savaş stratejisi şehirde tek bir yıkım, ölüm veya yağmaya sebep olmadan savaşmak şeklindeydi. Şehirler büyük. Halep’in nüfusu daha önce dört milyondu. En az iki milyon kişi yaşıyordu şimdi. Diğer şehirler de öyle. Ve bu şehirleri korumak istiyordu. Halep’e gittiğimde patrik yardımcısı piskopos Hanna Jalouf’u ziyaret ettim. Doktora yapmış kültürlü bir insan. Savaş esnasında Halep’te idi. Bana dedi ki: “Bildiğim kadarıyla ve tarihten okuduğum kadarıyla iki milyon insanın yaşadığı bir şehrin fethinde tek bir sivilin ölmediği, tek bir evin yıkılmadığı başka bir fetih olmamıştır.” Halep’e bu şekilde girdiler. Başkan Erdoğan’ın Halep’in düşmesinden sonraki açıklamalarını bu çerçevede yeniden okuyun.
Halep düştükten iki gün sonra bile insanlar şaşkındı. Gittiğimde insanlar konuşmaya çekiniyordu. Rejimin geri geleceğini düşünüyorlardı. Hama da öyleydi. Humus biraz farklıydı. Humus halkının sevinci bir başkaydı. Çünkü en büyük yıkım ve tahribe maruz kalan şehirdi Humus.
Şehirlere bu şekilde giriş tekniği birçok şehirde tekrarlandı. Her şehrin üç ya da dört girişi bulunuyor. Şehrin bir ana girişi var ve rejim güçleri devrimcilerin oradan gireceklerini düşünüyordu. Onlar da oradan gireceklerine dair rejim güçlerini kandırdılar. Rejim, güçlerini buraya yığarken onlar daha zayıf konumdaki bir başka girişten dalıyorlardı. Eşzamanlı olarak komuta ve kontrol merkezini yok etmek için de özel kuvvetler harekete geçiriliyordu. 8 Aralık’ta İdlib’dten Şam’a doğru yol alırken binlerce rejim askerinin yollara düştüğünü gördüm. Askerî elbiselerini çıkarıp kaçıyorlardı. 29 Kasım’da Halep düştü ve 30 Kasım’da tamamen kontrol altına alındı. 5 Aralık’ta Hama düştü, Humus ve Şam aynı gün yani 8 Aralık’ta düştü. Hama düştüğünde Aleviler Humus’tan ayrıldı. Zira Humus sahile giden yolda bütün şehirlerin bir düğüm noktası idi. Bu yüzden savaş burada biraz daha uzun sürdü. Savaşın uzun sürdüğünü görünce rejim, güçlerini Şam’a doğru çekmeye başladı. Humus ve Şam neredeyse aynı gün düştü. Uyguladıkları strateji çerçevesinde yıkım ve sivil kayıp yaşanmadan şehirleri ele geçirebildiler. Bu stratejinin iyi incelenmesi ve açıklanması gerekiyor.
İlk günden yani 27 Kasım’dan itibaren devrimcilerden 100 silahlı grup Halep ve civarındaki muhtelif bölgelere girdi. Bütün çatışmalarda da stratejik yanlış bilgi yöntemini seçtiler. Bir yerden şehre giriş yapar gibi gösterip arkadan başka bir yerden içeri girdiler. Halep’te Ebzemu diye bir bölge var. Devrimciler bir kısım güçlerini oraya yönlendirdi. Rejim güçleri, devrimcilerin oradan gireceğini sanıp oraya yığılmıştı. Oysa devrimciler Şeyh Akil’den şehre girmişlerdi. Beni oradaki tepeliğe götürdüler. İki dağ arasında kalan dar bir bölgede özel kuvvetlerden dört kişi girdi, komuta kontrol merkezini etkisiz hale getirdi ve daha sonra da çöküş başladı.
Çatışmalar birkaç esasa dayanıyordu. Öncelikle planlama yapmak, tek bir komuta oluşturmak, düşmanın zayıf noktalarını tespit etmek, mayınları temizlemek, komuta kontrol merkezini vurmak, rejim güçlerini ana girişle meşgul edip başka bir cepheden girmek, düşmanın kaçmasına imkân verecek bir yol bırakmak. Bir yok etme savaşı değildi amaçları. Her şehirde bir kaçış yolu bıraktılar. Çöküş bu yüzden oldu. Baskı uygulayıp kaçmalarına fırsat verdiler. Çok kayıplı bir kurtuluş savaşı olmasını istemediler. Hatta mücahidlerin verdikleri bedel açısından da az külfetli bir savaş oldu diyebiliriz. Tabiî ki çok şehit verdiler. Lakin sadece savaştaki kayıplar ile değil 2011’den günümüze kadarki kayıplarla karşılaştırmak gerekir. Şehirlerin etrafını sararak içeri girdiler. Böylece şehirlerin yıkılmasını önlediler. Bana şunu dedi Ahmed eş-Şara: “10 milyon muhacir Suriyeli var. Bu şehirler yıkılırsa nasıl olacak? Ben kurumlarıyla, evleriyle insanlar döndüğünde onları alabilecek şehirler istiyorum. Dolayısıyla bu şehirlerin her haliyle sağlam kalmasını istiyorum. İnsanlar döndüğünde yaşayacakları oturacakları ve müesseselerinden yararlanacakları bir şehir bulsunlar.”
Halep’e ikinci defa gittiğimde o zaman Baas Partisi merkezinde bulunan devasa bir binaya götürdüler. Başbakanlık binası gibi bir yer. Asansörleriyle odalarıyla ihtişamlı bir mekân. Beni burada sivil yönetim idaresine götürdüler. Küçük bir hükümet binasına benziyordu. “Bu bir hükümet binası gibi.” dedim. Bana dediler ki: Baas Partisinin sadece bu şehirde 60 tane binası var. Burası ana karargâh binası. 60 bina da partinin mülkü, kira değil. Burada çalışanların çocukları için kurulmuş tam on tane kreş vardı.
Şehirdeki mülkleri biriktiriyorlardı. Kocaman bir ülkenin mirası sonuçta. Ve burada Cenab-ı Allah’ın mirastan bahsettiğini görüyoruz. “(Allah) onların yerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklar(ın)a sizi mirasçı yaptı. Allah her şeye gücü yetendir.” (Ahzab, 27) Tabiî b,u onlar için de bir imtihandır.
Hedef rejim güçleri arasında insani kayıpları artırmak değildi. Çökmesine yoğunlaşmaktı. Şok ve korku ile bunu yapmaya çalıştılar. Bakın Amerikalılar, Ruslar, İranlılar ya da her kim şaşırdık dediyse gerçekten şaşırmıştı. Hatta devrimciler bile şaşırmıştı. Ahmed eş-Şara bana dedi ki: “Savaşın 11 günde biteceğini hayal etmiyordum, en az iki ay süreceğini tahmin ediyordum. Ve planı iki ila altı ay üzerinden yapmıştım. Lakin bu, Allah’ın takdiri. Mülkü alan da veren de odur.”
Belirleyici olan, ateş gücüydü. Savaş gece gündüz devam etti. Bütün taburlar düşmanın yorulması için aralarında çatışma saatlerini taksim ettiler. Çatışma böylece gece gündüz 24 saat durmadan devam ediyordu. Düşünün gece saat birde yattım, çatışma devam ediyordu. Fecirden önce uyandım, Şam düşmüş. Bütün gece savaş devam etmiş. Humus’ta da öyle. Gece gündüz devam etti. Savaşçılar devamlı eylem halinde idi. Bu da önemli bir savaş stratejisi idi. 250 saat devam eden bir çatışma. İnsan gücüne ve özel kuvvetlere, düşman hatlarının arkasından çalışmaya dayanan bir savaş. Savaştan bir ay önce şehir içlerine önemli oranda savaşçıyı gönderdiler, böylece ateşin içten mi dıştan mı nereden geldiğini bilmeyen düşmanı şaşırttılar. Keşif operasyonlarında önemli rol oynayan ‘Şahin’ insansız hava araçlarını kullandılar.
İdlib’de hazırlanan sivil idare doğrudan şehirlerde hayata geçirildi. Gittiğim şehirlerde trafiğin, mülki idarenin çalıştığını, normal hayatın düzelmeye başladığını gördüm. İlk gün Şam’da bir iki devlet kurumu dışında hiçbir yerde yağma, çapulculuk benzeri olaylar yaşanmadı.
Şam’da İlk Gün
Ahmed eş-Şara 8 Aralık’ta Şam’a girdiğinde üç mesaj verdi. Birinci mesajı, Allah’a secde ederek zaferi Allah’ın bahşettiğini söylemesiydi. İkinci olarak ikindi namazını kılmak için daha önce Şiilerin Hüseyniye’ye çevirdikleri Emevi Camii’ne gitti ve bu caminin Ehlisünnet’e ait olduğu mesajını verdi. Üçüncü mesajı, baba evine gitmesiydi. Camiden çıkıp babasının evine gitti. Bütün Suriyelilere “Evinize dönün ve rejimin sizden aldığı evlerinizi geri alın.” mesajıydı bu. Suriye’de rejime muhalif olan herkesin evi el konularak rejim taraftarlarına verilmişti. Eş-Şara’nın mesajı, el konulan bütün evlerin sahiplerine geri verileceğine yönelikti.
Bunlar benim gördüğüm önemli konulardı. İnşallah savaşın ayrıntılarını anlatabilmişimdir. “Saldırganlığı Caydırma” değil de “Suriye Kurtuluş Savaşı”. “Saldırganlıktan Saydırma” adı esas savaş için stratejik bir yanlış bilgi olarak kullanıldı. Umarım asıl kaynaklardan ve bunların başında bu savaşın komutanı olan Ahmed eş-Şara’dan aldığım ve bir görgü şahidi olarak olan biteni anlama noktasında faydalı bilgiler vermişimdir.
***.
Sunucu: Suriye kurtuluş savaşında yaşananları faydalı bir sunumla bize anlattığı için Ahmed Mansur’a teşekkür ediyoruz. Şimdi hocalarımızın, araştırmacıların katkılarını alacağız.
Muhammed Hamid el Ahmeri: Bu ilginç ve gerçekten önemli sunum için çok teşekkürler. Olaylara şahit olan biri olarak ayrıntılı anlatması ve birçok olayı anlatan bir tarihçi olarak olanlara şahit olması ne güzel. Lakin bu sunum birçok soruyu da gündeme getiriyor. Mesela bunun başka bölgelere etkisi olabilir mi konusu çok önemli. Bunu düşünüyor musunuz? Bu büyük olay başka yerlere etki eder mi? Diğer bir konu devrimciler arasında herhangi bir muhtemel çatışma sebebi dikkatinizi çekti mi?
Muhammed Muhtar eş-Şankiti: Bu ilginç ve faydalı sunum ve güzel anlatım için değerli hocamıza çok teşekkürler. Hızlıca işaret ettiğiniz iki konuda soru sormak istiyorum. Birincisi Batı ile karşılıklı birbirini anlamadan bahsettiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? İkincisi de Türklerin geride derinlemesine operasyonu desteklediğini söylediniz. Bu konuyu da biraz ayrıntılandırabilir misiniz? Çok teşekkürler.
Ahmed Mansur: Başka bölgelere etkisi konusundaki soruya binaen; belki de bazı devletlerin gizli değil de açık bir şekilde yaptıkları hızlı, seri hareketler Suriye’de meydana gelenler hakkında büyük endişeleri olduğunu izhar etti. Suriye’de yaşananlar kesinlikle olağan değildi. Kimse tahmin de hayal de etmiyordu. Kimse hazır da değildi. Dediğim gibi bütün taraflar hatta bizzat önlerinde sınırlı bir zamanları olan savaşan devrimciler bile şaşkındı. Herkes duyarlıydı. Devrimi yapanlar her ne kadar “Suriyeli vatanseverleriz, Suriye çerçevesinin dışına çıkmayacağız!” dese bile kendi halklarından korkan çok sayıda ülke var. Çünkü bu o ülkelere de uzayabilir, etkisi olabilirdi.
Fakat Suriyelilerin önündeki zorluklar çok fazla. Devrimin ya da Suriye’nin kurtuluşunun yüzde yüz başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü herkes burnunu sokuyor. Suriye’yi karıştırmak isteyenler çok fazla. Herkes bu tecrübeyi imha etmek istiyor. Gösterileri gördük; bir kısmı başka Arap ülkelerinden para ve eşya ile bile gelmişlerdi. Arap Baharı ya da halk hareketleri olarak bilinen devrimlerin yok edilmesi için izlenen sistemin aynısı. Bütün güçler yeniden harekete geçecek. Lakin gerçekten ilginç olan bir şey var, doktor Şankiti’nin Batı ile birbirini anlama konusu ile ilgili soruya da cevap olsun, yeni hükümetin dışişleri bakanı Zeyd el-Attar ile uzun olmasa da bir süre görüşme imkânım oldu. Siyasi komisyondan sorumlu. Bu siyasi komisyonun İdlib’de yükü ve çalışma alanı oldukça fazla. Komisyon üyelerinden karşılaştığım insanların çoğu bir görüşü, bir düşüncesi, bilinci ve zekâsı olan vatansever kültürlü gençlerdi. Ben burası gibi açık bir salonda onunla oturuyordum. Birçok Arap ve Körfez ülkesinden büyükelçiler vardı. Hatta Mısır büyükelçisi bile oradaydı. Zeyd el-Attar bana şunu dedi: “Bu anı senelerdir bekliyoruz. Senelerdir bunun için çalışıyoruz.” Yani iki gün önce Amerikalılar bir heyet gönderdiğinde senelerdir birbirini anlama sürecinin devam ettiği kanaatine ulaştım. Aralarındaki iletişim yeni değildi yani. Ve sonuçta Amerika ve hatta şimdi onlarla pazarlık yapmaya çalışan Rusya veya başka herhangi bir ülke kendi çıkarları için uğraşıyor. Devrimcilerin herkesle savaşacak durumları yok. Artık savaş yeter, biz kendi ülkemizi imar etmek istiyoruz, diyorlar.
Ahmed eş-Şara ile ilgili yaptığım araştırmada gördüğüm kadarıyla o belli hedefleri belirliyor ve onlar üzerinde çalışıyor. Bundan ötesine geçmiyor.
Devrimciler arasında çatışma ihtimali konusuna gelince: Bundan kaçınmak için bütün devrimcilerin silahsızlandırılması ve silahların devlete teslim edilmesi kararlaştırıldı. Artık devrimci diye bir şey olmayacak. Bitti. Artık devlet var. Ayrıca savunma bakanlığı var. Çalışmak isteyen savunma bakanlığı bünyesinde çalışacak. Bu nokta aynı zamanda çatışmayı önleme konusunda yardımcı olabilir. Fakat kimse yarın için garanti veremez. Mesela Amerikan heyetinin basına demeç vermemesinin sebebi güvenlik endişesinden kaynaklanıyordu. Ülkenin istikrara kavuşması gerekiyor. Eski rejimin uzantıları var, milisler var, İsrail ve Rusya dâhil dünyanın birçok ülkesinden istihbarat örgütleri var, dağlık bölgelerde yaşayan Alevilerin büyük bir kısmı ağır silahlarla bu bölgelere kaçmış ve bunları da silahsızlandırmak gerekiyor.
Zorluklar konusuna gelince, iç işlerle ilgili çok sayıda zorluk var ve insanlar sabırsız. On milyon muhacir Suriyeli var ve çoğu hemen dönmek istiyor. Nerde kalacaklar? Evler, hastaneler, okullar bütün bir hayat için gerekenler var. Bir başka zorluk Suriye’den ayrılmayıp zulüm altında yaşamış insanlar var. Adaletin sağlanmasını istiyorlar. Evlatları öldürülen aileler var. Bunlar da intikam istiyor. Velhasıl yaralı bir toplum ve çok sayıda zorluk var.
İç işlerle ilgili zorluklar olduğu gibi dış işlerle ilgili de çok sayıda zorluk var. İran 40 yılda inşa ettiğinin 11 günde çökmesine kolay kolay razı olmaz. Bunu kesinlikle kabul etmeyecek ve susmayacak. Özellikle komşu ülke Irak İran’ın müttefiki olduğu sürece. Suriye üzerinden Hizbullah’a ulaşan yardım hattı kesildi. Dolayısıyla bir Hizbullah ve büyük oranda mevcut olan gücünün zorluğu var. Büyük bir zorluk olarak İsrail var. Kürtler ve onların Amerikan himayesi var. Korkunç bir sorun. İnsanları ikna etmen lazım yeni bir sistem olduğuna, tarihlerini unutmaları gerektiğine ikna etmen lazım. Bu da büyük bir zorluk. Zorluklar çok gerçekten. Durum çok çetrefilli ve belki de başka bir oturumda konuşma ihtiyacı olacak.
Türkiye ile anlaşma konusuna gelince: Başkan Erdoğan’ın Beşşar Esed’le birkaç defa görüşmek istediğini ve Esed’in bunu reddettiğini hatırlayalım. Erdoğan’ın, savaşı Şam’a kadar devam ettireceklerini söylediği açıklamasına bakalım. Ne zaman dedi bunu? Savaştan birkaç gün sonra. Devrimcilerin Türkiye’yi “Saldırganlığı Caydırma” operasyonu yapacaklarına ve geri geleceklerine, kurtuluş savaşı olmadığına ikna etmeye çalıştıklarını hatırlayalım. Türkiye onların esas müttefikleri idi. Lakin herhangi bir kişiden duyduğum değil, olayları okuduğum kadarıyla söyleyeyim: Türkler kaygılıydı. Ahmed eş-Şara bizzat dedi ki: Türkler gerçekten endişeliydi. Türkler devrimcileri “Saldırganlığı Caydırma” operasyonu için destekleyecekti. Yoksa Türkleri Şam’ın kurtuluşuna kesinlikle ikna edemediler. Devrimciler asıl planlarının Suriye’nin kurtuluşu olduğunu da Türklere söylemediler. Belki de Halep düştükten ve Hama savaşı başladıktan sonra söylemişlerdir. İşte burada Erdoğan’ın söz konusu açıklamasını görüyoruz. Sanırım işin doğasını bu şekilde anlayabiliriz. Yani müttefik idiler fakat devrimciler zamanı gelmeden bütün sırlarını söylemiyorlardı.
1- Ebû Temmâm Habîb b. Evs et-Tâî’nin Ammuriye’nin fethi üzerine yazdığı şiirden. Devamı şu şekilde:
“Bir fetih ki açıldı ona gök kapıları ve süslendi yeryüzü giyindi esvapları.
Ey Ammuriye günü, neydi o olayların? Perişanlık içinde kırıldı umutların.
Kapıştırdın zorluca müşriklerle İslâm’ın asil çocuklarını, sonrasında döndü şirkin devranı.”
Bkz. Yakup Göçemen, Ebû Temmâm Habîb B. Evs et-Tâî’nin Hayatı, Eserleri ve Arap Edebiyatındaki Yeri, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Kahramanmaraş, Haziran 2019, s. 207.
2- Suriye’deki rejimi koruyan ve Suriye halkına karşı 2011’den 2024’e kadar giriştiği savaş yüzünden Suriyelilerin nefretini kazanan İran Devrim Muhafızları hacim, eğitim ve hazırlık açısından kolay, basit veya zayıf bir güç değil, aksine kelimenin tam anlamıyla büyük bir güç idi.


