Türkiye Cumhuriyeti’ndeki kara sayfaların sonuncularından birisi, geçen ay 45. yıldönümüne ulaştığımız 12 Eylül 1980 askerî darbesi idi. Askerî Darbe Konseyi atadığı Kurucu Meclis’e 1982 yılında bir anayasa yaptırdı. 1982 Anayasası 177 maddeden oluşuyordu. Bu maddelerin ilkin 23 maddesi yürürlükten kaldırıldı. Daha sonra da yapılan 19 değişiklikten sonra halen geri kalan maddeler ise (103 madde) elan ‘darbe anayasası’ olarak devam etmektedir. Bu nedenle mevcut anayasaya “yamalı bohça” da denilmektedir.
AK Parti, 12 Eylül 2023’te askerî darbenin 43. yılında “yeni anayasa” çalıştayı düzenledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da “hak ve özgürlüklere ulaşmak”, “küresel siyaset” ve “Türkiye'nin ekonomisi” açısından yeni anayasa gereksinimini mükerreren belirtti.
TBMM’nin yeni yasama yılına başladığı 1 Ekim 2024’ten itibaren de gündem “yeni anayasa” oluşturma konusuyla meşgulken Hür Dava Partisi Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nun, anayasanın ilk 3 maddesinin değiştirilmesinin teklif edilemeyeceğini düzenleyen 4. maddenin değiştirilmesini istemesi, yeni tartışmalara kapı açtıysa da yeni anayasa gündeminden vazgeçilmedi.
Yeni anayasa tartışmalarıyla birlikte, Kürt meselesinin çözümleyici niyetlerle yeniden gündeme getirilmesi bir nevi gündem paralelliği oluşturdu. AK Parti iktidarı tarafından 2009-2015 yılları arasında Türkiye-PKK çatışmasını çözmeye yönelik “Çözüm Süreci” hedefe ulaşmadan sonlanmıştı. Ama bu konuyu Türkiye açısından çözüme kavuşturmak önemliydi. Batı’dan ABD’nin büyük askerî yardımlarıyla Yunanistan, güney sınırımızda İsrail’in ve ABD Merkez Kuvvetleri’nden CENTCOM’un eğitip donattığı PKK uzantısı Halk Savunma Birlikleri (YPG), Siyonist yayılma stratejisi içinde uluslararası müdahaleye kadar uzanacak bir tehdit oluşturuyordu. Türkiye harp sanayii kapsamında dinleme radar sistemleri, İHA ve SİHA’lar ile önemli bir gelişme kaydetti. Ve bu teknolojik harp imkânları kullanılarak Türkiye topraklarında PKK gerillaları bitirilirken, Kuzey Irak’taki PKK yapılanması kuşatıldı.
22 Ekim 2024 tarihinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrısı ile Türkiye-PKK çatışmasını çözmeye yönelik Türkiye hükûmeti ve MHP tarafından başlatılan sürece “Barış ve Kardeşlik Süreci” adı verildi.1 Yeni anayasa çalışmalarının gündemiyle paralelleşen Barış ve Kardeşlik Sürecinin gündeme sokulması, Cumhur İttifakı bileşenlerinin adeta birlikte rol paylaşma sürecine girdiklerini gösteriyordu.
Devlet Bahçeli yaptığı çağrıyla Abdullah Öcalan'ı TBMM'ye çağırmış ve DEM Parti grubunda konuşma yaparak PKK'nın feshedildiğini açıklamasını istemiş; Abdullah Öcalan'ın bu konuşmayı kabul etmesi durumunda, “umut hakkı”nın kullanılmasını ve İmralı Cezaevi'nde 26 yıldır tutuklu olan Öcalan'ın serbest bırakılmasını önermişti.
Devlet Bahçeli'nin çağrısından bir gün sonra 23 Ekim 2024'te ise Ankara'nın Kahramankazan ilçesindeki TUSAŞ tesislerine PKK tarafından silahlı saldırı düzenlenmiştir. Ama PKK, 25 Ekim'de saldırıyı üstlenmekle birlikte saldırının önceden planlandığını ve Devlet Bahçeli'nin açıklamalarıyla bir ilgisinin olmadığını ilan etmiştir. Ayrıca Bahçeli’nin açıklamasından önce 4 Ekim 2024'te DEM Parti'nin Mardin Büyükşehir Belediyesi, Batman Belediyesi ve Halfeti Belediyesine kayyım atanmıştı. Peşinden yine DEM Parti'li Tunceli, Van Bahçesaray ve Mersin Akdeniz Belediyesine kayyım atandı.
Uzun bir aradan sonra Öcalan ile 28 Aralık 2024’te ilk resmî temas sağlandı: İmralı Heyeti üyeleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan İmralı'da Abdullah Öcalan'la görüştüler. Öcalan heyetle birlikte yaptığı açıklamada Türk-Kürt ilişkilerini yeniden düzenlemenin tarihî bir sorumluluk olduğunu belirtti. Aynı gün KCK Eş Başkanı Bese Hozat, yaptığı açıklamayla Öcalan'ın çağrısını desteklediklerini ilan etti.
27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan, özeleştiri içeren ve vakıayı ya da konjonktürel siyasi ve askerî gelişmeleri gerçekçi bir şekilde okuyarak yazdığı mektupta PKK’nın tüm unsurlarının silah bırakmasını istiyordu. Öcalan, Kürtçe ve Türkçe okunan bir buçuk sayfalık açıklamada hukuki zemini hazırlanarak düzenlenecek bir kongre ile bu yaklaşımının karara bağlanması şartını da belirtti. Öcalan’ın talimatında seküler Kürt ulusunu ve devletini “var kılma” serüvenleriyle ilgili en önemli cümlesi ise şuydu:
“1990’lı yıllarda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkârının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır.”2
Ve 11 Temmuz günü PKK, Kandil’de yapılan silah imha töreniyle silah bırakmaya adım attı. Gündeme getirilen talep ve tekliflerin seyriyle ilgili görüşmeler yapmak üzere TBMM Başkanı Kurtulmuş başkanlığında “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu. Bu komisyon yılsonuna kadar çalışmalarını sürdürecek.
Yeni anayasa tartışmaları ve teşebbüsü ile Türkler ve Kürtler arasında bir mutabakat imkânına fırsat verme eğiliminin öne çıktığı belirtiliyor. Ama toplumsal mutabakat bağlamında Türkiye toplumunu oluşturan Oğuzlar ve Kürtler kadar Arap, Zaza, Laz, Gürcü, Çerkez, Boşnak, Arnavut ve benzeri diğer etnik Müslüman unsurlar ile dinî, mezhebî ve diğer ideolojik grupları da gözeten, toplumsal mutabakata dayanan bir anayasa yapılıp yapılamayacağı hususu “Dünkü çözümsüz anayasa tartışmaları aşılabilir mi?” sorusunu da gündemde tutmaktadır.
İdeoloji Dayatmayan Kuşatıcı Bir Anayasa Mümkün Olabilir mi?
Yeni anayasa yapma sürecinde Türkiye toplumundaki ideolojik, dinî, etnik farklılıkları gözettiğimizde “İdeoloji dayatmayan kuşatıcı bir anayasa mümkün olabilir mi?” sorusu önemli bir başlık oluşturuyor. Öncelikle daha kötüyü terk etme konusunda beklentimiz olan yeni anayasa çalışmalarında ele alınması gereken bir hususa dikkat çekmek gerekir:
Anayasa tasarısını hazırlayanlar çalışmalarına başlamadan önce, önyargılar ve ideolojik dayatmalardan nasıl arınılacağı mevzuunu ilk olarak müzakere etmeyi düşünürler mi?
Yeni anayasa tartışmalarında öncelikle “hangi medeniyetin değer ölçüleri” gözetilerek hareket edileceği; toplumun çoğunluk veya azınlık kesimlerinin dinî, ideolojik veya etnik taleplerine “tarafsızlık ilkesi” ile nasıl yaklaşılacağı sorularına açıklık getirilmeden yapılacak çalışmalar, yeni sorunlara hapsolan bir giriftlikten kurtulamaz.
İngiliz siyasi yapısında baronlar ve Papalık tarafından Kraliyetin yetkilerini sınırlamaya yönelik ilan edilen 1215 “Magna Karta / Büyük Tüzük”ten önce, toplumsal sözleşme örnekliği konusunda “Medine Vesikası”3 geç kalmış müzakerelere rehberlik yapmıştır. Bu konuda Muhammed Hamidullah, 1958 yılında Türkçeye çevrilen “Hukuk İlmine İslam’ın Yardımları”4 kitabında Avrupa’da gelişen hukuk ve anayasa telakkisinin İslami uygulamalardan nasıl etkilendiğini göstermeye çalışmıştır.
Avrupa’da kuvvetler ayrımı esasını ortaya atan Montesquieu (ö. 1755), “Kanunların Ruhu”5 isimli eserinde Avrupa toplumları kanunlarının ruh bütünlüğü içerisinde olmasını önermiştir. Ama dikkat çekici husus aynı paradigmadan beslendikleri halde hiçbir Avrupa ülkesi diğerinin anayasasını iktibas etmemiştir. Her Avrupalı ülke kendi anayasa hükümlerini az da olsa farklılaşan kendi kültürel renkleriyle oluşturmuştur.
Toplumsal mutabakat adına içinde girift sorunları taşıyan resmî mirasın yükünü hafifletmek istiyorsak; en azından anayasa tasarısı yapıcılarının hangi paradigmanın “değer ölçüleri” ile davrandıklarının ve bu kişiler arasında “tarafsızlık” tutumunun nasıl sağlanacağının farkındalık bilincini öne çıkartmaları gerekir. Türkiye’de anayasa yapma talebi ve çabası, hukuki ve fıtri değerleri çiğneyen iç ve dış vesayetten uzaklaşma-kopma arzusu kadar, ideolojik dayatmalardan arınma görev ve yollarını da öncelikli olarak ele alma tutarlılığını göstermelidir.
Türkiye Cumhuriyeti 1982 Anayasasının taşıdığı ve beslendiği önceki militan/militarist demokrasi şartlarını bünyesinde barındıran totaliter anayasa uygulamalarının tasfiyesi sürecinde katılımcı, söz hakkı itibariyle eşitlikçi ve adil yeni bir anayasa yapımı önemlidir. Ancak bu niyet için öncelikli şart olarak Türkiye toplumunun ortak kültür, inanç ve “maruf örf” değerleri karşısında taşınan ön yargılardan ve ideolojik dayatmalardan arınma yollarının nasıl oluşturulacağı müzakeresi ilk gündem maddesi yapılabilmelidir.
Türkiye’de Müslümanlar başta olmak üzere farklı paradigmal bakışa veya etnik yapıya sahip unsurlar “olmasını istedikleri devlet ve olunmasını istedikleri toplum” olamamanın derin ıstırabı içindedirler. Bu ıstırabı, derin ve yaygın muhalif potansiyeli taşıyanlarla müzakereyi değil de tartışmayı seçenler hele onları “bölücü, ayrılıkçı, feodal, gerici” gibi ithamlarla ötekileştirme gayretleri bugünkü dijital ve özgürlükçü çağda toplumsal mutabakat ümitlerini daha da karanlık bir atmosfere itekleyecektir.
1924’ten beridir yürürlükteki anayasalar Batılı kavramlara, değerlere, teamüllere ve deneyimlere dönük pembe yanaklı bir coğrafya ve toplum oluşturmaya çalıştılar. Geçmişten dersler çıkartmalıyız. İçinde yaşadığımız coğrafyanın 1400 yıllık başat medeniyetine, 1400 yıllık yerlilik tesanütüne ve Müslümanlara karşı çatık kaşlı bir anayasanın yasal, hukuki, sosyal ve siyasi yeni giriftlikler ve geleceğe taşınacak huzursuzluklar oluşturacağı kaçınılmazdır. Unutulmamalıdır ki “Barış ve Kardeşlik Süreci”ni sadece Türk etnisitesinin ve Kürt etnisitesinin karşılıklı birbirini tanımasıyla oluşturulacak yeni bir ulus tasarımıyla işler düzelmez. Oğuzların da Kürtlerin de temel müştereği konjonktürel anlaşmalar değildir. Onlar en az bin yıl önce seçtikleri korunmuş olan vahye olan inançları ile; camide vakit, cuma ve bayram namazlarında toplanmaları ile, aynı anda tuttukları oruç, haccın ifasındaki birliktelikleri, her türlü merfu müşterek örfleriyle müşterekliklerini perçinledikleri için gönül rahatlığı ile birbirlerine kız verip kız almışlardır. Kürtlerin ve Oğuzların/Türklerin diğer anasır-ı İslam’la birlikte ezan, Kur’an harfleri, tesettür gibi inanç sembollerine karşı da İslam ümmetinin herhangi bir unsuruna yapılan saldırıya da güçleri yettiğince karşı çıkmaları, ortak dayanışmalarını gerektiğinde dua ile, gerektiğinde infak ve her türlü eylemlilikleriyle göstermeleri içinde yaşadığımız toplumda en büyük mutabakatın asırlara dayanan örfî hukukları ve ümmet dayanışmalarıdır. Deprem veya sürgün gibi felaketlerde birbirlerine yaptıkları yardımlar da bazı ırkçı sapmalar gibi etnisite dayanışması değil, Âdem’den (as) bu yana insani kardeşliği ve korunmuş olan Kur’an’ın nüzulünden bu yana da iman kardeşliğini seçtikleri için bir kardeşlik dayanışması olarak temayüz eder.
Dolayısıyla coğrafyamızda mirasçısı olduğumuz medeniyet değerlerinin İslam’a uygun bir hayat inşasını öngördüğü açıktır.
Mutabakat Arama Vakıası
Tabiî ki yaşadığımız ve tebaası olduğumuz bugünkü ulus toplum, farklı talepler doğrultusunda içinde çeşitlilikler taşımaktadır. Seküler ulus toplumda varoluşumuzu sürdürebilmek için çatışma mı anlaşma mı teslimiyet mi diye sorduğumuzda; taleplerimizi ve hukukumuzu geliştirebilmek için öncelikli seçenek, bir mutabakat arama durumudur. Ve ulus toplum içinde anayasa tartışmalarına ideal olanın değil, asgari bir düzlemin teşkili olarak yaklaşılmalıdır. Ve anayasal olarak da ayrım gözetmeksizin herkese adalette eşit mesafede ve kimsenin kendini dışlanmış hissetmeyeceği bir vatandaşlık/tebaa tanımı yapılmalıdır. Bu insani ve hukuki gereklilikler için de tarafsız bir “toplumsal sözleşme” oluşturmak kaçınılmazdır.
“Toplumsal sözleşme”nin üst değerlerinin ne olacağı meselesine ister doğal hukuk arayışı içinde ister vahyî ilkelerle sosyal vakıa gerçeğini yorumlama açısından ister pozitivizm veya ilerlemecilik gibi çağdaşlık söylemiyle süslenen ideolojik farklı bakış açılarıyla yaklaşılsın, toplumun her kesimini gözetecek “tarafsızlık” ilkesinin ne olduğu ile ilgili tartışmalar hep var olmuştur ve var olacaktır. Zorunlu ve temel ihtiyaçlarımızın giderilmesi konusunda üzerinde anlaşmamız gereken ölçüye dair Âdem’in (as) çocuklarından bu yana farklı biçimlerde süren ve zaman zaman ölümlere de neden olan tartışma ve çatışmalar süregelmektedir.
Herkesin öncelediği ya da kutsadığı bir üst kimliği vardır. Örneğin yeni anayasa konusunda biz müminlerin öncelediği kimlik İslam’dır. Ve açık, vâki bir gerçektir ki yasal, idari, askerî bariyerlere ve psikolojik algı yönetimlerine rağmen yaşadığımız toplumda İslami kimlik mensubiyeti en önde gelen tercih olagelmektedir. Ama Batılı paradigmanın yani modernitenin ürünü olan ulusal devlet anayasaları, adeta dinî yasaları dışarıda bırakmaya zorlayan bir kural ihdas etmiştir. Bu dışlayıcı laik, seküler veya pozitivist tavır ve çatışma ruhunu nasıl aşacağımız, adil bir mutabakatı nasıl sağlayacağımız sorusu kaçınılmazdır.
Türkiye’de 1928 ve 1937’de İslami bütünlüğün tasfiyesi ile ilgili yapılan anayasal değişikliklerle ve çeşitli cürümlere sebep olan İslami kimliğin izhar edilmesini yasaklayan kanunların düzenlenmesiyle, Müslümanlara inanç ve düşünce özgürlüğü açısından kitlesel mağduriyetler yaşatılmıştır. Ayrıca Rabbimizin yarattığı ontolojik aynılığımıza rağmen Rum suresinde belirtildiği gibi “Dillerinizin ve renklerinizin farklılığı göklerin ve yerin yaratılışı gibi O’nun ayetlerindendir.” (30/22) ve Hucurat suresinde belirtildiği gibi “Aranızda tearuf/diyalog ve müzakereler olsun diye sizi erkek ve kadın olarak yaratan, kabileler ve halklara bölen (Rabbinizdir).” (49/13) bildirimleri bu bağlam içinde çekişmelerin yersizliğine ve farklılıkların fıtri boyutuna işaret eder. Rabbimizin tayin ettiği dil ve şu’b farklılıklarıyla birlikte ümmet dayanışması içinde yaşayan Anasır-ı İslam çeşitliliğimiz veya birlikteliğimiz, Osmanlı sonrasında tek tip ulus yaratmaya dönük politika ve dayatmalarla bozulmuştur. 1961 ve 1982 darbe anayasaları ile korunan ve değiştirilmesi bile teklif edilemeyeceği açıklanan laik-ulusal Kemalist resmî ideolojinin mantığı ise hak ve hukuk değerlerinin katılımcı gelişimini engellemiştir.
18. ve 19. yüzyıl modernitesinin Avrupa kültür değerlerini taklit eden Kemalist ideoloji, II. Dünya Savaşı sonrası Batı’nın post-modern evresini takip edemeyen, 21. yüzyılda da Ziyaüddin Serdar’ın “post-normal zamanlar” dediği “belirsizlik, hızlı değişim, gücün yeniden düzenlenmesi” ile oluşan “karmaşa, kaos, karşıtlık” dönemi olarak da tanımladığı6 dijital çağın yeni dizaynının çok gerilerindedir. Kemalist ideoloji 19. yüzyıl totaliterliğinin ve pozitivizminin arkaikliğinde yaşayan paslanmış ve çürümeyi artıran akıl tutulmasını ifade eden bir sömürge toplumu zihniyetidir.
Resmî ideoloji yöneticileri; tüm yargı mensupları ve Kemalist ilahiyatçılar ile birlikte İslam’ın bütünsel algılanışını örten ve onu sadece dar bir inanç sistemine ve Şeb-i Arûz törenleri gibi şaz ritüellere indirgemeyi planlayan bir tutum içinde olmuşlardır.
Beşerî Hukukun Anayasa İhtiyacı
Anayasa, beşerî kanunlar sıralamasında en önde gelen kanundur. Anayasa, Avrupa kıtasında oluşan paradigma içinde hakimiyeti kurallara bağlama veya beşerî idrakin adalet arayışı ve çabalarından doğmuştur. 1215 Magna Carta metni de Batı’da bu çabaların ilk örneği olarak gösterilir.
Beşerî anayasalar zaman ve şartlara göre oluşturulan kanunlardır. Zaman ve şartlar değişince normlar da değişir; yani Batılı paradigma için normlar evrensel değildir.
Vahye bağlı kavimlerde/toplumlarda ise beşerî idrak, bütün insanlığın fıtratını yaratan ve o fıtratı en iyi bilen Yaratıcının vahyî hakikat bildirimini ölçü alarak zaman ve şartlara göre kanunlar yapar. İslam medeniyet havzasında kanunlar değişebilir ama korunmuş olan vahyin evrensel hükümleri değişmez.
Osmanlı yönetiminde 1878 yılında tanzim edilen “Kanunî Esâsî”7 aynı 1839 “Tanzimat Fermanı”8 gibi vahyî ifadelerle başlayıp Avrupalı devletlerin taleplerini kanunlaştıran ve beşerî hukuk normlarıyla uzlaşan bir toplumsal sözleşme mühendisliği idi.
Millî Mücadelede, Kanuni Esâsî doğrultusunda 1921’de kabul edilen ve çerçeve anlamında 23 maddeden ibaret olan “Teşkilat-ı Esasi Kanunu”9 doğrultusunda Anasır-ı İslam’ın birliktelik ruhunu devam ettirme söylemi içinde Anadolu savaşları kazanılmıştı.
Ancak 1922-1923 Lozan Antlaşması görüşmeleri Batı-dışı bir toplum olarak ilk defa bizlere Batı’nın küresel hukuk hâkimiyetini dayattı. Lozan’da Lord Kurzon ile İsmet Paşa arasındaki gizli görüşmeler tutanak tutulup Türkiye arşivine ilave edilmemiştir. Bu durum murahhas üyeler dâhil birçok kişi tarafından tartışılıp-eleştirilmiştir. Lozan Antlaşması’na bağlı eklerden birisi “İdâre-i Adliyeye Dâir Beyannâme” idi. Bu beyannameye göre Türkiye adli hayatı beş sene müddetle murakabe altına girecekti. Bu beş yıl içinde kendi kanunlarımız çöpe atılacak yerine Avrupa kanunları iktibas edilecekti.10
Kaldı ki anlaşmanın dibacesinde yer alan “İdâre-i Adliyeye Dâir Beyannâme” şartına göre beş senelik süre tamamlanmadan medeni kanun, ceza kanunu, idare ve iş kanunları İsviçre, İtalya, Almanya ve Fransa’dan iktibas edilerek halka hukuk devrimleri şeklinde bir zarf olarak sunuldu. Bu zarfa sığınanlar da zarfın şeklini almaya başladılar. Ve Lozan’da dayatılan bu zarfın şekline göre de 1928’de Teşkilat-ı Esasi’den “Devletin dini, Din-i İslam’dır.” maddesi çıkartıldı.
Türkiye Cumhuriyeti laik; aynı zamanda ulusal, demokratik ve sosyal devlet olduğunu11 1937’den bu yana resmî olarak duyurdu. Ve devletin varlığı ile ilgili Anayasa’nın değiştirilemez ilk üç maddesinin içine ise “Atatürk milliyetçiliği” gibi farklı standartlar içeren ideolojik maddeler, yine Batılı paradigmadan kopyalanan ve içeriği muammalı olan “laiklik”, göreceli ve çifte standart taşıyan “insan hakları” gibi mahiyet değeri açıklanmayan kavramlar yerleştirildi.
Oysa farklı kimlik ve dinî telakki taşıyan; ayrıca yakın tarihle ilgili alternatif okuma ve incelemeler yapan insanlara Atatürk milliyetçiliğini zorla dayatmak en kaba hukuksuz ve despotik bir tutumdur. 1982 Anayasası da intihal edilen Batı paradigmasına ait kavramlarla ve totaliter bir ideolojiyle biçimlendirilmiştir. 1982 Anayasasının “değiştirilemez”liği vurgulayan 4.; eğitimin devletin gözetim ve denetiminde Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda yapılacağını dayatan 42. ve “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk” olarak belirlendiği 66. maddeleri fikrî ve toplumsal talepleri yasaklayıcı mahiyettedir.
Bazı hukuk ve yasama mahfillerinin “T.C. Anayasasının 4., 42. ve 66. maddeleri sadece hukuki hükümler değildir. Bunlar millet iradesidir, tarihidir, kimliğidir, geleceğidir. Bu maddeleri tartışmaya açmak demek, Türkiye Cumhuriyeti’ni tartışmaya açmak demektir.” tarzındaki yaklaşımları Stalin ve Hitler dönemi totaliterliği hatırlatmaktadır. Bu tarz firavunî totaliter yaklaşım sahipleri “Kuddüs” olan Allah’tan -haşa- kutsallık sıfatını çalıp ulus devleti ve zamanla kayıtlı anayasayı “kutsal” konumuna getirmektedirler.
Bu tür anlayışlara sahip resmî ideoloji mensubu anayasa uzmanı siyasiler, hukukçular ve aydınlar ile özgürlükçü bir anayasanın yapılamayacağı son derece açıktır. Ayrıca bir İslam toplumunda anayasa düzenlemesine değil zaman ve şartlarla kayıtlı kanuni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Zira Müslümanlar için ilk insanlık tarihinden bu yana değişen şartlara göre içtihatları ya da kanunları yenilemek gereklidir; ama ed-Din’in evrensel ölçüleri/sabiteleri nefsimizle, diğer insanlar ve doğa ile ve Yaratıcımızla ilişkilerimizin muhkem ölçüleridirler. İnsanlaşma sürecimizden bu yana insan fıtratı değişmemiştir. Tüm “tek cinslilik” veya “ilerlemecilik” sapma ve tuğyanlarına rağmen de kıyamet gününe kadar insanoğlu temel fıtrî özellikleriyle yaşayacaktır.
1982 Anayasasının felsefi temelleri tartışmalıdır. Yoksa “demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, yargının bağımsızlığı, çağdaş uygarlığın ve bilimin zorunluluğu” gibi konuların arkasına gizlenerek ideolojik niyetlerine göre yeni anayasayı şekillendirme çabaları barış ve huzura giden yolun önünü açmayacaktır. Kamuoyunu kandırmak değil şeffaflık asıl olmalıdır.
Batılı Kavramlara Mahkûm muyuz?
Mevcut anayasada ve birçok anayasa hukukçusunun müktesebatında kendi medeniyet değerlerimize uzak Batılı değerlerden intikal eden tartışılacak veya takiyye kılıfına bürünen birçok kavram vardı. Örneğin Anayasa’da yeni bir ulus inşası için kullanılan “Türk” ifadesi etnik bir kimliği ifade etmiyorsa neden “Türklerin kökeninin, 5 bin yıllık Orta Asyalı sarı ırka mı yoksa 7 bin yıllık beyaz ırktan olan Hitit ve Sümerlere mi dayandığı” tartışmaları uzun yıllar yapıldı ve hâlâ yapılıyor? O zaman, 1948 Truman Doktrini ile ABD yardımlarına paralel olarak iptal edilmek zorunda kalınan 1932 yılında gündemleştirilip ders kitaplarında işlenen ırk temelli “Türk Tarih Tezi” kurgusu ile bir nesil niçin kandırıldı?
Siz, “Ümmetten bir ulus yarattık!” diyerek aidiyet olarak etnik temelli Türkçülük yaptığınızda; birliktelik harcımız olan İslam’ı gömmeye çalıştığınız veya silikleştirdiğinizde göğeremezsiniz. Aksine siz ırk veya etnik temelli Türkçülük yaptığınızda Anasır-ı İslam’ı oluşturan Kürtleri, Çerkezleri, Lazları, Arapları ve diğerlerini de İslami aidiyetleri zayıfladığı oranda Kürtçülüğe, Çerkezciliğe, Lazcılığa teşvik etmiş olursunuz.
“Laiklik” tanımı da anayasada ve hukuk disiplininde tam olarak belirgin değildir. Anayasada laikliğin altında yatan değerin ne olduğu da muğlaktır. “Ontolojide laik olunmaz!” diyenleri politik alanda “olunur” demeye zorlayıp niçin ödünç aidiyetler oluşturulur? Niçin alnı secdeli birileri “La ikrahe fid din / Dinde zorlama yoktur.” (2/256) diyen öz ve temel değerimize göre bir form ve ifade kalıbı kullanma becerisi göstermiyor da sığınmacı bir ruhla diğer paradigmaların ödünç kavramlarına tutunuyor? Oysa farklı laiklik normları, pozitivist - bilimci - ilerlemeci mutlakçılığın bir tezahürüdür12 ve bu konudaki tüm tanımlar ideolojiktir; dayatmadır.
Türkiye’de Fransız kökenli katı laikçiliğe karşı olan muhafazakâr demokratlar, liberal bir anlayışla alternatif laiklik teorileri geliştirmeye çalışıyorlar. Oysa cıvık izahlarla hangi yenilenmeyi yaparsanız yapın Batılı paradigmaya ait laiklik zarfından ayrılamazsanız, sonunda onun şeklini almaya başlarsınız.
Yeni anayasa yapılacaksa önce ön usul anlaşılmalıdır. Yani yeni anayasa hem toplumsal mutabakata uygun olmalı hem mutabık kalınan konular dışında inisiyatif kullanan elit zümrelere veya baskı gruplarına meydan vermeyecek kurallar taşımalıdır. Ayrıca toplumun ağırlıklı kesimi gözetilerek İslami değerlere karşı olan hükümler anayasada da kanunlarda da yer almamalıdır.
Türkiye’de anayasa yapıcıları 1924’ten bu yana “Türklük” ve 1937’den bu yana “laiklik” tanımlarında olduğu gibi “Egemenlik halkındır!” yalanıyla da insanlarımızı hep aldatma teşebbüsü içinde olmuşlardır. Oysa Batı’da 1787’de ilk anayasayı oluşturan ABD’de bile meclislerin demokratik yönetimi ve normal iktidar gücü yerine artık Siyonist lobi örneğinde olduğu gibi çıkar lobileri etkin olmaktadır ki bu sürece “demokrasinin sonu” denilmektedir.13
Ülkenin 1923’ten itibaren seçimli-meclisli bir görüntü altında tamamen Türkçü-Batıcı azınlık bir elit zümre tarafından yönetilmesi daha sonraki elitlerde keyfe keder bir alışkanlık oluşturmuştur. Çok partili sisteme geçerken de toplumsal mutabakat ve yeni anayasa oluşturma sürecinde de bu üstenci ve elit zümre ülke imtiyazlarını halkla paylaşmak istemedikleri için sürekli maraza çıkartmaktadırlar.
Çözümün Özgünlüğü Meselesi
Dış vesayet kuvvetlerinden güç alan 15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasına karşı halkın sivil tepkisini arkasına alan mevcut iktidar, 1982 Anayasasına rağmen defacto/fiilî bir icraat ile TSK’nın ve komuta kademesinin layüsel özelliğini büyük ölçüde sona erdirmiş ve gerekli yasal düzenlemeleri yapmıştır. Ama bizzat TSK bünyesindeki Atatürk’ün kültleştirilen misyonuna dokunulmamıştır. Toplumun İslami ve tarihsel değerlerini en basit ifadesiyle tahfif eden Kemalist kült, bir ideolojidir. Beşerî ideolojilerin en tehlikelisi ise elinde silah tutan ve maruf örfün karşısında hizalanan unsurlardır.
Adil bir anayasa oluşturacak hükümlerin nasıllığının tartışmasına geçmeden önce, usulde anlaşılıp anlaşılmadığı meselesini öne almak zorundayız. Yargı kurumlarına üye seçimi, cumhurbaşkanının yetkileri, parlamento üyelerinin hangi hallerde dokunulmazlığının kaldırılacağı gibi teknik konular ise “tarafsızlık” ve “ideolojik tutumdan arınma” dirayeti gösterecek “uzman” ekiplerce geniş çerçevede ele alınmalıdır.
Tekrar vurgulayacak olursak, anayasa yapıcıları arasında “tarafsızlık ilkesi”nde ve “önyargı yaklaşımlarını aşma yöntemi” konularında bir konsensüs sağlanmalıdır. Yoksa yeni anayasanın akıbeti de yamaları sökülen yasalar bohçası haline gelmiş 1961 ve 1982 anayasalarından farklı olmaz. Birlikte yaşamanın adil şartlarını birinci gündem konusu yapmayan bir yeniden anayasa yapımıyla ilgili teşebbüsler toplumsal güvence oluşturamaz. İslam ümmetinin bir parçası olan Türkiye toplumunun baskın ortak değerlerinin öz gücünden değil de bir küresel menfaat şebekesinden uzaklaşırken; Türkiye, Rusya, Çin (TRÇ) adlı başka bir menfaat şebekesine sığınmış olarak dirlik ve düzenliğe yönelinemez.
Dolayısıyla teknik ve uzmanlık gerektiren anayasa maddelerinin yazılmasından önce -Montesquieu’nün de işaret ettiği gibi- içinde yaşadığımız topluma ait “ortak bir anlam ruhu”nu yakalamamız gerekir.
Bize düşen ise ilk dönem Cumhuriyet elitleri gibi Avrupa paradigmasına ait olan normları iktibas etmek değil, toplumsal mutabakatımızın ortak değerleriyle oluşacak bir ruhla medeniyet değerlerimizden kopmayan bir anayasa yapılmasına yeşil ışık yakmaktır.
Ancak anayasa çalışmaları ve toplumsal mutabakat konusunda umutlu olabilmemiz için yukarıda belirttiğimiz soruyu tekrarlamalıyız:
Anayasa tasarısı hazırlayıcıları, öncelikle ideolojik dayatmaları ve etnik tabuları nasıl aşacakları konusunu müzakere etmeyi düşünüyorlar mı?
Yoksa yeniden “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.” tekerlemesine mi mahkûm olacağız?
Türk ve Kürt unsurları arasında Barış ve Kardeşlik Sürecini de geçiş süreci olarak olabildiğince tarafsız, kuşatıcı ve adil bir yeni anayasa yapım tasarımını da hakkaniyete yöneltecek olan basit bir cümledir. Onu da 18 Eylül 2025 tarihinde Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu adına konuşan komisyon başkanı Numan Kurtulmuş şöyle ifade etti:
“Türkiye’deki Türk ve Kürt halkının en temel ortak değeri Müslümanlıktır. Biz Âdem’den bu yana hem insan kardeşiyiz hem iman kardeşiyiz.”
Anayasadan da kelime dağarcığımız ve sosyal hayatımızdan da bizlere vesayet politikalarıyla aşılanan yabancı veya ödünç telakkileri terk edip ortak değerlerimizle, fıtrat ve vahiyle yeniden buluşmaktan ve hayatı bu ölçülerle yeniden kurmanın yollarını aramaktan başka kurtuluşumuz ve huzurumuz olmayacaktır.
1- Daha sonradan Türkçü ve ırkçı kamuoyunu yatıştırmak için olsa gerek bu süreçle ilgili ilk toplantısını 5 Ağustos 2025 tarihinde TBMM Başkanı yönetiminde “Terörsüz Türkiye” söylemiyle yapan kurula “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” denildi.
2- Hamza Türkmen, “PKK İdeolojisinin Çöküşü ve Sünnetullahı Anlamak”, Haksöz, Mart 2025, Sayı: 408.
3- Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi I, İrfan Yayınları, İstanbul, 1966, s. 121-134; el-Vesâiku’s-Siyâsiyye, Çev. Vecdi Akyüz, Kitabevi, İstanbul, tarihsiz; Hikmet Zeyveli, Medine Sahifesi, KURAMER, İstanbul, 2019.
4- Muhammed Hamidullah, Hukuk İlmine İslam’ın Yardımları, Milliyetçiler Derneği Yayınları, İstanbul, 1958.
5- Montesquieu, Kanunların Ruhu, M.E.B. Yayınları, Ankara, 1963.
6- Ziyaüddin Serdar, Postmodern Zamanlar Teorisi, Mahya Yayınları, İstanbul, 2019.
7- “1876 Kânûn-i Esâsî maddeleri”, anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/önceki-anayasalar/1876-kânûn-i-esâsî/
8- “Tanzimat Fermanı maddeleri”, muharrembalci.com/hukukdunyasi/belgeler/233.pdf; Ali Akyıldız, “Tanzimat”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2011, C. 40, s. 1-10
9- “Teşkilat-ı Esasi maddeleri”, anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/önceki-anayasalar/1921-anayasasi/
10- Kadir Mısırlıoğlu, Lozan Zafer mi Hezimet mi?, Sebil Yayınları, İstanbul, 2009, C. II, s. 373
11- 1961 ve 1982 anayasalarının 2. maddesinde belirtildiği gibi.
12- Veit Bader, “Laikliğin Anayasallaştırılması, Alternatif Laiklik”, Küresel Bakış, Ocak 2011, Yıl: 2, Sayı: 4
13- Jean-Marie Guehenno, Demokrasinin Sonu, Dost Kitabevi, Ankara, 1998

