Gariplerin Devriminden Müslümanın Yüreğine Düşecek Olan
Haksöz Dergisi Sayı: 406/407

Suriye Devrimi’nin zafere ulaşmasının gösterdiği en önemli gerçekliklerin başında siyasal-sosyal olayın modern zamanların kurgusu, şablonik ve mutlaklığı ifade eden ‘yasa’ fikri çerçevesinde ele alınmayacağı hakikati gelmektedir. Siyasal-sosyal olayı hangi perspektif temelinde ve hangi parametrelere göre değerlendirme meselesi Müslüman zihin açısından problem vasfını korumakta. Tek bir insan unsurunun dahi gerçekliğe etki edebildiği hayat dinamiğini kurgusal iddialara mahkûm etme ya da siyasal-sosyal olayı tipik statik zihnin ürünü komplo malzemeleriyle bezemenin ne kadar ucuz, basit ve hakikate hilaf olduğunu Şam Devrimi her anlamda ortaya koymuştur.

“Yenilginin sahibi yoktur; galibiyetin ise çoktur.” veciz ifadesinin bir kez daha doğrulandığını devrim süreci açık bir şekilde ortaya koydu. Fetih operasyonunun başladığı 27 Kasım öncesinde “Esed kazandı, anlaşmaktan başka yol yok!” yaklaşımı ile hareket edip muhaliflerle dayanışma düzleminde en küçük adımları atmaktan imtina eden kesimler Şam’ın fethi ile birlikte kırk yıllık mücahid kontenjanından arz-ı endam etmeye başladılar. Hükümete yakın medyanın görüntüsü ise ilk günlerde tam anlamıyla evlere şenlik idi. Operasyon ilk başladığında Baas rejiminden ve cürümlerinden habersiz, hareketleri ve grupları tanımaktan aciz, 2011 Mart’ından bugüne olup bitenden bihaber cehl-i mürekkeb ve cehl-i mik'ap emekli asker, istihbaratçı, siyasetçi, gazeteci ve hukukçu ekibinin şahane performansı memleketteki seviyeyi göstermesi açısından manidardı.

Halep Yolunda Deve İzi Aramak ya da Baş Döndüren Cehaletin Rehberliği

Rejinin “terörist” sıfatı eklenmesi için program yayıncısını canlı yayında uyarıp durduğu lakin HTŞ’nin ismini bile doğru telaffuz etmeye dilleri dönmeyenlerin HTŞ’yi tanımlamada yaşadıkları dönüş hızı görülmeye değer idi. Teröristlikten mücahidliğe geçişin acemiliklerini devrim zaferi hatırına görmezlikten gelmek en iyisi diyelim. Ama yine de siyasal-sosyal olaylara şablonik yaklaşanların ısrarla devrimlerin arkasında mücahidlerin üstünde bir irade aramaları beyhudedir, komedidir. Bölgesel ya da küresel hiçbir gücün devrede, planlamada, sahada olmadığı Halep’in fethi operasyonunun başarısı yepyeni bir denklem ve perspektifi muhaliflerin ve müttefiklerinin önüne getirdi. Rejim, İran, Hizbullah, Rusya’nın sıkı bir eşgüdümlü planlama ve yoğun saldırısı sonrası Halep’in kaybedilmesinden sonraki süreci bütünlüklü ele aldığımızda bugünkü tabloya nasıl gelindiğini anlamak mümkün. Operasyonun neden şimdi başladığı sorusuna cevap ararken sahadaki yerel şartlara ve müdahil aktörlerin bölgesel gelişmelere yönelik yaklaşımlarının yerel etkilerine odaklanmak lazım. Sahadaki gerçeklik Suriye’de herhangi bir operasyona yerel şartlar bakımından uzun yıllardır zaten hazır ve uygun idi. Bu hem muhalif gruplar açısından geçerli idi hem de rejim ve müttefiki unsurlar açısından.

Konuyu ele alırken mücahidlerin son hat olarak çekildiği İdlib ve Astana süreci ile 2017’de ortaya çıkan Türkiye’nin bir anlamda muhalifleri de korumasını sağlayan yeni statükodan başlayarak devrime giden yolu da hatırlamak gerekiyor. Önceki dönem yenilgi sürecini değerlendirdiğimizde Esed rejimi, Hizbullah, İran ve Rusya’nın sıkı birlikteliğine karşı muhalif cephenin ise parçalı yapısı hâkimdi. Muhaliflerin en önemli destekçisi Türkiye ile HTŞ (o dönem için Cephetu’n-Nusra) arasında hiçbir diyalog, irtibat bulunmamakta idi. İdlib bölgesindeki tecrübede önce askerî birlik-bütünlük sağlandı. Ortak operasyon odası kuruldu. IŞİD’in verdiği büyük zarardan dolayı kadro zayıflaması telafi edilirken aynı zamanda bu baş belası örgütün yaptığı yanlışları yapmamak için teorik birçok tartışma yapıldı ve pratik ortaya konulmaya çalışıldı ki devrimden sonraki süreç bunun doğrulayıcısı nitekim.

Dimyad’a Pirince Giderken Evdeki Bulgurun da Korunmasıdır Fetih

Çatışmasızlık sürecini iyi değerlendiren mücahidler ideolojik, akidevi, ahlaki ve askerî eğitimleri tamamlama konusunda önemli bir fırsat elde ettiler ve fetih bunun başarıya ulaştığını gösterdi. Türkiye’nin rolü ise bu noktada anlamlı olmakta. Binlerce askerî unsuru ile İdlib ve civarı mevzilerde ve hatta yer alan Türkiye bir yandan çatışmaları ve saldırganlığı engellemeye çalışırken diğer yandan sınır komşusu olmasının sağladığı nesnel durum nedeniyle muhaliflerin en önemli dayanağı oldu. Fetih operasyonuna hazırlık sürecinin Türkiye’nin konumunun sağlamış olduğu bu elverişli koşullar çerçevesinde gerçekleştiğini belirtmek hakkaniyet açısından gerekli bir tespit. Elbette bunu ifade etmek ile bütün bir fetih operasyonunu “Kurtlar Vadisi” komedisi ile Türkiye’ye hamletmenin hiçbir ilgisi bulunmamakta. Türkiye haklı kaygı içinde son kale İdlib’in de kaybedileceği endişesi ile Halep’e yönelik operasyonun sürekli olarak ertelenmesini tavsiye etmekte idi muhaliflere. Fakat özellikle son bir yılda Rusya ve İran rejim kuvvetlerinin, Astana sürecine aykırı şekilde, İdlip ve civarına yönelik olarak 600’e yakın havadan, karadan saldırıda bulunması, rejim, İran ve Hizbullah güçlerinin bölgeye yönelik askerî tahkimatını artırması neticesinde Türkiye’nin mutabık kaldığı kısmi operasyon başladı. Devrimden sonra özellikle İran’ın kuyruk acısıyla Türkiye’yi suçlayan tutumunun hiçbir geçerliliği bulunmamakta. Türkiye muhaliflerle ittifak ilişkisinde olabilir ancak özellikle HTŞ ile emir komuta zinciri içerisinde değil, dolayısıyla onların bütün planlarına hâkim değildi.

HTŞ komuta kademesinin sahayı doğru analizi ve düşman cepheyi oluşturan unsurların tek tek iyi analiz edilmesi sonrası atılan adımların isabetliliği doğru zamanda doğru hareket ilkesinin ne kadar kazandırıcı olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. 13 yıllık devrim mücadelesinde olağanüstü askerî gücü ile Esed rejiminin yanında yer alan Rusya son üç yılda Ukrayna’daki savaştan dolayı Suriye’ye yoğunlaşamadı. İki haftada ele geçirme hesabıyla Kiev’e saldıran Rusya, bataklığın içine gömülürken Suriye cephesine odaklanma noktasında büyük zafiyet göstermeye başladı. Esed rejiminin ayakta durması için her şeyini ortaya koyan İran’ın ise başta Kasım Süleymani olmak üzere Suriye’deki cinayet ve katliam süreçlerini yöneten önemli komutanlarının öldürülmesi sahadaki etkili liderlik kapasitesini kırdı. Aynı şekilde İran’ın Rusya ile olan çekişmesi de birlikte güçlü karşı koyuşu zayıflattı. Rejim saflarında 2013’ten itibaren bütün unsurlarıyla savaşan Hizbullah’ın da komuta kademesinde verdiği kayıplar ve uzun süren savaşın getirdiği yıpranma yoğunluğu sahadaki etkinliğini azaltan temel nedenlerden oldu. Rejim ise 30 Eylül 2015’te Rusya’nın savaşa girip alan hâkimiyetini kendi lehine sağlamasına rağmen gerçekte ters bir görüntü vermekte idi. Haritanın büyük bir kısmını ele geçirmesine ve yoğun propagandalarla uluslararası kamuoyunda rejimin hâkimiyetini perçinlediği iddiasına rağmen Suriye halkının büyük çoğunluğu Esed tarafının hâkim olduğu bölgelerde yaşamayı reddetti. Esed, ekonomik çöküşten ayrı olarak saflarında savaşacak dinamik nüfustan mahrum bir şekilde iktidarı elinde tutuyordu. Dolayısıyla 2016’da Halep’in kaybedildiği sürecin tam tersi koşullar bugün muhaliflerin önünde duruyordu.

Bu düzlemde başlayan ve ‘Saldırganlığı Caydırma’ ismi verilen operasyonun görünen amacı İdlib ve civarına yönelik saldırıları engellemekti. Ancak asıl taktik-strateji Halep’i fethetmeye yönelik olarak gerçekleştirildi. Geçtiğimiz yıllardan farklı olarak savaş planları, operasyon güzergâh hatlarının doğru seçimi, düşmanı yanıltan hamle sayısındaki başarılı artış, operasyon biçimleri, savaşma kabiliyeti, savaşçı teçhizatı ve askerî malzeme açısından kazanılan ivme, kullanılan termal silahlar, gece görüş sistemleri, kamikaze İHA’lar, Şahin dronlar muhalif grupların askerî kapasitesi ve artan kabiliyetleri muhalifleri püskürtme noktasında kararlı duran rejimi dumura uğrattı.

Çadırlarda Büyüyen Çocukların Kararlılığıdır Savaşı ‘Bin Atlı Çocuklar Gibi Şendik’e Döndüren

Rejimin şehirleri birer birer kaybetmesi sonrasında kamuoyunda estirilen ‘Esed güçleri savaşmadan bırakıp kaçtı!’ değerlendirmesi gerçeği yansıtmamakta. Özellikle Halep ve Humus hatlarında rejim bütün unsurlarıyla direnmeye çalışırken bunun mücahidleri engellemeye yetmeyeceğini anladığı anda askerî süreçlerin en tehlikeli yönlerinden biri olan ‘ricat’ ile ağır yenilgi sarmalına girdi. Birleşik ve bütüncül bir mücadele için 2019 yılında kurulan Fethu’l-Mubin Operasyon Komitesi bu muhalif güçlerin birlikte hareket etmesini sağlayarak sahadaki koordinasyon güçlendirildi. Birçok deneme ve badireden geçen bu birlikteliğin başarılı olması bugün ortaya çıkan zaferin en önemli yapıtaşı görevini görürken, devrim sonrası sürecin yönetilmesi imkânını sağlaması bakımından da fazlasıyla müspet rol oynadı. Fethu’l-Mubin kuruluş sürecinden itibaren Halep’in fethi için aralıksız bir şekilde hazırlık yaptı. Bu operasyonun askerî olarak çok uzun bir hazırlık sürecinin olmasının nedenlerinden birisi de Gazze ve Lübnan’da ortaya çıkan durumdur.

Fetih ordusunun komutanları aylar öncesinden operasyona hazır olmalarına rağmen Gazze’deki sürece zarar vermemek için uzun süre beklediklerini ifade ediyorlar. Operasyon için hem askerî hem de siyasi hazırlıkları yaparken de dost ve stratejik ortak gördükleri Türkiye'nin yanı sıra asli düşmanları olan İran, Rusya ve Hizbullah’ın bölgedeki dengelerini dikkatle değerlendirdiklerini ifade ederken bu süreçte hiçbir zaman başka bir ülkenin ajandasını uygulayan askerler olmadıkları gibi başkalarının maslahatına ve çıkarına göre de stratejilerini belirlemediklerini net bir şekilde ifade ediyorlar. Dolayısıyla Halep’in fethi operasyonu, sahadaki direniş gruplarının komutanları ve mücahidleriyle birlikte alınan ortak bir karardır. Yine bu karar mücahidlerin ortak çabası ve koordinasyonu ile uygulamaya konulmuş ve bu süreçte operasyona başlamak için hiçbir ülkeden izin alınmadığı gibi hiçbir ülkeden yardım da talep edilmemiştir. Halep’in mücahidler tarafından alınabileceğine ihtimal vermeyen Türkiye, fetihle birlikte Şam’ın fethi perspektifine hızlı bir şekilde uyum sağlayarak sahadaki tavrında değişime gitti.

Kitab-ı Kerim’de Rabbimizin zorluklar karşısında müminlerden sabretmelerini, sebat etmelerini istemesinin pratikte ne anlama geldiğini Suriye Devrimi birçok boyutuyla Müslümanlara gösterdi. Daha bir ay öncesine kadar ‘kazandı’ denilen tağuti yönetimin nasıl çürümüş ve içi boş bir iktidarı, statükoyu temsil ettiği de ortaya çıktı. Bu durum Sebe suresi 14. ayet-i kerimesinde cinlerin gaybı bilme iddialarına rağmen aşağılayıcı azap içinde kalıp durmalarına benzemekte. Ne yazık ki siyasal-sosyal olayı doğru değerlendirme, doğru tavır belirleme ve bunu bütünlüklü, süreklilik arz edecek şekilde ortaya koyma açısından Mart 2011’den Aralık 2024’e kadarki süreçte birçok kişi ve çevrenin ciddi bir muhasebede bulunması gerekmekte. 13 yıllık süreçte hakkı bâtıldan ayıran furkan görevini defalarca gösteren Suriye Devrimi’nin başka bir vasfı da onun ‘Gariplerin Devrimi’ olmasıdır.

Müslümanlar açısından Suriye Devrimi’nin ortaya çıkardığı yeni durumun çapı, derinliği önümüzdeki süreçte çok daha net anlaşılacaktır. Bir siyasal-sosyal kültürün bölgede kurduğu statükonun parçalanıp tarihin çöplüğüne gitmesi birçok boyutuyla farklı cephelerin açılmasına imkân verecektir. Ama asıl önemli olan bu süreci nefis muhasebesi yönüyle ele almaktır. “Gariplerin, mazlumların zalim bir rejime karşı mücadelesinde bir Müslüman olarak ne yaptım, nerde durdum? Bedel ödemek gerektiğinde sağıma ve soluma bakmadan öne atılabildim mi? Kavramlarla, iftiralarla, komplo teorileriyle mahkûm etmeye çalışılan onurlu mücadeleyi ne kadar savunabildim?” sorularını derin bir muhakeme ve muhasebe perspektifinde her nefis ele almak zorundadır. Aksi durum, bedel ödeyenlere, vurmuş, vuruşmuş, yıllardır her tür sıkıntıyı, cefayı göğüslemiş ama ‘menna ğayrek’ perspektifinden milim şaşmayarak mücadele kararlılığı ile Şam’a yürüyenlere ahlaki problemin tipik yansıması ‘Türkiyeli kibri’ ile akıl vermek, kendini müstesna görmek olur ki Allah muhafaza bu da kişinin amellerinin zayi olmasına yol açacaktır.

Musa Üzer Arşivi