Ⅰ
Yağışsız geçen altmış iki günün sonunda, kahrolası Eylül alacakaranlığı boyunca kuru otlar arasındaki ateş gibi hızla yayılmıştı söylenti – hikâye ya da her neyse. Bayan Minnie Cooper ve zencinin biri hakkında bir şeyler. Saldırıya uğrama, aşağılanma, korkutma…O Cumartesi gecesi berber salonunda bir araya gelenler -karışmış tavan fanı temizlemeden, berbat merhem ve losyon kokularını hava dalgaları halinde kendi bayat nefesleri, kokularıyla birlikte onlara geri gönderirken- tam olarak neler gerçekleştiğini bilmiyorlardı.
“Will Mayes olamaz,” dedi berberlerden biri. Orta yaşlarında, ince yapılı, kumral tenli ve nazik yüzlü adam bir müşterisini tıraş ediyordu. “Will Mayes’i tanırım. İyi bir zencidir. Ve Bayan Cooper’ı da tanıyorum.”
“Kadın hakkında ne biliyorsun?” dedi ikinci berber.
“O kim?” dedi müşteri. “Bir genç kız mı?”
“Hayır,” dedi berber. “Hesabımca kırklarında olmalı. Evli değil. Bu yüzden de onun sözüne-”
“İnan be, Tanrı’nın cezası!” dedi ter lekeli ipek gömleğinin içinden, hantal bir genç. “Beyaz bir kadının lafı bir zenciden önce gelmez mi?”
“Bunu Will Mayes’in yaptığına inanmıyorum,” dedi berber. “Will Mayes’i tanıyorum.”
“Öyleyse kimin yaptığını da biliyorsundur belki sen. Belki de adamı çoktan şehrin dışına çıkarmışsındır bile, seni aşağılık zenci dostu.”
“Kimsenin bir şey yaptığına inanmıyorum. Hiçbir şey olduğuna inanmıyorum. Karar vermek siz dostlara kalmış; evlenmeden yaşlanan hanımlar, erkeklerin öylece yürüyüp gideceğine inanmaya-”
“Sen de fena bir beyaz adammışsın, öyle mi?” dedi müşteri. Örtünün altında hareketlendi, genç de ayağa dikilmişti.
“İnanmıyorsun demek?” dedi. “Beyaz bir kadını yalancılıkla mı suçluyorsun?”
Berber usturasını yarı kalkmış durumdaki adamın üstünde havada tutuyordu. Başını çevirmedi.
“Hep şu meret havadan,” dedi bir başkası. “Bir adama her şeyi yaptırır. Söz konusu o kadın olsa bile.”
Kimse gülmedi. Berber nazik, ısrarcı ses tonuyla “Kimseyi hiçbir şeyle suçlamıyorum. Sadece sizin de bildiğiniz gibi dostlar, ben de biliyorum ki evlenmemiş bir kadının asla-”
“Seni lanet zenci yanlısı!” dedi delikanlı.
“Kes sesini, Butch” dedi başkası. “Gerçekleri öğrenmek için bolca vaktimiz var.”
“Kim? Kim öğreniyor gerçekleri?” dedi delikanlı. “Gerçeklermiş, hadi ordan! Bence-”
“Sen iyi bir beyazsın,” dedi müşteri, “di’ mi?” köpüklü sakalıyla hareketli resimlerdeki farelere benziyordu. “Söyle onlara, Jack,” dedi gence. “Bu kasabada hiç beyaz olmasaydı bana güvenebilirdin, pazarlamacı olmamın yanı sıra yabancı olsaydım bile.”
“Doğru söylüyor beyler,” dedi berber. “Önce gerçeği bulalım. Ben Will Mayes’i tanıyorum.”
“Pekâlâ, vay canına!” diye bağırdı delikanlı. “Saçma bir düşünce, bu kasabada bir beyazın gidip de-”
“Kapa çeneni, Butch,” dedi konuşan ikinci kişi. “Bolca vaktimiz var.”
Müşteri oturduğu yerde doğruldu. Konuşana baktı. “Beyaz bir kadına saldıran bir zencinin herhangi bir bahanesi olabilir mi demek istiyorsun? Beyazsın ve bu fikrin arkasında duruyorsun, bunu mu söylemek istiyorsun? Geldiğin yere, kuzeye dönsen iyi olur. Güney senin gibileri istemez.”
“Ne kuzeyi?” dedi ikinci konuşan. “Ben bu kasabada doğup büyüdüm.”
“Tanrım!” dedi delikanlı. Ne demek veya ne yapmak istediğini hatırlamaya çalışırcasına, gergin, şaşkın bir halde dikti gözlerini. Terli suratını koluna sildi. “Eğer izin verirsem, lanet olsun bana, eğer beyaz bir kadına-”
“Söyle onlara, Jack,” dedi pazarlamacı. “Tanrı adına, eğer o kadına-”
Sineklikli kapı kırılırcasına açıldı. Bir adam kapıda duruyordu, ayaklarını açmış ve yapılı vücuduna rahat bir duruş vermişti. Beyaz gömleğinin en üst düğmesi açıktı; fötr şapka takıyordu. Yakıcı, cesaret dolu bakışı dükkândakiler arasında süzüldü. McLendon adındaki bu adam Fransa’da ön saflardaki bölükleri komuta etmiş, cesareti için ödüllendirilmişti.
“Sizler,” dedi, “böylece oturup Jefferson sokaklarında siyah bir çocuğun beyaz bir kadına tecavüz etmesine göz mü yumacaksınız?”
Butch yeniden dikildi. Gömleğinin ipek kumaşı omuzlarında yapışıp dümdüz oldu. Koltukaltlarında kara birer yarımay vardı. “Ben de onlara bunu söylüyordum! Aynısını ben-”
“Gerçekten olmuş mu bu?” dedi bir üçüncüsü. “Hawksaw’un dediği gibi, o kadının ilk defa bir adamdan ürküşü değil bu. Bir yıl kadar öncesinde şu adam yok muydu hani, mutfağın çatısında, giyinirken kadını izliyormuş?”
“Ne?” dedi müşteri. “O da ne?” Berber yavaştan adamı yerine itmeye başlamıştı; yaslandığı yerden destek alarak başını kaldırdı, berber hala onu yerine bastırıyordu.
McLendon hızla üçüncü konuşan adama döndü. “Gerçekleşmek mi? Ne fark eder? Sonunda gerçek oluncaya dek siyah çocukların yanına mı kalacak?”
“Ben de aynısını diyordum!” diye bağırdı Butch. Ardı ardına küfürler etti, amaçsızca.
“Hey hey,” dedi bir dördüncüsü. “Sesini alçalt biraz. Bu kadar gürültülü konuşma.”
“Tabi,” dedi McLendon; “aslında konuşmak hiç lazım değil. Konuşmamı bitirdim. Kimler benimle?” Topukları üzerinde durdu, dik bakışını etrafta gezdirdi.
Berber pazarlamacının yüzünü aşağı çevirmiş, usturasını elinde tutuyordu. “Önce gerçekleri öğrenin beyler. Will Mayes’i tanıyorum. O yapmadı. Şerife gidelim ve işimizi düzgün yapalım.”
McLendon öfkeli, katı yüzüyle dönüverdi. Berber bakışlarını kaçırmadı. Şimdi farklı ırklardan iki adam gibi görünüyorlardı. Diğer berberler de yüzü yere dönük duran müşterilerin başında işlerine ara vermişlerdi. “Yani diyorsun ki,” dedi McLendon, “beyaz bir kadının yerine bir zencinin lafına güveniyorsun öyle mi? Seni kahrolası zenci yanlısı-”
Üçüncü konuşan kalkıp McLendon’ın kolunu kavradı; vaktinde o da bir askerdi. “Dur bakalım. Şu işi iyice bir anlayalım. Gerçekte neler olduğunu kim biliyor?”
“Zıkkımın kökünü anlarsın!” diyerek kolunu çekip kurtardı McLendon. “Benimle gelenler ayağa kalksın. Gelmeyenler ise-” Kolunu yüzünde sürerken dik bakışları yine ortalıkta gezindi.
Üç adam kalktı. Pazarlamacı oturduğu yerde diklendi. “Al,” dedi, örtüsünü boynundan çekiştirerek; “kaldır şu paçavrayı üstümden. Ben onunlayım. Burada yaşamıyorum ancak Tanrı’ya yemin olsun ki, annelerimiz ve karılarımız ve kız kardeşlerimiz-” yüzünü sildiği örtüyü yere çaldı. McLendon dükkânda durup diğerlerine küfretti. Bir başkası kalkıp ona doğru yürüdü. Geri kalanlar birbirlerine bakmadan rahatsızca oturuyorlardı, sonra birer birer kalkıp ona katıldılar. Berber örtüyü yerden aldı. Düzgünce katlamaya başladı. “Beyler, yapmayın bunu. Will Mayes öyle bir şey yapmadı. Biliyorum.”
“Hadi,” dedi, McLendon. Hızlıca döndü. Arka cebinden ağır bir otomatik tabancanın ucu görünüyordu. Çıktılar. Dükkân kapısı çarparak kapandı ve sesi bayat havada yankılandı. Berber usturasını çabuk ve dikkatlice sildi, bir kenara koydu, duvardan şapkasını aldı. “Elimden geldiğince çabuk döneceğim,” dedi diğer berberlere. “Öylece duramam-” koşarak çıktı. Diğer iki berber peşinden kapıya çıkıp dışarı sarkarken yankısını duydular. Hava hareketsiz ve cansızdı. İnsanın dilinin ucunda metalik bir tat bırakıyordu.
“Ne yapabilir ki?” dedi ilki. İkincisi ise yalnızca nefes alırken “Yüce İsa, Yüce İsa,” diyebiliyordu. “Eğer Hawk; McLendon’u çıldırtmayı başarırsa, ben de Will Mayes kadar memnun olurum.”
“Yüce İsa, Yüce İsa,” diye fısıldadı ikincisi.
“Sence gerçekten kadına bir şey yapmış mıdır?” dedi ilki.
Ⅱ
Otuz sekiz veya otuz dokuz yaşında bir kadındı. Küçük bir evde yatalak annesi ve ince yapılı, soluk benizli ama yorulmak nedir bilmez teyzesiyle birlikte yaşıyordu. Her sabah on – on bir arasında, yatak odasında taktığı dantel örme bonesiyle verandaya çıkar, sallanan sandalyesinde öğlene kadar sallanırdı. Yemeğin ardından biraz uzanır, öğle sonrası serinliğini beklerdi. Sonrasında, her yaz üç veya dört adet yenisini aldığı peçe elbiselerinden birini giyip şehir merkezine, oradaki dükkânlarda diğer hanımlarla zaman geçirmeye giderdi. Ürünleri evirip çevirirken donuk, dolaysız ses tonlarıyla fiyat üzerine pazarlık ederlerdi – satın alma niyeti olmaksızın.
Rahatlık veren insanlardandı – Jefferson’daki en iyi insanlardan olmasa da yeterince iyiydi. Parlak, hafiften bitkin tavırları ve giyimiyle sıradan bir görüntünün ince çizgisi üzerindeydi. Gençken ince, gergin bir vücuda ve henüz sınıf farkı gözetmekten bihaber çocuklar iken lise partileri ve sosyal kilise rutinlerinde, akranlarının arasından onu sosyal hayatın zirvesine çıkaracak sıkı bir neşeye sahipti.
Gençlerin gözündeki yerini kaybetmeye başladığında bunu en son fark eden kişi kendisiydi; aralarından biraz daha canlı, gür sesli bir ruh olarak sıyrıldığı çocuklar ‘züppe erkek’ ve ‘kinci-intikamcı kız’ karakterlerin hazzını duymayı öğrenmişlerdi. İşte ilk o zaman yüzüne parlak ama bitkin ifadesini almıştı. Bu yüzünü partilerde, gölgeli sütunların arasında, yaz bahçelerinde –gözlerinde gerçeği yadsıyan öfkenin şaşkınlığıyla- taşıdı. Bir akşam partideyken okul arkadaşları olan iki kız ve bir oğlanın konuştuklarını duydu. Bir daha asla parti daveti kabul etmedi.
Yıllar geçtikçe birlikte yetiştiği kızların ev ve çocuk sahibi olmalarını izledi, ancak hiçbir erkek onu düzenli olarak ziyaret etmedi. Diğer kızların çocukları ona artık birkaç yıldır ‘teyze’ diye hitap ederken de durum aynıydı. Bu esnada anneleri, canlı sesleriyle onlara Minnie Teyze’nin gençken ne kadar popüler bir kız olduğunu anlatıyorlardı. Daha sonraki zamanlarda kasaba insanları onu pazar günleri ikindi vaktinde görmeye başladılar, bankadaki kasiyerle birlikte araba gezintilerine çıkıyordu. Kırklarında, açık tenli, dul bir adamdı. Üzerinde her zaman ya hafifçe viski ya da berber dükkânı kokusu olurdu. Kasabada ilk otomobil alan oydu; kırmızı küçük model bir arabaydı. Minnie sürüş bonesi ve duvak taktığında kasaba böyle bir şeyi ilk kez görüyordu. Okul arkadaşlarından bir ricada bulunmuştu, çocuklarının ona artık ‘teyze’ yerine ‘kuzen’ demesini istiyordu. O zamanlarda kimileri “zavallı Minnie.” derken kimileri de “kendi başının çaresine bakacak kadar büyük ama…” demişti.
Halkın gözünde zina suçlusu kategorisine gireli on iki, kasiyer Memphis Bankası’na gideli –her Noel tatilinde bir gün için döner ve o günü de yıllık olarak düzenlenen mezunlar partisinde geçirirdi- sekiz yıl oluyordu. Komşular; perdeler arkasından partinin gelip geçişini izler, Noel vesilesiyle çıktıkları yol üstü ziyaretlerinde Minnie’ye onu anlatırlardı- ne kadar iyi göründüğünden, şehirde nasıl refaha kavuştuklarından bahsederlerdi, Minnie’nin canlı ama solgun yüzünü gizliden gizliye meraklı gözlerle izlerken. Genelde o saatler nefesinde bir viski kokusu sezilirdi. Büfedeki bir genç, bir kâtip karşılıyordu bu ihtiyacı. “Tabi ki, yaşlı hanım için bir şeyler alacağım. Bana kalırsa biraz eğlenmeye hakkı var.”
Son zamanlarda annesi hepten odasına çekilmişti; artık evi sıska teyze yönetiyordu. Bu arka plana rağmen Minnie’nin parlak elbiseleri, boş ve avare günleri hiddetli bir gerçek-dışılığın niteliğini taşıyordu. Akşamları sadece hanım komşularıyla dışarı çıkıyordu, hareketli resimleri görmeye. Her ikindi vaktinde yeni elbiselerinden birini giyip tek başına şehir merkezine gidiyordu - Minnie ardı ardına sıralanmış, içinde kendisini artık gözleriyle bile takip etmeyen adamların oturup yayıldığı dükkân tabelalarının önünden geçip giderken; genç “kuzenlerinin” narin, ipeksi başlarıyla ve ince, biçimsiz kollarıyla ve bilinçli kalçalarıyla birbirlerine sıkı sıkıya yaslanıp tur attığı veya bir çift oğlanla büfede kıkırdayıp, kahkaha attığı yere gidiyordu.
Ⅲ
Berber; aralıklı sokak lambalarının etrafında girdap oluşturan böceklerin, cansız havada asılı kalmış katı viranlıkta göze battığı caddeye aceleyle çıktı. Gün tozdan bıkmış bir halde solmuştu; tozla kefenlenmiş, kararmış meydanın üzerinde gökyüzü bir pirinç çanın içi kadar temizdi. Doğu tarafı ise büyümekte olan ayın işaretçisiydi.
McLendon ve diğer üç adam patikada park edilmiş bir arabaya binerken berber onlara yetişmişti. McLendon kalın kafasını eğip dikkatle baktı. “Fikrini değiştirdin, değil mi?” dedi. “Tamam, güzel, tanrıya yemin olsun yarın kasaba bu gece konuştuklarını duyunca-”
“Sakin, sakin,” dedi eski asker. “Hawkshaw bizim tarafımızda. Hadi Hawk, atla.”
“Will Mayes yapmadı bunu beyler,” dedi berber. “Ortada bir fail var mı şüpheliyim. Benim gibi sizler de pekâlâ biliyorsunuz ki çevre kasabalarda bizimkilerden daha iyi zenciler yok. Ayrıca hanımların ortada sebep olmaksızın erkekler hakkında nasıl düşüncelere kapılabildiğini biliyorsunuz, zaten Bayan Minnie-”
“Tabi, tabi,” dedi asker. “Zenciyle sadece biraz konuşacağız, o kadar.”
“Külahıma konuş!” dedi Butch. “Oraya bi’ gidelim de var ya-”
“Tanrı aşkına sus artık!” dedi asker. “Ne istiyorsun sen, kasabadaki herkesin-”
“Söyle onlara -kahretsin!- söyle tüm çocuklara, beyaz bir kadına-”
“Hadi gidelim, gidelim artık: işte diğer araba.” İkinci araba patikanın ağzındaki toz bulutundan gıcırdayarak süzüldü. McLendon arabayı çalıştırdı ve öne geçti. Toz, caddede sis gibi kaldı. Sokak lambaları haleyle asılı kaldılar, sanki su yüzeyinde gibi. Arabalarını kasabanın dışına sürdüler.
Dönemeçleri olan dar bir yoldu. Toz bu yolun ve çevresinin üstünde de asılı kalmıştı. Buz fabrikasının karanlık cüssesi, Zenci Mayes’in gece bekçiliği yaptığı yer, gökyüzüne uzanıyordu. “Burda dursak iyidir, di’ mi?” dedi asker. McLendon cevap vermedi. Arabayı hoplattı ve bir durağa çarptı, farlar boş duvardan yansıyarak göz aldı.
“Bakın beyler,” dedi berber; “eğer buradaysa, suçlu olmadığını kanıtlamaz mı? Değil mi? Eğer suçlu olsaydı kaçardı. Anlamıyor musunuz, kaçardı!” İkinci araba da onlara yetişti ve durdu. McLendon indi; Butch da yanında bitiverdi. “Dinleyin, beyler,” dedi berber.
“Kapatın ışıkları!” dedi McLendon. Soluksuz karanlık birden çöktü. Geçen iki ay boyunca kavrulmuş tozların arasında temiz hava arayan akciğerleri hariç karanlıkta hiçbir ses yoktu; sonra McLendon ve Butch’ın çıtırdayan adımları uzaklaştı, bir an sonra da Mclendon’un sesi duyuldu:
“Will! . . . Will!”
Doğu tarafında ufuk çizgisinin üzerinde, ayın bitkin kanaması şiddetlendi. Tepenin üstünde kabarmasıyla toz, gümüş gibi ağardı. Böylece erimiş kurşun dolu bir kâsede nefes alıyormuş gibi, canlı göründüler. Ne gece kuşu ne de böcek sesi vardı, yalnızca nefesleri ve arabaların birinden gelen soluk bir metalik tıkırtı. Bedenlerinin birbirine temas eden yerleri sanki kuruca terliyordu, yeterince nem yoktu. “Yüce İsa!” dedi bir ses; “hadi çıkalım buradan.”
Fakat karanlığın derinliklerinden anlaşılmaz sesler yükselinceye kadar hareket etmediler; sonra soluksuz karanlığa çıkıp gergince beklemeye başladılar. Bir ses daha vardı: Bir nefes, içindeki havayı püskürten bir tıslama ve McLendon’un alçak sesle küfredişi. Bir an daha dikildiler, sonra ileri atıldılar. Yumrukların savrulduğu bir kümeye rast geldiler, bir şeyden kaçıyor gibiydiler. “Öldür onu, öldür şu çocuğu,” diye fısıldadı bir ses. McLendon onları geri iterek uzaklaştırdı.
“Burada değil,” dedi. “Arabaya bindirin.” “Öldür onu, siyah çocuğu öldür!” diye homurdandı ses. Zenciyi arabaya sürüklediler. Berber arabanın yanında beklemişti. Terlediğini hissediyor ve karnının ağrıyacağını biliyordu.
“Ne oldu beyler?” dedi zenci. “Ben bir şey yapmadım. Tanrım, Bay John!” Birisi kelepçe çıkardı. Zenciyle iyice uğraştılar; sanki sinmiş, sessiz, adamların suyuna gitmeye niyetli gibi olmasına rağmen. Kelepçelere razı oldu, hızlıca başını çevirip bir o loş yüze bakıyordu bir bu loş yüze bakıyordu. “Kimsiniz siz usta?” Yüz hizasına eğiliyor, nefesi ve üstünde tüten ter kokusu hissedilinceye kadar yaklaşıyordu. Bir iki isim söyledi, şansını denedi. “Ne yaptığımı düşünüyorsunuz Bay John?”
McLendon arabanın kapısını koparırcasına açtı. “Bin!” dedi.
Zenci kıpırdamadı. “Bana ne yapacaksınız Bay John? Ben suçlu değilim. Beyaz dostlar, beyler, ben bir şey yapmadım, Tanrı adına yemin olsun ki.” Bir isim daha söyledi.
“Bin arabaya!” dedi McLendon. Zenciye vurdu. Diğerleriyse kuru tıslamalar şeklinde nefes verdiler, adama rastgele darbeler indirmeye başladılar. Zenci hızla döndü ve küfretti, kelepçeli ellerini yüzlerine savurdu ve berberin ağzına vurdu. Berber de ona vurdu. “Arabaya atın şunu,” dedi McLendon. Adamı ittiler. Mücadele etmeyi bıraktı ve bindi, diğer adamlar arabadaki yerlerini alırken sessizce oturuyordu. Berberin ve askerin arasındaydı, kimseye dokunmamak için omuzlarını geriyordu, gözleri sürekli bir o yüze bir bu yüze gidiyordu. Butch dışarda aracın basamağına çıkıp sıkıca tutundu. Araba hareket etti. Berber mendilini ağzına götürdü.
“Sorun nedir Hawk?” dedi asker.
“Yok bir şey,” dedi berber. Yeniden anayola çıkıp sırtlarını şehre verdiler. İkinci araba toz bulutunun ardında, geride kaldı. Hızlarını artırarak yola devam ettiler, son evlerin çatıları da görünmez oldu.
“Kahretsin, fena kokuyor!” dedi asker.
“Halledeceğiz onu,” dedi ön taraftan pazarlamacı, McLendon’un yanından. Butch, asıldığı yerde suratına çarpan sıcak hava akıntısına lanet okudu. Berber aniden öne eğilip McLendon’un omzuna dokundu.
“İndir beni John,” dedi.
“Atla o zaman, zenci dostu,” dedi McLendon, başını çevirmeden. Aceleyle sürdü. Arkalarından ikinci arabanın ışıkları -nereden geldiği tam olarak anlaşılamasa da- tozlardan yansıdı. McLendon şimdi dar bir yola dönmüştü. Yolun kaderinde terk edilmişlik vardı sanki. Kırmızımsı tümsekler, otlar, asmalara boğulmuş dipsiz kuyular; hepsinin ardından yol kapatılmış bir tuğla fırınına çıkıyordu. Burası bir zamanlar otlak olarak kullanılmıştı, ta ki arazinin sahibi bir katırını kaybedinceye kadar. Kuyuları uzunca bir çubukla dikkatlice yoklamış olmasına rağmen diplerini bile bulamamıştı.
“John,” dedi berber.
“Atla öyleyse,” dedi McLendon, araba çamurlara dalarken. Berberin yanından zenci konuştu.
“Bay Henry.”
Berber oturuşunu düzeltti. Yolu örten dar tünel üstlerine doğru atıldı, geçti gitti. Hareketleri sönük bir fırından yükselen hava gibiydi, daha soğuk ve tamamen ölü. Araba çamurdan çamura batıyordu.
“Bay Henry,” dedi zenci.
Berber hiddetle kapıya asılmaya başladı. “Hey, dikkat et!” dedi eski asker, berber çoktan kapıyı tekmeleyip dışarıdaki basamağa çıkmıştı. Asker zencinin üstünden uzanıp onu tutmaya çalıştı, ama berber atlamıştı. Araba hızını azaltmadan yoluna devam etti.
Dürtüleri onu tozdan kılıflar giymiş otların arasından hendeğe fırlatmıştı. Etrafında toz kalktı, nefesi tıkanıp öğürdüğü yerde ikinci araba da geçip ardında iz bırakmayıncaya kadar yatarken bayat köklerden ince, tatsız çıtırtılar geldi. Sonra dikilip kıyafetlerini silkerken anayola kadar topalladı, şehirden yana döndü. Ay şimdi daha yüksekteydi, yükselmeye devam ediyordu ve nihayet tozlardan arınmıştı. Bir süre sonra şehir toz bulutunun ardından göze çarptı. Yoluna devam etti, topallamaya da. Biraz sonra arabaların sesini duydu, farlar ardındaki tozda parlamaya başlayınca yoldan çıkıp arabalar geçinceye kadar otların arasına çöktü. Bu sefer McLendon’un arabası arkadan gidiyordu. İçinde dört kişi vardı ve Butch kenardan sarkmıyordu.
Yollarına devam ettiler, toz arabaları yuttu ve sesleri de cisimleri de solup gitti. Kaldırdıkları toz bir süre havada asılı kaldı ancak fazla sürmeden nihai toz tarafından absorbe edildi. Berber yeniden yola çıkıp şehre doğru topallamaya koyuldu.
Ⅳ
O Cumartesi akşamı yemeğe hazırlanırken tenine ateş bastığını hissetti. Elleri parmak boğumlarından ürperdi ve gözleri, gözlerinde de ateşi varmış gibi bir bakış vardı. Saçları da tarağa takılıp kıvrılıyor, çıtırdıyordu. Hala giyinirken arkadaşları gelip seslendiler, transparan çamaşırlarıyla yeni peçe elbisesini ve çoraplarını giyerken oturdular. “Dışarı çıkacak kadar güçlü hissediyor musun?” diye sordular, gözlerinde gölgeli parıltılarla. “Şoku atlatacak kadar vaktin oldu mu? Neler olduğunu anlatmalısın. Neler deyip yaptığını, hepsini.”
Elgin karanlıkta meydana doğru yürürken derin derin nefes almaya başladı, dalmaya hazırlanan bir yüzücü gibi, titremesi kesilinceye kadar böyle devam etti. Berbat sıcak yüzünden, ayrıca Minnie için endişelendiklerinden dördü de yavaş yürüyordu. Meydana yaklaştıklarında yeniden titremeye başladı – başı dik, kolları vücudunun iki tarafına perçinlenmiş, hırıltıya benzer seslerle ve gözlerinde ateş basmışlığın parıltısıyla yürüyordu.
Meydana girdiler. Grubun merkezinde, yeni elbisesiyle narin görünüyordu. Şimdi daha kötü titriyordu. Çocuklar dondurmalarını yerken o yavaş, daha yavaş yürüyordu. Otelin yanından bitkin yüzünde parlak gözleri, dik tuttuğu başıyla geçerken kaldırımdaki ceketsiz pazarlamacılar ona doğru bakıp: “Bak işte o, gördün mü? Ortadaki pembeli.” “O muymuş? Zenciye ne yaptılar? Yoksa-” “Evet. Bir şeyi yok.” “Bir şeyi yok, öyle mi?” “Tabi. Küçük bir gezintiye çıktı.” Ve sonra tütüncü dükkânının önünden geçerken; kapının orda oyalanan genç adamlar bile ellerini hafifçe şapkalarına götürüp, gözleriyle kalçalarının ve bacaklarının hareketini takip ettiler.
Aniden sesi kesilen, hürmetkâr, korumacı, şapkalarını kaldıran beyleri geçerek devam ettiler. “Gördün mü” dedi arkadaşları. Sesleri; mutlu tıslamaların uzun, havada asılı kalan iç çekişleri gibiydi. “Meydanda hiç zenci yok. Bir tane bile.”
Hareketli resimler salonuna vardılar. Işıklandırılmış lobisi ve hayatın hem tatsız hem de güzel anlarını yansıtan boyalı taşbasması resimleriyle minyatür bir periler âlemiydi sanki. Dudakları sızlamaya başladı. Resimler hareket etmeye başladığı zaman, karanlıkta sorun olmazdı; gülmesini tutardı böylece çabucak harcamamış olurdu. Bu yüzden kendisine dönen yüzlerden, içten içe şaşkınlıklardan önce davranarak alışkın oldukları yere oturdu. Buradan gümüşi parıltı sayesinde koridoru ve parıltıya doğru gelen genç kız ve oğlan çiftlerini görebilecekti.
Işıklar o anda söndü; ekranda gümüşi parıltı belirdi ve genç kızlar ile oğlanlar yarı karanlıkta ıslıklarıyla, yoğun kokularıyla girmeye devam ederken hayatın güzel, tutkulu ve üzgün yanlarını gözler önüne sermeye başladı. Çiftlerin siluet halinde görünen sırtları şık ve narindi; ince, zinde vücutları ilginç bir şekilde, hayrete düşürürcesine gençti. Onların ilerisinde gümüş hayaller bir araya toplanıyordu, durmak bilmeden toplanmaya devam ediyordu. Gülmeye başladı. Zapt etmeye çabalarken daha da fazla gürültü yaptı, salonda başlar dönüp bakmaya başladı. Hala gülüyordu, arkadaşları onu kaldırıp dışarı çıkardı. Taksi gelip arkadaşları onu bindirinceye kadar kaldırım kenarında tiz, sonu gelemeyecekmiş gibi bir tonda güldü.
Pembe elbisesini, transparan çamaşırlarını ve çoraplarını çıkarıp yatağa yatırdılar. Şakaklarına buz koyup doktor aramaya çıktılar. Doktorun yerini saptamak zordu, bu yüzden yatıştırıcı iğnelerini yaptılar ve buzlarını tazeleyerek temiz hava almasına müsaade ettiler. Buzları yeni ve soğukken gülmeyi kesip bir süre için öylece –yalnız biraz inleyerek- uzandı. Ne var ki çok geçmeden kahkahası yeniden coştu ve sesi güçlenip çığlıklara dönüştü.
“Şşşşşşşt! Şşşşşşşşt!” dediler buzları yenilerken, aynı anda saçlarını okşayıp gri teller olup olmadığını yokluyorlardı. “Zavallı kız!” Sonra biri diğerine “Sence gerçekten de bir şeyler oldu mu?” diye sordu, hepsinin gözlerinde gölgeli, gizemli, ihtiraslı parıltılar vardı. “Şşşşşt! Zavallı kızcağız! Zavallı Minnie!”
Ⅴ
McLendon arabasını yepisyeni evine doğru sürerken gece yarısıydı. Bir kuş kafesi kadar süslü, taze ve temiz yeşil beyaz boyasıyla neredeyse o kadar küçüktü. Arabayı kilitleyip sundurmaya çıktı ve içeri girdi. Okuma lambasının yanından bir yerlerden karısı göründü. McLendon odanın orta yerine durup kadın gözlerini kaçırıncaya kadar ona dik dik baktı.
“Saate bak,” dedi adam, kolunu kaldırmış duvarı işaret ediyordu. Kadın erken davranıp ayağa kalktı; yüzü yere bakar halde, elinde bir dergiyle. Yüzü solgun, gergin, yorgundu. “Geç saate kadar oturup gelmemi beklemenle ilgili ne dedim ben sana?”
“John,” dedi. Dergiyi bir kenara koydu. Topuklarının üzerinde durdu. Adam ateşli gözleriyle baktı ona, terli yüzüyle.
“Ne dedim sana ben?” Kadına doğru gitti. Kadın ancak o zaman yüzünü kaldırdı. Omzundan kavradı. Kadın ise adama bakarken tepkisiz kaldı.
“Yapma John. Uyuyamadım… Sıcaktan, bir şeylerden... Lütfen John, canımı yakıyorsun.”
“Demedim mi sana?” Kadını serbest bırakırken yarı vurdu, yarı itekledi sandalyeden yana. Kadınsa düştüğü yerde yatıp adamın odayı terk etmesini izledi.
Evi gezindi, gömleğini yırtıp parçaladı. Sundurmaya bakan vitrinin arkasında, karanlıkta dikilirken başını ve omuzlarını silip gömleğini fırlattı. Arka cebinden aldığı tabancasını yatağın yanındaki masaya bıraktı, yatağa oturup ayakkabılarını çıkardı, sonra pantolonunu sıyırıp attı. Tekrar terlemeye başlamıştı bile, ayağa fırlayıp öfkeyle gömleği aramaya başladı. Nihayet buldu ve vücudunu yeniden kuruladı, ardından vücudunu tozlu vitrine yaslayıp soluk soluğa dikildi. Ne bir hareket, ne bir ses, tek bir böcek bile yoktu. Karanlığa gömülmüş dünya, soğuk aydan ve uykusuz yıldızlardan muzdarip, uzanıyor gibi görünüyordu.
Çeviren: İbrahim Alpay




