Değerler, toplum hayatının her alanında önemli yeri olan yapı taşlarıdır. Onların aşındırılması, toplumun kendine kıymasıyla eş değerdedir. Bunun için değerlerimize ve değerlilerimize sahip çıkmak bizim misyonumuzdur. Biz de bu misyon gereği, değerli ablalarımızdan Şule Yüksel Şenler ablayı hastaneye yatmadan önce ziyaret ettik.
Geçmişin güzelliklerini yâd etmek, geleceğin ümitlerini yeşertmek, dertleşmek, kucaklaşmak ve özlem gidermek için bir araya gelmek istedik ablamızla... Bu istediğimize çok rahatsız olmasına rağmen karşılık veren değerli büyüğümüz şu an yoğun bakımda ve dualarımızı bekliyor. Rabbim tüm hastalara acil şifalar versin.
“Hasta olsam ilacım, çorbam, sütüm, o kitap,
Suda mantarım, gökte paraşütüm, o kitap” diyen ve tüm sağlık sorunlarına rağmen O kitabın hakikatini anlatmaya devam eden Şule Yüksel Şenler ablamıza, ‘nasıl bir kadın olmalıyız?’ dediğimizde, ‘Kız ve Çiçek’ adlı kitabında da yer verdiği bu hatırasını bizlerle paylaştı. Bu hatırayı okuyunca zaten hepimiz nasıl bir kadın olmamız gerektiğini de anladık.
“Bugün Gazetesi’nde 1967’de başlayarak devam eden yazılarımın günlük olarak intişar ettiği, seri konferanslarımızın yurt çapında devam ettiği, hizmet hayatımın en hareketli ve hızlı devreli günleri… İşgüzar basın savaşçılarının, madalyalık gayretkeşlikleri sayesinde günlerimin ekserisi adliye koridorlarında, sorgu hâkimi huzurunda, mahkeme salonlarında, hey’et-i hâkim huzurda geçmekte… Gerek yorucu konferans seyahatlerimde, gerekse ardı arkası kesilmeyen, bitmez tükenmez muhakemelerimde annem daima ve her zaman yanı başımda… Bana şevk ve destek veriyor… Seyahatlerimde rahatımı temin etmek, hizmetimin aksamadan devamı gayesiyle sıhhatimi korumak için etrafımda fır dönüp, hizmetimde bulunuyor… Savcılık ve sorgu hâkimliği kapılarında, mahkeme salonlarında ise bana moral, gayret ve cesaret vermek için saatlerce beklediği oluyordu… Hâlbuki şiddetli kalp hastası bu kadın… Yorgunluk, üzüntü ve heyecan kesinlikle yasak edilmişti doktorlar tarafından.
Sık sık ve ard arda devam eden yorucu konferans seyahatleri, mahkemeler, yığınla okuyucu mektubunun okunması, bütün gazetelerin tetkiki bütün gün, hatta gecenin geç vakitlerine kadar aralıksız devam eden okuyucularımın ziyaretleri ve çoğunun problemlerinin halledilmesi için bizzat gayret ve çabalar… Hemen hemen nefes alacak vakit yok… Bu bakımdan yazılarımı tamamlamaya mecbur olduğum zaman ve diğer eserlerimi seyahatte iken ancak yolda vasıtada, evde ise ancak gece yarısından sonra herkes yatağa çekildikten sonra yazabiliyorum… Bütün günün hengâme ve yorgunluğu neticesi olarak, bu arada zaman zaman başımın önüne düştüğü, masamın başında, yazımın üzerinde uyuya kaldığım oluyor…
İşte tam bu sırada omzumda bir el dolaşır, annemin;
– Haydi, canım kızım, uyumayı bırak… Yıllardır çok uyuduk yavrum… Ehl-i dünyanın bile gece gündüz çalıştığı zamanda uyumak olmaz… Yarına yazın yetişmez sonra, yarım kalan eserin ise tamamlanamaz… İmana susamış gençlik, sizin gibi eli kalem tutanlardan medet bekliyor… Bak ekilen tohumların günden güne filiz verdiğini gözlerimizle görüyoruz, yarın da meyvelerini toplayacağız yavrum… Haydi, kalk yüzünü yıka, ben de sana uykunun açılması için bir kahve pişireyim, otur, devam et yazılarına bir tanem...” diyen, ısrarlı fakat şefkatli sesiyle uyandırırdı. O müşfik sesin verdiği enerjiyle hemen kalkar, yüzümü yıkayıp, tekrar yazı masamın başına geçerdim… Bu halin gecede birkaç defa tekrarlandığı olur ve anlardım ki, benimle beraber annem de uyumuyor… Sıcak yatağından sık sık kalkarak, uyuyup uyumadığımı kontrol ediyordu.
Şöyle bir düşünüyorum da, şayet böyle bir annem olmasaydı, muhakkak ki ben yeniden yazıma devam etmem, gün doğuncaya kadar yazı masamın başında oturmam için uyandırmaya kalkmaz, aksine; ‘Yavrucuğum, yeter kendine bu kadar eziyet etme… Hiç olmazsa birkaç saat yat uyu, sonra yetiştirebildiğin kadar yazarsın.’ diyerek yatağıma yatırmaya çalışırdı… Ama bunu hiçbir zaman yapmadı o… Üstelik o da evladını canından çok seven bütün anneler gibi, şefkatli, ayrıca hasta bir kalp taşıyordu göğsünde.”
Şule Yüksel ablamız bunları anlattığında sizlerin de tahmin ettiğiniz üzere gözyaşlarımızı tutamadık. Hele de annesini ebedi âleme yolcu etmiş bir evlat olarak, hem annelerimize dua edip hem de böylesi bir anne olmak için çok çalışmamız gerektiğini düşündüm. Eminim sizler de benim gibi böyle anne olmak istersiniz. Çünkü bu annenin amel defteri kapanmayacaktır. Yaptığı fedakârlığın karşılığını hem bu dünya da hem de ebedi dünyada alacaktır.
Dünyada her şeyin bir ölçüsü tartısı vardır. Sevginin tartısı fedakârlıktır. Fedakârlık deyince, sizce ne kadar fedakârız? Bu okyanus yürekli kadını dinledikten sonra beni düşündüren, sevgi dolu ve fedakâr yürekli kadınların sayısının git gide azaldığı... Ama ümidimi yitirmeyeceğim...
"Şüphesiz Rabbimiz Allah’tır deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki, korkmayın, üzülmeyin, siz (dünyada iken) vaat edilmekte olan Cennetle sevinin” (Fussilet–30)
İstikamet sahibi olabilmenin yolu doğruluktur, biliriz ve âlemlerin efendisi Peygamberimiz (sav) de bu gerçeği şöyle dile getirmektedir: “Bir kulun kalbi doğru olmadıkça, imanı doğru olmaz, dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz.”
Dilinin doğruluğuna şahitlik ettiğimiz ve söyledikleriyle bizim gibi binlerce gence istikameti anlatan bu güzide insanın anlattıklarından çıkardığım sonuçla şu gerçeğin de altını çizmek isterim. Bu gerçek şudur ki, bu güzide ablamız Şule Yüksel Şenler ve onun gibi yüzlercesi, toplumun inşası için verdikleri mücadelede, sosyolojik bir kuralın en açık halidirler. “Bir toplumu ayakta tutan unsurlar etkinliğini yitirse, o toplum tarih sahnesinden silinir,” gerçeği karşısında, uzun ömürlü ve mutlu olmak isteyen toplumların, Allah’ın Peygamberimiz (sav) aracılığıyla göndermiş olduğu İslam dininin evrenselliğine uymamızdan geçtiğini bizlere öğretmiş olmalarıdır. Rabbim hepsinden razı olsun.
Şule Yüksel Şenler abla ve diğer ablalarımızın bizlere kazandırdığı bu şuurla bugünümüzü kurtardığımız gibi inşallah yarımızı da kurtarmış olacağız. Bizlere verdikleri kutsal değerler etrafında kenetlenme ruhu, toplumumuza hayat veren hücreleri taze ve diri tutmuş ve bu güzel günlere vesile olmuştur. Onların öngörüsüyle kitlelerin enerjisini, biz gençlerin deli akan kanını, doğruya ve istikamet üzere olamaya yöneltmiştir. Çünkü kitlelerin enerjisi, toplumun geleceği ve teminatıdır. Bunda yanlış yapıldığında acıklı bir son tüm topluma fatura edilecektir. Bu gerçekten yola çıkarak, kimseyi ayırt etmeden, tüm kapılarına gelenlere kucak açarak, bu enerjiyi doğru yönlendirmenin haklı onuru olarak, biz de kendilerine şükranlarımızı sunuyoruz. Özellikle de Şule ablamıza acil şifalar diliyoruz.
Okyanus yürekli ablalarımız, ebedi kurtuluşu elde etmek için Allah’ın hoşnutluğunun kazanılması gerektiğini bilen mümin ve mümineler yetiştirdiler, Rabbim kendilerinden gani gani razı olsun.
Maddi cihetin ve birçok zaafın ağır bastığı ‘beşer’in ‘insan’a dönüşmesi için, kendi özümüzde dürülü bulunan büyük âlemin farkına varmamızı sağlayarak, insanın değerinin yalnızca biyolojik varlığından ileri gelmediğini öğretmiş oldular. Onlardan ve söylemlerinden öğrendik ki, insanı yaratılmışların en şereflisi yapan şey, fıtratla getirilen değerin korunması yani maddi yapının asıl yaradılış amacını gerçekleştirme yolunda, gereken niteliklere bezenmesidir. Bu niteliklere bezenmiş bizler gibi binlerce genç. Şu an bu değerli ablamız 1,5 aydır yoğun bakımda ve sevenleri duada... Ama oradaki yakınları "Mayıs ayında 80 yaşını tamamlamış olacak, umarız doğum gününe sağlıkla ulaşır" temennileri, durumunun iyi olmadığını hissettirdi bize, ama en doğruyu bilen Rabbim'dir... Bu okyanus yürekli kadın, birçok gence şifa oldu, inşallah Rabbim Şâfî ismiyle tecelli edecektir...
Hastaneden ayrılırken gözüm yaşlı, dilim dualı, kendi kendime şunu söylerken buldum; "Kendimize gelmenin tam zamanı..."
Neden kendimizde değiliz, özellikle de gençler?
İşte size birkaç ipucu...
İlk evvela şunu unutmayalım ki tuhaf bir varlığız. Tuhaf olduğu kadar da karışık ve dolambaçlı yollardan kendini arama yarışına girmiş bir derbederiz. Şayet yollar uzuyorsa bu derbederliğin adını "Şanssızım" koyacak kadar da ümitsiz...
İnsanın kendisine yakıştırdığı en onurlu vasıf ise yalnızlık... Ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmeden çıktığı bu yalnızlık yolculuğunda, neyi nasıl yapacağına karar verememiş ve kararsızlıkla kendisine "yalnız" olma yetisini de yapıştıracak kadar da "kendinden habersiz..."
Göklere çıkar, yerin yedi kat aşağısına iner de insan, bazen de aralarda kalıverir. Arasat der, kararsızlık der, çaresizlik der de, "korkak" olduğunu unutur. Oysa cesaretin devreye girdiği tek duygu kabullenmektir. Korkaklıktan, kaçmaktan, görmemekten, kör olmaktan kurtarır insanı da, işte ona da "bilgelik" der. Ama kolay gelinmez bilgelik makamına... Çok yollar aşılır, çok köprüler geçilir, çok derin sularda yüzülür... Zordur, ama ulaşılmaz değildir. Sebat, samimiyet, gayret ve istek gerekir... İşte o zaman bilgelik yolcusu olunabilir.
İşte bu bilgelik yolculuğunda gençlere fener olan Şule Yüksel Şenler ablamın hayat serüvenini bilmek gerekir diye düşünüyorum. 70’li yıllarda genç bir hanım olarak gösterdiği cesaret, bir cumhurbaşkanına yazdığı mektup, ardından gelen hapis günleri, mücadelesini herşeyin önünde tutan bir dava aşkı, mücadelesinde kim olduğunu ve ne olduğunu bilme şuuruyla hanımlığını en zirve haliyle yansıtması bugünün derbeder genç kızına örnek olmalı. Belki o zaman kendi hayatlarında eksik olan pazılın parçasını bulacaklardır... Tuhaflıklarına, ümitsizliklerine, yalnızlıklarına, korkularına bir çare bulmakla beraber, kendilerinden habersiz işleyen gidişattan haberdar olacak ve bilgelik yolculuğu için ilk adımı atmış olacaklardır.
Peki, kimdir Şule Yüksel Şenler? Kronolojik bilgiyi heryerden bulabilirsiniz. Ama benim hayatıma lise yıllarımda giren, aynı mahallede oturduğum, örnek aldığım bir şahsiyet... Kadın olmanın en güzel halini onda gördüm. Kim gelmek isterse istesin asla geri çevirmez, en ince detaya kadar hazırlıklarını yapar ve misafirini özenle karşılardı. Gençliğin verdiği deli rüzgâra kapılmış yaprak misali, 80-90'lı yılların estirdiği militarist havamdan ne zaman onu ziyarete gitsem aldığım uyarıyla çıkardım. "Güzel kızım, sakın hanımefendi olduğunu unutma, ne yaparsan yap evine babandan ya da ileride eşinden sonra girme, hizmet ediyorum diye evini ihmal etme, önceliklerini doğru tesbit et, bugün en büyük sıkıntımız kızlarımızın erkek gibi olması..." diye devam eden konuşmaları hâlâ kulağımdadır. Bugün eşimden sonra eve girmiyorsam, bunu Şule ablama borçluyum. Konuşmasındaki zerafet, hanımlığa yakışan naiflik, mücadelesi için canından vazgeçecek derecede bağlılık, ezcümle, okyanus gibi bir yüreğe sahipti. Rabbim, kalan ömrünü geçen ömründen hayırlı eylesin...
Dağlar ne kadar vakurdur. Onlar göklerden kar dilenmezler, fakat ilk kar, yine de onlara düşer.




