Sahilde Bir Akşamüstü
TEMMUZ Sayı: 5 - Aralık 2016

Hafiften bir rüzgâr esiyor, güneşin ışınları sürekli gidip gelen dalgaların üzerinde yakamoz oluşturuyordu. Bir yanımız aydınlıktı. Biz, günün sıradan saatlerinde meçhule doğru gidiyorduk. Her şey anlamını yitirmek üzereydi. Açıklanamayan bir duygu bizi çekip çeviriyordu. Akşam, kalbimizin üzerinde kabuk bağlayan bir yara gibiydi. En zoru da gizliden gizliye bir günah gibi bizi sarmalayan hüznün sebebini bilmeyişimiz. Eğer bulabilseydim… Öğrenebilseydim, deli gönül nasıl sever; ölebilirdim.

Otoyolda arabalar, zamanla yarışıyor. İhtimal ki sen şu an gitmek istiyorsun. Güzelim, onlarla nereye varılabilir? Bu sorunun yanıtını veremedikten sonra gitmek neye yarar? Sevginiz hız sınırını aşamıyorsa. Oysa bir adım ötededir gerçek. Mükemmellik tüm ciddiyetiyle yolumuzu ışıtmaktadır.

“Dünyaya doğru yürümekle meşhurum ben.” Bizlerse daha çok kullanılmamış olanlara. Açılım: Vakit akşamdı. Ders notları daima birinci dereceden öncelikli, onlarsız olunamayan. Hayatımızın geri kalan kısmı yazılılara ipotek edilmiştir artık. Kırık sandalyeleri, boyası çıkmış tahtalarıyla o sınıflarda aşk Osmanlıca yazılırdı. Ben, yağmurda hiç ıslanmazdım. Hocalardan çalabildiğim tek işe yarar bilgi, cahilliğimin tescil edilişi oldu. Çok eski zaman diliminin yorgun savaşçıları üniversite öğrencileri. Okeyi bir yaşam biçimi haline getirip boğucu sigara dumanlarıyla yoğrulmuş bir atmosferde ha bire koşmaya çalışan fakat saatlerce aynı noktaya bakmaktan gözleri kararan, önlerini görmekte güçlük çeken ve sonunda yolun herhangi bir noktasında yığılıp kalan nazik bedenler. Ve sen oradasın bir türlü onlara uyum sağlayamayan varlığınla. Biraz kederli ve suskun. Soluk pembe dudaklarınla gülümsemeye çalışıyorsun geleceğe.

Sonra aynı yoldan aynı yerleri seyrede seyrede artık kanıksadığımız duraklara, reklâm panolarına bir daha bakarak ama yalnızca içimizi görerek yolculuğumuzu tamamlıyoruz ve içeri adımımızı atıyoruz. Oda dağınık durumda. Dertleşme faslı başlıyor. Küçük komplimanlar, az karartılmış ruhi açılımlar. Bir geceyi içmeye mecbur hissetmek kendini. En zor olanı da bu değil mi zaten?

Kalbimde dayanılmaz bir sızı… Bunlardan bahsedebilmek isterdim sana. Kendi ruhumdan. Uçuşan kelebeklerden gökyüzünde. Hatta önce ben anlayabilseydim onu. Kendi ruhunu lamelin üzerine koyup incelemeye çalışan acemi kimyagerlere benziyorum şu an. Durmadan bizi kışkırtan kendimizden geçiren esir eden kaotik düşlerde uzaklarda bir yerde pınarların olduğunu ihsas ettiren gerçekte seraptan başka bir şey olmayan şu hafakanlardan bir kurtulabilseydim…

Az önce neyi tükettin? Hazzın hangi yarısından ısırdın? Dudaklarında ekşi, ıslak bir tadın tortusu kaldı. Gençlik, genç kızlık, havailik, aşklar, değiştirilenler ve her şeye rağmen değiş-e-meyenler. Bizimle sonsuza kadar yaşayacak olan. Sevgiye bu kadar yaklaşmışken sana dokunamamanın verdiği acıyla bir şeyler geçip gitmiştir hayatımızdan. Tıpkı batan bir güneş gibi.

Garson semaveri getiriyor. Sen küçük, ipeksi ellerinle çay dolduruyorsun bardaklara. İkimiz de aynı anda havalanan martılara bakıyoruz. Sen, martılar fazla yüksekten uçamazlar, diyorsun. Ellerim, yüzünde deve motifi olan sigara paketinin üzerinde bilinçsizce dolaşıyor. Tam sana söylemeyi düşünürken Boğaz’ın ortasından bir şilep geçiyor, kocaman gövdesiyle suları ikiye ayırıyor. Garson, boşalmış bardakları alıyor. Yan masadaki eşofmanlı gençler heyecanlı bir şekilde konuşuyorlar. Van Damme, salatalıklar, sarışın biblolar vesaire. Birkaç masa ilerideki şık giyimli bey, bir kez kullanıp atacağı sevgilisinin sigarasını yakıyor. Yarın sabah bitecek bu aşk. O, yorgun argın duşunu alıp çıkacak bu sevdanın yörüngesinden. Sevgili, bütün masumiyetiyle sonsuza dek uyuyacak yatağında. Masanın üzerinde küçük bir not bırakılmış olacak. Birkaç adet…

Desem ki… Uzaklarda bir kuş havalanıyorken, annenin yorgun argın kendini yatağa bıraktığı, Çeçenya’da bir askerin kurşunla sevgilisine mektup yazdığı şu anda desem ki… Diyemiyorum. Söz boğazıma tıkanıp kalıyor. Oysa akşamdan beri bunu düşünüyordum. Kelimelerimi bile seçmiştim. Söyleyebilirim fakat dilim varmıyor bir türlü. Gururumuz -ki budalanın biridir o- bir kez daha galip geliyor. Hadi çıkalım.

Ercan Ata Arşivi
5 Sayı: 5 - Aralık 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler