Gazze’yi Konuşmaya, Daha Fazla Konuşmaya Mecburuz!
Haksöz Dergisi Sayı: 399 - Haziran 2024

Tam 8 aydır Gazze’yi konuşuyoruz. Bu uzun süre zarfında Gazze neredeyse hüzünlerimizin de sevinçlerimizin de hep merkezinde yer aldı, almaya da devam ediyor. Belki kimimiz zaman zaman “Acaba sürekli Gazze’yi gündemleştirmek doğru mu? Konuşulması gereken başka konularımız, sıkıntılarımız, dertlerimiz de olmalı değil mi? Aynı şeyleri tekrarlamak bize bir şey kazandırıyor mu?” diye düşünebilir. Hepimizin zihnine bu tür sorular takılabilir.

Gerçekten de malum tespitleri tekrarlamak, benzeri çağrıları sürekli dile getirmek, aynı kaygı ve yakınmaları mütemadiyen dillendirmek anlamlı görünmeyebilir. Bunun bir yarar sağlamadığı, hatta oyalayıcı hale geldiği ve başka gündemlere dönülmesi gerektiği de düşünülebilir. Somut bir netice getirmedikten, bir değişikliğe yol açmadıktan sonra aynı konu etrafında söz sarfetmenin, kafa yormanın, benzeri tepkileri tekrar etmenin faydası tartışılabilir.

Gazze Ahvalimizin Özetidir!

Oysa yaşadığımız sürecin derinliğini, korkunçluğunu, kapsayıcılığını dikkate alacak olursak bu soruların haklı olmadığı açıktır. Bugün itibariyle Gazze maruz kaldığı zulmün büyüklüğüyle İslam ümmetinin duçar olduğu acının, sarsıntının tam merkezinde yer almakta; Gazze’de yaşananlar İslam dünyasının bir bütün olarak muhatap olduğu işgal, tahakküm, zorbalık ve aşağılanmanın simgesini oluşturmaktadır.

İşte bu yüzden burada yaşanan acıların kanıksanmasının, sıradanlaşmasının önüne geçmek için, işgal vahşetine karşı kinimizin yatışmaması ve direniş umudunun canlılığını koruması için ve halimizi net biçimde tespit edip muhasebe yapabilmek için Gazze’yi gündemde tutmak zorundayız. Gazze’yi konuşmaya, Gazze’yi düşünmeye, Gazze için çaba sarfetmeye mecburuz.

Gazze bizim evimizdir, yüreğimizdir, sadece ağrıdığında acısını derinden hissettiğimiz vücudumuzun bir parçası değil aynı zamanda ümmet için izzetli, bereketli bir geleceği temsil eden umudumuzdur da. Allah Teâlâ Gazze’yi korusun, ehlini ve toprağını en yakın zamanda zalimlerin tasallutundan kurtarsın!

Gazze’nin kimilerini epeyce yorduğunu biliyoruz. Hem zihnen hem de fiilen Gazze gündemine uzak düşenlerin arttığını, çoğaldığını görüyoruz. Siyonist vahşete ilk şahit olunduğu dönemlerde yükselen canlılık ve hareketliliğin yavaş yavaş gerilediği ve yerini nispeten daha düşük doz tepkilere bıraktığı, hatta kimi çevrelerde korkunç insanlık suçlarının neredeyse tümüyle gündemden düştüğü de açıktır.

Bu kısmen anlaşılabilir bir durumdur. Fıtri bir gerçektir, insanoğlu her şeye alışıyor. Sevinçler de üzüntüler de aynı yoğunlukta devam etmiyor. Bir müddet sonra bir biçimde kanıksanıyor, sıradanlaşıyor.

Sıradanlaşma Olgusu Karşısında Sorumluluk Bilinci

Aylardır devam eden bir vahşete aynı duyarlılıkla tepki vermek elbette kolay değildir. Doğal olarak bir kanıksama süreci gelişir. İlk anda ortaya çıkan öfke halinin ve sahiplenme hassasiyetinin aynı düzeyde korunmasını, aynı hissiyat ve canlılıkla sürdürülmesini beklemek zaten pek mantıklı olmaz. Ne var ki tam burada bir ayrım yapma ihtiyacı ortaya çıkar ve gelişmeleri İslami bir dava bilinci ve kimlik netliğiyle değerlendirme pozisyonunda olanların farklılığı, sorumluluğu, vazifesi devreye girer.

Evet, herkesten beklenemez elbette ama “Biz Allah içiniz.” diyenlerden kesintisiz biçimde devam eden zulme kesintisiz biçimde karşı koymaları, bu konuda sorumluluklarını aksatmamaları, üzerlerine düşeni bihakkın ifa etmek için gayretlerini artırmaları beklenir ve talep edilir.

Kur’an-ı Kerim’i kendisine rehber edinmiş bir mümin “din yalnız Allah’ın oluncaya kadar zalimlerle savaşma” cehdi içinde hayatı yaşamak ve eylemlerini bu bilinç doğrultusunda sürdürmekle mükelleftir. Gevşememek, zafiyet içerisine düşmemek, geri adım atmamak zorundadır. Zorlu bir mücadele ancak istikrarlı ve kararlı adımlarla büyür ve gelişir. Küfrün ve zulmün hâkimiyeti, ifsadın tasallutu ancak kararlılık ve fedakârlıkla sürdürülen mücadelelerle kırılabilir.

İnşirah suresinde Rabbu’l-Âlemin, “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” buyurduktan sonra 7. ayette “O halde boş kaldığında yine kalk yorul.” diye emretmekte, yani asla boş kalmamamızı, boş işlerle, malayaniliklerle vaktimizi heba etmememizi, her daim hayrın peşinde koşmamızı bize hatırlatmaktadır. Neden? Çünkü hayat kısadır ve boş işlerle zayi edilmeyip bilakis hayırlı amellerle doldurulmayı gerektirecek kadar değerlidir. Bu manada İmam Şafii’ye atfedilen “Sen kalbini hak ile meşgul etmezsen, bâtıl gelir orayı işgal eder.” sözü çok öğreticidir, dikkat çekicidir.

Daha Fazlasını Zorlamak, Daha İyisine Talip Olmak

Tam burada dönüp her birimiz kalbimizi, zihnimizi yoklamalı; zulüm ve saldırı karşısında bilincimizin, duyarlılığımızın, gayretimizin diriliğini sorgulamalıyız. Yaptıklarımızın yeterliliğini gözden geçirmeli, daha iyi, daha etkin şeyler yapabilme hususunda yeterince gayret sarf edip etmediğimiz üzerinde düşünmeli ve özeleştiri yapmalıyız.

Bu meyanda şu sorular üzerinde kafa yormak sağlıklı, samimi bir özeleştiri yapmamıza imkân sağlayacaktır: “Elimizdeki imkânları mazlum ve mağdur kardeşlerimiz için kullanıyor muyuz?” “Susturulmaya, görünmez kılınmaya, yok edilmeye çalışılan kardeşlerimizin sesi olabiliyor muyuz?” “Fiilen maruz kaldıkları büyük zulmü engellemeye güç yetiremesek de en azından bu haksızlığı, zalimliği dünyaya duyurma ve haklı olduklarını haykırma konusunda yeterince çaba sarf ediyor muyuz?”

İmkânlarımızı zorlamalı, gücümüzün sınırlarını zorlama gayreti içinde olmalıyız. Yine de aşamayacağımız zorluklar, engeller varsa ki mutlaka vardır, Rabbimiz bizi affeder, içinde bulunduğumuz şartları mazeret olarak kabul eder inşallah. Tesellimiz şudur ki Allah Teâlâ kullarına taşıyamayacakları yükü yüklememiş, onları takatlerini aşan bir mesuliyetle sorumlu tutmamıştır. Mamafih iman edenler de samimiyetle çaba sarfetmekle, ellerinden geleni yapmakla mükelleftirler.

Herkes elinden gelen gayreti gösterdikten sonra her çaba, her fedakârlık değerlidir, azizdir. Küçüklüğü-büyüklüğü, o an için somut fayda, netice verip vermemesi önemli değildir. Tavır önemlidir, samimiyet önemlidir, amellerin ihlasla ifa edilmesi önemlidir. Bu konuda Ashab-ı Resul’ün örnekliği ufkumuzu açmaktadır.

Hicretin 9. yılında Tebük Seferi hazırlıkları esnasında Ceyşu’l-Usre’nin, yani ‘Zorluk Ordusu’nun donatılması için herkes imkânı ölçüsünde infakta bulunuyordu. Ebubekir (r) tüm malını, Ömer (r) malının yarısını vermiş; Abdurrahman b. Avf (r) çok büyük bir bağışta bulunmuş; Osman (r) ise 30 bin kişilik ordunun üçte birini yani 10 bin mücahidi donatacak şekilde devasa bir miktar infakta bulunmuştu. Herkes bir şeyler getiriyordu. Ebu Akil fakir bir adamdı, getirecek bir şey bulamamıştı. Sabaha kadar hurma bahçelerinde çalışıp iki sepet hurma aldı ve kazandığı hurma sepetlerinden birini ailesine bırakıp diğer sepeti de Resulullah’a (s) götürdü. Ancak münafıklar alay edip Allah’ın onun hurmalarına ihtiyacı olmadığını söyleyerek bu infakı küçümsemeye kalkınca Tevbe suresinin 79. ayeti nazil oldu: “Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan müminlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

Ebu Akil’in infakı 30 bin kişilik bir ordunun ihtiyaçlarının büyüklüğü karşısında gerçekten çok, çok küçüktür, semboliktir ama Allah indinde miktar değil, niyet önemlidir, samimiyet belirleyicidir. Değil mi ki onun gücü buna yetmektedir ve o da elinden geleni yapmaktan geri durmamıştır; Allah Teâlâ onun bu çabasını küçümsememiş, bilakis küçümseyenleri, alay konusu yapanları cehennem azabıyla korkutmuştur. Bu hadisede ne görüyoruz? Yoksul bir müminin gayreti nifak ehlinin alaylarına konu olmasına rağmen Allah Teâlâ tarafından övülmüş ve bu hadise kıyamete kadar her müminin ibretle kıraat edeceği şekilde vahye konu olmuştur.

Yani Allah için yapılan hiçbir şey karşılıksız kalmaz. Rabbu’l-Âlemin yapıp ettiklerimizin etkisine, çapına, büyüklüğüne değil, bizim kalbimize bakar; samimiyetimize, cehdimize, takvamıza değer verir.

Bilincimizi ve Duyarlılığımızı Canlı Tutmalıyız!

Hiç şüphesiz kardeşlerimiz ağır bir imtihandan geçiyorlar, büyük bedeller ödüyorlar. Bizler de en azından bu süreçte kendimizle ilgili bir muhasebe yapmalı ve bu ağır imtihanlardan geçmek zorunda kalan kardeşlerimize ne oranda destek olabildiğimizi, onların yanında ne kadar durabildiğimizi kendimize sormalıyız.

Evet, 8 ay uzun bir süre, aynı duyarlılığı, aynı tepkiyi, aynı canlılığı korumak, sürdürmek kolay değil. Ama 8 ay boyunca sürekli katliama maruz kalmak, bombardıman altında yaşamak, sadece evini, barkını değil, her şeyini, tüm sevdiklerini yitirmek, durmadan oradan oraya sürülmek ve tüm bu zalimlikleri hiç ara vermeksizin yaşamak da hiç kolay değil. Bu mazlum kardeşlerimizin maruz kaldıkları zulmün, vahşetin, dehşetin büyüklüğü karşısında onlar için yapabildiğimiz şeyleri gözümüzde büyütmek, abartmak ise hem çok adaletsiz hem de hiç yakışık almayan bir tavır olacaktır.

Gidip mazlum kardeşlerimiz için savaşmaktan, onları maruz kaldıkları bu korkunç zulümden kurtarmak için kendimizi feda etmekten söz etmiyoruz. Mamafih nefsinin cimriliğine yenilip mazlumların yaralarına merhem olmak amacıyla infakta bulunmaktan kaçınan, zulmü haykırmaktan bile aciz kalan, gevşekliğine, tembelliğine kılıf arayan, dünyevi hesaplarına mazeretler üreten bir tutumun müminlere yakışmadığının da altını kalınca çizmek durumundayız.

Gazzeli kardeşlerimiz bizden kendileri için gidip savaşmamızı istemiyorlar, zaten bunun mümkün olmadığını da biliyorlar. Ama ısrarla kendilerine destek vermemizi, malımızla, duamızla, dayanışma eylemlerimizle yanlarında durduğumuzu göstermemizi talep ediyorlar. Sesimizi yükseltmemizi, zalimlerin zulmünü dünyaya haykırmamızı istiyorlar.

Öyleyse bunu yapmalıyız. Basit mazeretlerle, sudan bahanelerle topluca hakkı haykırmak için davet edildiğimiz eylemlerden geri durmamalıyız. Elimizden geldiğince dehşetli din gününde Rabbimize mazeret olarak sunabileceğimiz sâlih ameller, hayırlar, şahitlikler biriktirmeye gayret etmeliyiz.

Atalet Ölümcül Bir Hastalıktır!

Burada eylemimizin dünyevi manada karşılık bulup bulmaması belirleyici değildir. Çabamızın, gayretimizin sonuç verip vermemesi bizim elimizde olan bir şey değil, Rabbimizin takdirindedir. Ve Rabbimiz de bizi bundan mesul tutmamıştır. Mamafih Rabbimiz bizi hakkın şahitliğiyle sorumlu tutmuş, bunu yerine getirip getirmediğimizin hesabını mutlak vereceğimizi bize bildirmiştir.

Araf suresinin 164 ve 165. ayetlerinde bahsi geçen ve Sebt kavmi olarak bilinen toplulukla ilgili hakikati bir kere daha hatırlamakta fayda var. Cumartesi yasağını ihlal ettikleri için helaki hak eden kişilere karşı tebliğ ve uyarı vazifesini yapanlar ve haddi aşmama hususunda dikkatli oldukları halde uyarı görevlerini “Nasılsa bir fayda sağlamıyor!” diye yerine getirme gereği duymayanların durumunun anlatıldığı ayetlerde Rabbimiz açıkça “Biz uyaranları kurtardık.” buyuruyor.

“Hani onlardan bir topluluk demişti ki: ‘Siz, Allah'ın helak edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?’ Onlar da ‘Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz).’ demişlerdi. Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık.”

Allah Teâlâ bu ayetlerde de açıkça görülebileceği gibi müminlerin sadece zalimlerden olmamalarını yeterli saymamakta; aynı zamanda zulme, küfre, ifsada tavır almayı da emretmekte, sonuç alıp almama şartına bağlı olmaksızın iman edenleri hakka şahitlikle sorumlu tutmaktadır.

Şahitlik Hayat Tarzıdır! Ertelemeye ya da Pazarlığa Tâbi Değildir!

Şahit olduğumuz manzara karşısındaki tavrımızı bu uyarı temelinde değerlendirmeliyiz. Eylemlerimiz neticeyi değiştirmeyebilir ama bizi olumsuz manada değişmekten muhafaza eder. Aynen bir mefsedete elimizle müdahale etme imkânımızın olmadığı durumda dilimizle ona tavır alma vazifemiz gibi. Buna güç yetirebildikleri halde yapmayıp imtina edenler, sadece kalbî buğzla yetinenler yetersiz, eksik bir tavır takınmışlar ve mefsedetin etki alanının genişlemesine dolaylı biçimde de olsa katkıda bulunmuşlardır.

Biz şu anda evimizde otururken, işbaşında çalışırken, ders dinlerken, ders anlatırken zulüm sağanağının kardeşlerimizin üzerine kesintisiz biçimde yağmakta olduğunu biliyoruz. Ve bu zulmü durdurabilme hususunda elimizden bir şey gelmediğini de görüyoruz. Ama hiçbir şey olmamış gibi oturmanın, susmanın, görmezden gelmenin mümin sorumluluğuyla bağdaşmayan bir tutum olduğunu da biliyoruz.

Öyleyse şahitlik sorumluluğuyla harekete geçelim ve zulmü durduramazsak da onu teşhir etmekten, lanetlemekten, ondan teberri etmekten geri durmayalım. Yaptığımızın ibadet olduğunu bilelim ve Rabbu’l-Âlemin’e kulluk için attığımız her adımın, her vesilenin bizi cennete yaklaştıracağını unutmayalım. Allah için ibadetlerde tembellik, üşengeçlik, geri durmanın değil, daha hırslı, gayretli olmanın bize fayda sağlayacağının bilincinde olalım. Rabbu’l-Âlemin çabalarımızı bereketli kılsın, sesimizi kardeşlerimize ulaştırsın, dualarımızı kabul buyursun.

Haksöz Arşivi