Ebu’l-Leys es-Semerkandî (ö. 373/983)
Haksöz Dergisi Sayı: 399 - Haziran 2024

Hayatı

Ebu’l-Leys İmâmu’l-Hudâ Nasr b. Muhammed es-Semerkandî, Sâmânîler Devleti’nin hüküm sürdüğü dönemde (874-999) Mâverâünnehir bölgesinde yaşamıştır. Semerkant’ta doğduğu tahmin edilen Ebu’l-Leys, bazı kaynaklarda zaman zaman Ebu’l-Leys es-Semerkandî el-Muʻtezilî (ö. 294/906) ile karıştırılmıştır. Hanefî mezhebinin meşhur fakihlerinden biri olan Ebu’l-Leys, fakih, müfessir ve zâhid/sûfî diye tanınırken Muʻtezilî âlim, hâfız lakabıyla bilinmektedir. İlk hocasının, babası olduğu tahmin edilmektedir. Ancak fıkıhtaki asıl hocası “Küçük Ebû Hanîfe” diye bilinen Ebû Ca‘fer el-Hinduvânî el-Belhî’dir (ö. 362/973). Hinduvânî’nin yanı sıra başta Muhammed b. Muhammed en-Nîsâbûrî (ö. 388/998), Ebû Bekir Muhammed el-Buhârî (ö. 381/991) vs. hocalardan Hanefî fıkhı ve hadis, kelâm ve tefsir eğitimi aldı. Ebû Bekir Muhammed et-Tirmizî (ö. 450/1059) ve Lokmân b. Hakîm b. Fazl gibi öğrenciler yetiştiren Ebu’l-Leys’in, genellikle 373/983’te öldüğü kabul edilir.

Özellikle vaaz, nasihat ve ilmihal türü eserleri ile tanınan Ebu’l-Leys, asırlar boyunca Endülüs’ten Endonezya’ya kadar Müslüman toplumların İslâm anlayışlarını ve dinî hayatlarını derinden etkilemiştir. Eserleri çeşitli dillere çevrilen Ebu’l-Leys, şöhretinin yayıldığı bölgelerde büyük bir velî kabul edilmiş, kendisi için türbe ve makamlar inşa edilmiştir.

Ebu’l-Leys’in yaşadığı dönemde hükümdarların şair, edip ve âlimlere göstermiş olduğu ilgi ve destek Buhara, Nişabur ve Semerkant’ı cazibe merkezi yapmış, kültürel canlılık sağlamıştır. Bölgedeki söz konusu kültürel canlılık dolayısıyla bu devirde dinî ve aklî ilimlerde birçok âlim yetişmiştir. Bu bölgede nispeten fikrî bir serbestlik; hoşgörülü bir siyasi ortam oluşmuştur. Keza bazen şiddete de varan fikrî münazaralar ve zengin bir çeşitlilik bulunmuştur. Bu fikrî zenginlik ve halkını memnun eden siyasi ortam, Ebû Mansûr el-Mâturîdî (ö. 333/944) gibi büyük bir şahsiyetin yetişmesine zemin sağlamıştır. Hicri dördüncü asırda Sâmânîlerin hâkimiyetinin olduğu ve Sâmânîler gibi müstakil beyliklerin bağlı olduğu Abbasilerin merkezî otoritelerinin özellikle siyasi bakımdan oldukça zayıfladığı bu dönemde Semerkant’ta yaşamış olan Ebu’l-Leys de işte böyle bu atmosferde yaşamıştır.

Eserleri

Çeşitli alanlarda eserler kaleme alan Ebu’l-Leys’e, halk dindarlığındaki popülaritesine binaen ilgisi olmayan pek çok kitap nispet edilmişse de tespit edilmiş eserlerinin bazıları şunlardır:

1. Beyânu Akīdeti’l-Usûl. Yazarının yaptığı tanımdaki Ehl-i Sünnet’in inanç esaslarını amentü biçiminde özetleyen risâle, yaygınlığı sebebiyle XIX. yüzyıl şarkiyatçılarının ilgisini çekmiştir. On altı mesele halinde ve soru-cevap tarzında düzenlenen eser, Risâle fî Usûli’d-Dîn, Akīdetu’l-Usûl ve Akīde adlarıyla da bilinmektedir.

2. Uyûnu’l-Mesâil. Ebû Hanîfe ve talebelerinin zâhiru’r-rivâye dışında kalan görüşlerinin (nâdiru’r-rivâye) derlendiği bir eserdir. Hanefî fıkhının erken dönem tarihi açısından önemli bir kaynaktır. Müellifin görüşleri de zaman zaman rivayetlerin sonuna eklenmiştir.

3. En-Nevâzil (El-Fetâvâ). Kayıtlarda Ebu’l-Leys’e nispet edilen muhtelif isimlerdeki eserlerin tamamı bu eserdir. Farklı bölge meşâyihleri arasındaki farklılıkları tespit ederek Belh meşâyihinin görüşlerini, ilk nevâzil eseri olarak gösterilen Kitâbu’n-Nevâzil’de bir araya getiren Ebu’l-Leys, nevâzil literatürünün doğuşunda önemli bir rol oynamıştır.

4. Mukaddime fi’s-Salât. Eserde namaz bahsinden sonra bazı akaid konularına da yer verilmiştir. Türkçeye çevirileri bulunan bu çalışma Türkler arasında çok ilgi görmüştür. Halkın pratik ihtiyaçlarına yönelik konularda yoğunlaşan eser muhteva, üslup ve telif dönemi açısından ilmihal geleneğinin ilk nüvesini teşkil etmektedir.

5. Muhtelefu’r-Rivâye (Muhtelifu’r-Rivâye). Fıkhî konulara dair ihtilâfları içeren ve hilâfiyat alanına giren bir eserdir.

6. Hizânetu’l-Fıkh. İlk Hanefî muhtasarlarından biridir.

7. Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber. Bu çalışma, Şerhu’l-Fıkhi’l-Ebsat diye de bilinir. Ancak eserin müellifinin Atâ b. Ali el-Cûzcânî olduğu belirtilmiştir (Bkz. Ata B. Ali el-Cûzcânî, Şerhu'l-Fıkhi'l-Ekber, çev. Züleyha Birinci, Endülüs Yayınları, 2020). E. Ruhi Fığlalı, “Ehlu’s-Sünne ve’l-Cemâ’a” ifadesine ilk defa Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber’de rastlandığını ifade etmektedir.

8. Tefsîru’l-Kurʾâni’l-Kerîm (Tefsîru Ebi’l-Leys es-Semerkandî). Eserin yeni baskıları Bahru’l-Ulûm adıyla yapılsa da Bahru’l-Ulûm’un asıl müellifi Alâeddin es-Semerkandî’dir (ö. 860/1456). İçerdiği tasavvufî yorumlar sebebiyle işârî kategorisinde değerlendirilen tefsir, sûfî-fıkhî bir yönteme sahiptir. Rivayet ağırlıklı eserde yazar kendi yorumlarını “kāle’l-fakīh” şeklinde vermektedir.

9. Tenbîhu’l-Ğâfilîn. Başta Hz. Peygamber’in sözleri olmak üzere seleften yapılan rivayetlerle işlenen vaaz ve nasihat türü bir eserdir. İslâm dünyasında çokça okunan kitapta akaid, ibadet, ahlâk, Kur’an’ın ve Ramazan ayının fazileti, karı-kocanın karşılıklı hak ve sorumlulukları gibi konular anlatılmıştır. Eser, yine kendisine ait Bustânu’l-Ârifîn ile birlikte Abdülkadir Akçiçek ve ayrıca Yaman Arıkan tarafından Gafletten Kurtuluş adıyla tercüme edilmiştir.

Düşünceleri ve Tartışmalar

Dinî akideleri, müellif Ebu’l-Leys’in Ehl-i Sünnet İlkeleri dediği doğrultuda halka öğretmeyi amaçlayan ve delillerden arındırılmış olan Beyânu Akīdeti’l-Usûl adlı risâlede Allah’ın sıfatları, meleklerin mertebe ve isimleri, kitap ve suhufun indirildiği peygamberler ile isim ve sayıları, cennet ve cehennem görevlileri hariç bütün canlıların ölecekleri ve daha sonra diriltilecekleri, hesap, cennet ve cehennemin ebedîliği konularına yer verilerek bu konularda şüphe edenlerin küfre gireceği belirtilmektedir. Ayrıca kadere iman bağlamında Allah’ın, kulları yarattıktan sonra onlara hidayet yolunu gösterdiği, kalemi yaratıp kaleme onların amellerini yazmasını emrettiği, itaat ve isyanın ise ezelde Allah’ın takdirine bağlı olduğu, ancak Allah’ın itaati murat edip razı olduğu, isyanı yasaklayıp rıza göstermediği anlatılmaktadır.

Eserin son bölümünde iman konusu anlatılırken imanın bölünemeyeceği; kadere razı olmanın imandan olduğu, imanın Allah’ın hidayeti olması itibariyle kadim, kulda tezahür etmesi itibariyle de hadis olduğu belirtilmektedir. Beyânu Akīdeti’l-Usûl’de esas alınan ve Ehl-i Sünnet camiasının benimsediği amentü esasları olarak sunulan bu ve benzeri ilkelerin esasen Mâturîdîlik prensipleri olduğu malumdur.

Ebu’l-Leys’in, tarikatların teşekkülünden önceki zühdî tasavvuf döneminde yazılan Bustânu’l-Ârifîn’i ise genellikle fıkhî ve ahlâkî konuları içermektedir. Yazar, eserin önsözünde halkın bilmesi gereken konuları bir araya getirdiğini, bu bilgileri çeşitli kitaplardan derlediğini, delile muhtaç meseleleri Kitap, Sünnet ve ulemanın tespitlerine dayanarak açıkladığını belirtmektedir. İshak Yazıcı’ya göre Ebu'1-Leys’in tasavvufî mahiyetteki telkin ve izahları, tamamen Kur'an ve Sünnet’ten kaynaklanmakta, hiçbirinde işârî bir iz sezilmemektedir.

Belirli kişilerin fetvalarının derlenmesiyle ortaya çıkan ilk eser, Ebu'l-Leys’in en-Nevâzil fi'l-Fetava adlı çalışmasıdır. Zira Ebu'l-Leys üç tip hukuk görüşünü üç ayrı eserde toplayarak bu türlerin her biri için ayrı eser kaleme alan ilk kişidir ve belki de son türün başlatıcısıdır. Nitekim içtihat kavramının fetva kavramıyla olan sıkı irtibatına dikkat çeken Ebu’l-Leys’in en-Nevâzil fi'l-Fetava'sı günümüze ulaşan ilk Hanefî fetva koleksiyonu olarak vakıat eserlerinin ilkidir.

Hanefî mezhebinin gelişimine de önemli katkılarda bulunan Ebu’l-Leys, ilk Hanefî muhtasarlarından birini yazarak Hanefî fıkıh sistematiğini geliştirmiş ve ayrıca Hanefî hilâf literatürünün temelini atmıştır. Ebu’l-Leys’in, nâdiru’r-rivâye hakkında en önemli tedvin çalışmalarını gerçekleştiren müellif olduğu bilinmektedir. Mezhep imamlarının ardından gelen fakihlerin görüş ve katkılarını bir araya getirmeyi hedefleyen nevâzil literatürünün Hanefî mezhebi tarihindeki ilk örneği de Ebu’l-Leys’e aittir. Nitekim IX. ve X. yüzyılda yaşamış çok sayıda Hanefî fakihinin görüşleri onun bu eseri sayesinde sonraki nesillere aktarılmıştır.

Hanefî hukuk geleneği, hukukun gelişim ve değişimini yönetmek amacıyla sonraki hukukçuların görüşlerini derlemek suretiyle yeni bir hukukî yazın türü oluşturma yoluna gitmiştir. Vakıat eserlerinin öncüsü Ebu'l-Leys, en-Nevâzil'de amacın, daha öncekilerin ilmî faaliyetlerini öğrenmek yoluyla fıkıh öğrencisinin kendi dönemi için kaçınılmaz bir şey olan içtihat etmeyi öğrenmesini sağlamak olduğunu belirtmektedir. Burada Ebu'l-Leys, içtihadın kaçınılmaz olduğunu vurgulayıp öncekilerin görüşlerinin öğrenilmesinin içtihat sürecini kolaylaştırdığına dikkat çekmektedir. Ancak onun burada içtihat ürünü görüşlerin çalışılması ile kastettiği, aslında içtihat etme sürecinin öğrenilmesidir. Hanefî geleneği, meşayih adını verdiği sonraki hukukçuların fetvalarına özel bir statü verip derlemek suretiyle hukukî değişim olgusunu göğüslemiştir.

Ebu’l-Leys, imanın ikrar, tasdik ve hükümleriyle amel olduğu gibi bazı itikadî meselelerde Selefîyyenin, bazılarında ise Mâturîdîyyenin görüşünü benimsemektedir. Bazen de “İman artar, fakat eksilmez.” gibi kendine özel fikirleri de olmaktadır. Geçmişte Kur'an'ın mahlûk olup olmadığı gibi bazı önemli tartışmalara neden olmuş konularda ise Selefiliğe yakın bir duruşla, “Bunlarda çekişmeye son vermek daha uygundur. Zira kader ve kaza meselesi dahil böylesi meselelerde mesnetsiz bir mücadeleye girişmek çetin bir iştir. Halbûki bu tarz meselelerde sükûtu tercih etmek hem dünya hem de ahiret hayatı bakımından takip edilecek en sağlam yoldur.” demektedir. O, büyük günah işleyen kimsenin günahkâr bir mümin olduğunu, onun için tövbe kapısının açık bulunduğunu ifade ederek bu meselede ise bugün adına Mâturidiyye dediğimiz ekolün görüşünü benimsemektedir.

Ebu’l-Leys’in Mâturîdiyye’den ayrıldığı ve kendisine özel bir kanaate sahip olduğu konulardan biri de peygamberlerin küçük günahları (seğairi) işleme durumudur. Mâturîdiyye peygamberlerin büyük-küçük bütün günahlardan korunduğunu savunurken o, peygamberlerin küçük günahlardan korunmadığını savunmuştur. Peygamberlerin küçük günahlardan masum olması durumunda şefaatin olmayacağını çünkü günahsız birinin günah işleyenin durumundan anlayamayacağını bundan dolayı da peygamberlerin küçük günahlardan masum olmamaları gerektiğini iddia etmiştir. Mâturîdiyye’nin peygamberlerden sadır olan küçük hataları zelle diye isimlendirmesinin de bir şeyi değiştirmeyeceğini, zelle ve küçük günahın aynı anlama geldiğini söyleyen Ebu’l-Leys’in Mâturîdiyye ile bu konuda farklı görüşte olduğu anlaşılmaktadır. Bu anlamda onun; “Peygamberlerin seğairden korunmuş olmaları şefaat makamına halel getirir. Çünkü günahla sınanmayanın gönlü, günahkâr birini anlamakta zorlanır.” sözü meşhurdur.

Onun farklı görüşte olması bir yana burada peygamberlerin mi gözetildiği, şefaatin mi kotarıldığı yoksa Muʻtezile’nin mi kötülendiği açık uçlu bir müphemlik oluştursa da peygamberlerin de insan olduğu, risalet görevleri dışındaki hususlarda yanılabilecekleri ve hatta hata da edebilecekleri bir kaziye olarak belirtilmelidir. Nitekim Kur'an’ın böylesi örneklerle meşbu olduğu ortadadır. Dolayısıyla bu konunun inançsal ihtilaf konusu olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Aslında şefaat konusu da öyle. Kur'an, cahiliyedeki şefaat anlayışına itiraz sadedinde konuyu işlerken şefaatin Allah’a tahsisli olduğunu ve şefaate dair birine izin vermedikçe kimsenin onu kullanamayacağını, öyle bir izni de kimseye vermediğini ve aksine herkesin kendi ameline mahkûm olduğunu ifade ederken türedi ve bila hak kurtuluş çareleri aramanın doğru olmadığı bilinmektedir. Muʻtezile’nin ise tarihsel süreçte misyonunu yerine getirdikten sonra fonksiyonu kalmayınca (karşı bir mihne ile iteklenerek) sahneden düştüğü malumdur. Bu itibarla Ebu’l-Leys’in burada işaret ettiği gönül bağı üzerinden bir şema çizmenin doğru olmadığı bilinmelidir.

Öte yandan Ebu’l-Leys eserlerinde, bazısını bizzat Yahudi çevrelerden duyduğu geniş bir İsrailî menkulat nakletmektedir. O, İsrailî bazı kıssalar hakkında değişik rivayetler zikretmekte ise de onların sıhhat veya zayıflık derecelerini ortaya koyacak herhangi bir değerlendirmede bulunmamaktadır. Bu bağlamda maalesef Ebu’l-Leys, İsrailiyyât hakkındaki tutumunu Zehebî’nin (ö. 748/1348) de dediği gibi mevzu hadisler için de sergilemektedir. Bu haliyle o hem İsrailiyyâtı hem de mevzu ve zayıf rivayetleri terviç edecek bir tutum sergilemiş olmaktadır. Yine bu bağlamda Ebu’l-Leys’in başta nüzul sebepleri, kıraat farklılıkları ve nesih konularını işlediği tefsirinde İsrâiliyyât da geniş yer tutmaktadır.

Tasavvufî/işârî tefsir ekolünün ilk örneklerinden biri kabul edilen ve birçok müellifin Hanefî fakihler hiyerarşisinde “meselede müçtehit” kabul ettiği Ebu’l-Leys’in, eserine, zayıf ve hatta mevzu hadisleri alması, yaşadığı coğrafyada yetişen sûfî-muhaddislerden etkilendiğini göstermektedir. Hadis ilimlerine dair eserlerin yanında hadis mecmuaları da derleyen bu sûfîler, hal ve davranışlarındaki suhulet, yaşantılarındaki uhulet sebebi ile Müslümanlar üzerinde yanıltıcı bir güven tesis etmişlerdir. Dolayısıyla onlardan iyi niyetle de olsa hadis uyduranlar olduğu/olabileceği hesaplanmadan, onların eserlerinden sahih olduğu zannı ile tenkide tâbi tutulmadan alıntılar yapılmış olması ihtimal dâhilindedir. İhtimal dâhilinde bir diğer sebep de sûfî meşrep âlimlerin ecdadı, kendilerinden daha hayırlı görmeleri olmalıdır. Yaşadıkları çevrelerde adı hayırla anılan selef âlimlerini, otoritelerinden mütevellit tenkit etmeye gerek görmeden veya cesaret edemeyerek kitaplarından hadisler alınmış olması muhtemeldir.

Ayrıca zayıf veya mevzu hadislerin ortam bilgisi olarak halk dindarlığında meşhur ve makbul olmuş sözler halini almış olması da önemlidir. Bu rivayetlerin vaaz ve tasavvuf kitaplarının dışında tarih, tefsir ve hadis eserlerinde de yer almasında rolleri büyük olan vaiz ve kıssacılar, İslam âlimleri tarafından ilmî yetersizlikleri, konuşmalarında abartılı ifadelere yer vermeleri ve hadis uydurmaları gibi sebeplerden tenkit edilmiş olsalar da yaydıkları zarar, verdikleri ziyan büyük olmuştur. Ebu’l-Leys’in de aynı zamanda vaaz eserleri yazan zahid bir müellif olması bu açıdan problem ihsas etmektedir.

Mâturîdî Gelenekteki Yeri

Sıfatlar meselesinde Kaderiyye, Muʻtezile ve Eş‘ariyye’yi eleştiren Ebu’l-Leys, Ehl-i Sünnet’in görüşünü benimseyerek Eş‘ariyye’nin sıfatlara dair görüşlerinin fiilî sıfatları muhdes konumuna düşürdüğünü, bunun ise caiz olmadığını ifade etmektedir. Kaderiyye’yi Allah’ın ezelî sıfatlarını nefyetmelerinden dolayı eleştiren Ebu’l-Leys, Eş‘ariyye’nin de onlar gibi düşündüğünü ifade ederek ikisinin de görüşlerinin yanlış olduğunu belirtmekte; “Çünkü Allah’ın sıfatları sonradan olmuş değildir. Mushaflarda yazılı olanlar Allah’ın kelâmıdır. Harfler, heceler ve sesler yaratılmıştır. Allah’ın kelâmı ise ses, hece ve harf değildir.” demektedir. Eş‘arîlerin, peygamberlere indirilen kelâmın ibâre ve lafız olduğunu, bunların ise kelâma delalet ettiğini aktaran Ebu’l-Leys, Allah’ın varlığının nasıl bilineceği hususunda ise Muʻtezile, Eş‘arîler ve Ehl-i Sünnet’in görüşlerini ayrı ayrı ele alarak burada da Eş‘arîleri dışarıda tutmak suretiyle Ehl-i Sünnet dediği kendi mezhebinin görüşünü savunmaktadır. Ebu’l-Leys, Eş‘arîlerin Allah’ı ancak Allah’ın kendisinin bilebileceğini, Allah dışında kimsenin O’nu bilemeyeceğini savunduklarını söylemektedir. Bu meselede Ebu’l-Leys, Muʻtezîle’nin görüşünü sadece beyan etmekle yetinmekte, Eş‘arîlerin görüşlerini ise beyan ettikten sonra reddetmektedir. Ebu’l-Leys yine Eş‘ariyye’nin güç yetirilemeyen şeyi Allah’ın kullarından istemesinin mümkün olduğuyla ilgili görüşüne de katılmamaktadır. Ebu’l-Leys, Eş‘ariyye’nin Allah’ın görülmesinin gözle olabileceği gibi bilgiyle de olabileceği görüşünü kabul etmeyen Mâturîdiyye’ye katılmakta ve müminlerin cennette Allah’ı keyfiyetsiz görebileceklerini savunmaktadır.

Allah’ın varlığının bilinmesi hususunda Ehl-i Sünnet’in görüşlerine katılsa da naklî delilleri esas alarak bu konuda aklî delilleri baz alan Mâturîdî’nin kendisini özelde eleştirmektedir. Zira yaşadığı dönemde Mâturîdî sonuçta sadece kendisiyle aynı ekole mensup bir âlimdir. Henüz Ebu’l-Leys’in de dâhil olduğu ve Ehl-i Sünnet diye tanımladığı ekolün imamı mesabesinde kabul görmemiştir. Zira Mâturîdiyye ancak zamanla Ehl-i Sünnet’in önemli bir kolu olarak Hanefî mezhebinin yayıldığı bütün bölgelerde hâkim duruma gelmiştir.

Buna göre baktığımız zaman mezheplerin, inanç, hukuk, ibadet ve ahlâk gibi alanları kapsayan geniş bir yelpazeye sahip olduklarını ve bu yelpaze ile mensuplarına belirli bir dünya görüşüne dayalı düşünsel ve pratik ilkeler manzumesi sunduklarını görmekteyiz. Bu manada Hanefî hukuk okulu da mensuplarının hayatlarının bütününe dair bir bakış açısı ve kimlik oluşturma çabasında olagelmiş ve bu açıdan, teolojik öncüllerini Hanefî-Mâturîdî kelâm çizgisi üzerinden inşa etmiştir. Ebu'l-Leys de bu doğrultuda Ehl-i Sünnet tanımlamasıyla çalışmalarında bu konsepti gözetmeye çalışmıştır. Dolayısıyla onun burada mezhebi için kullandığı Ehl-i Sünnet kavramının esasen Mâturîdiyye anlamında olduğu açıktır. Onun doğrudan bu ikinci kavramı kullanmamasının nedeni bilindiği gibi söz konusu ekol ve bu ekol havzasında yaşayan sosyoloji için Mâturîdiyye isminin kullanımı süreçle gelişen çok sonraki bir nitelemedir. Değilse Ebu'l-Leys’in Mâturîdî’ye mesafe koyduğunu düşünmek doğru değildir. Aksine Mâturîdî’yi de Ehl-i Sünnet dediği camianın bir ferdi saymaktadır. Bu nedenle o ve onun çağdaşları ilk dönemden beridir kendi algı-anlayışlarına sahip çevre için Ebû Hanîfe ekolü/ashabı şemsiye tanımını kullanmaktadırlar ki kendisinden sonraki dönemlerde bu camianın Mâturîdiyye olarak tanımlandığı malumdur.

Öte taraftan Ebû Hanîfe ve bazı talebeleri tarafından kaleme alınan kelâmî metinlerin aktarılmasında ve Hanefî mezhebinin yaygın olduğu bölgelerde benimsenmesinde önemli rol oynayan Ebu’l-Leys’in kelâma dair görüşleri genel olarak Mâturîdî söylemle paraleldir. Ebu’l-Leys, bidʻat sahiplerinin farklı gruplara ayrıldıklarını ve hepsinin cehennemde olacaklarını söylemektedir. O, burada “Sevad-ı Aʻzam” tabirini kullanmaktadır ki bununla kastettiği, görüşlerini de benimsemiş olduğu Ehl-i Sünnet’tir. Mâturîdiyye kurucusunun, Eş‘arîliğin kurucusunun aksine ölümünden sonra bir asrı aşkın bir süre diğer kelâmî çevrelerde dikkat çekmediği bilinmektedir. Bu itibarla diğer mezhep taraftarları Mâturîdiliğe karşı bir reddiye yazma ihtiyacı duymamış ve İslam mezhepleri ile ilgili bir tasnifte de ismi geçmemiştir. Nitekim bilindiği kadarıyla Mâturîdilik hakkındaki en eski ifadeler, Eş‘ariyye kelâmcısı Ebu Bekir Ahmed el-Fûrekî (ö. 478/1085) tarafından yazılan “Kitabu’n-Nizam”da geçmektedir. Buna göre Mâturîdilik, Semerkant’ta çok sonraları iki büyük Sünnî kelâm ekolünden biri olarak kabul edilmişse de Irak ve İran'da yüzyılı aşkın bir süre boyunca dikkat çekmemiştir. Daha sonraları ise Maveraünnehir bölgesi, Bağdat’ta Ebu’l-Hüseyn el-Kudûrî’nin (ö. 428/1037) ölümüyle birlikte varlık gösterebilecek hale gelmiştir. Ebu’l-Leys’in bu süreçteki katkısı ise tartışılmazdır.

Kaynakça

Ayşe Sarıtaç, Ebu’l-Leys es-Semerkandî Hayatı Eserleri ve Mâturîdiyyedeki Yeri, Necmettin Erbakan Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2019.

Ebülleys Semerkandî, Gafletten Kurtuluş, terc. Yaman Arıkan, 5. bsk., İstanbul: Uyanış Yayınları, 1987.

Ferit Dinler, “Ebu’l-Leys Es-Semerkandi’nin (V. 373/983) Mukaddimetü’s-Salat İsimli Eserinin Tahkikli Neşri”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, 28, (2016), 519-563.

Habibe Çelik Yılmaz, Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin Tefsirinde İsrâiliyat, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2019.

İshak Yazıcı, "Semerkandî, Ebü’l-Leys", (İstanbul: TDV İslâm Ansiklopedisi, 2009), 36/473-475.

İshak Yazıcı, Ebü'l-Leys es-Semerkandi: Hayatı, Eserleri ve Tefsirindeki Metodu, Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi, Doktora Tezi, 1982.

M. Hüseyin ez-Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirûn, el-Memleke el-Arabiyye es-Suudiyye: Daruş’ş-Şuun, 1396/1976.

Murteza Bedir, Buhara Hukuk Okulu Vakıf Hukuku Bağlamında X-X III. Yüzyıl Orta Asya Hanefi Hukuku Üzerine Bir İnceleme, Gözden Geçirilmiş 2. Bsk., İstanbul: İSAM Yayınları, 2014.

Mustafa Akman, Mezhepler Tarihinin Klasik Kaynakları: İçerik ve Özellikleri, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2019.

Mustafa Akman, “Ebu’l-Leys es-Semerkandî (983)”, Mâtürîdî Öncüler: Mâtürîdî Kelam Düşüncesinin Kurucuları ve Meşhur Âlimleri, Editör: Özden Kanter, 1. bsk., (İstanbul: Kitâbî Yayınları, 2023), 28-33. Not: Bu makale, adı geçen eserimizin gözden geçirilmiş halidir.

Talat Sakallı & Hediye Gültekin, “Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin Tenbîhü’l-Gâfilîn Adlı Eserinin Hadis İlimleri Açısından Değerlendirilmesi”, Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 49, (2022/2), 64-87.

Mustafa Akman Arşivi