7 Ekim 2023’ten itibaren Gazze’de açık, dizginsiz, vahşi bir soykırıma şahitlik eden dünya bugün itibariyle Filistin topraklarıyla da sınırlı kalmayıp Ortadoğu’nun bütününe yansıyan bir saldırganlık zinciriyle yüz yüze. İslam coğrafyasını tümüyle tahakküm altına almaya çalışan, işgalci-sömürgeci planları önünde engel oluşturabilecek her unsuru sindirmeyi, imha etmeyi hedefleyen ABD-İsrail ikilisinin 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a karşı başlattıkları saldırı birinci ayını tamamlamış durumda.
Haçlı-Siyonist İttifakının İran Seferi
Gözüken o ki Siyonist çete şefi Netanyahu on yıllardır arzuladığı ABD ile birlikte İran’a karşı topyekûn saldırı fırsatını sonuna kadar kullanma çabasında. Bu yüzden Trump’ın frene basmaya hazırlandığını hissettiği anda Netanyahu hemen gaza yükleniyor, Trump’ın zaman zaman dillendirdiği “Müzakereler iyi gidiyor, ateşkese yaklaştık!” türünden açıklamalarını boşa düşürüyor. Belli ki İsrail, Haziran 2025’te Trump’ın isteksizliğiyle akim kalan, 12 günlük savaşta tam olarak erişemediği hedeflerine bu kez daha yakın olduğunu düşünüyor. İlk günler en fazla birkaç hafta süreceği söylenen savaşta şimdiden bir ay tamamlanırken sürecin nereye evirileceğine ilişkin giderek daha fazla belirsizlik ortaya çıkarken ABD’nin bu savaşa neden ve nasıl dahil olduğu sorusu ise başta ABD kamuoyu olmak üzere her yerde yoğun tartışma ve eleştirilere konu oluyor.
Hadisenin seyrine baktığımızda Trump’ın önce İran’ın nükleer kapasitesini gerekçe göstererek gerekçelendirmeye çalıştığı, bilahare İran’ın balistik füzelerinin kendilerini tehdit ettiğini iddia ettiği ama nihayet rejim değişikliği için İran halkını kışkırtmaya çalıştığı kirli bir süreçle karşılaşıyoruz. Tüm bu söylemlerin, iddiaların birer bahane olduğu, asıl hedefin bölgesel tahakküm ve Siyonist yayılmacılık önündeki engellerin temizlenmesi olduğu ise alabildiğine net!
İran’ı zayıflatıp dizleri üstüne çökertmeyi hedefleyen Haçlı-Siyonist saldırısının İran’da son bulmayacağını görmek ise hiç zor değil. Filistin topraklarıyla sınırlı kalmayan ve Lübnan’ı, Yemen’i, Suriye’yi de hedef alan bu saldırganlık zincirinin son halkasını oluşturmakta İran. İşgalciler mevcut konjonktürü bir fırsat olarak telakki edip güçlerini artırmaya ve kendilerine tehdit teşkil edebilecek tüm unsurları tasfiye etmeye çalışıyorlar.
Lübnan’ı Gazze’ye Çevirmek
Nitekim İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısı olanca yıkıcılığıyla sürerken Siyonist çetenin aynı anda Lübnan’da da işgalini derinleştirmeye çalıştığını, bu amaçla bir taraftan Lübnan’ın güneyinde geniş bir alanı insansızlaştırmaya kalkışırken, aynı zamanda Lübnan’da yoğun bir yıkım ve katliam siyaseti izlediğini görüyoruz. Hizbullah ile savaş gerekçesiyle askerî-sivil ayırt etmeksizin başta Beyrut olmak üzere Lübnan şehirleri ağır bir şekilde bombalanıyor, sadece savaşçılar değil, gazeteciler, sağlık çalışanları da dahil olmak üzere tüm Lübnan halkı hedef alınıyor.
Yaklaşık 6 milyon nüfuslu bir ülkede 1 milyondan fazla insanın evini terk edip daha güvenli olduğu düşünülen bölgelere göç etmek zorunda kaldığı düşünüldüğünde saldırganlığın boyutları kuşkusuz daha net anlaşılabilir. Zaten Siyonistler zalimliklerini gizlemeye, örtmeye de çalışmıyorlar. Doğrudan Lübnanlı sivilleri cezalandırmayı hedefledikleri, halkı yıldırıp, usandırıp Hizbullah’a karşı harekete geçirmeye çalıştıkları biliniyor. Nitekim işgal çetesinin Maliye Bakanı Smotrich, Lübnan’ı Han Yunus’a çevirecekleri tehdidini açıkça dillendirdi. Siyonist katiller Gazze’de işledikleri insanlık suçlarını Lübnan’a da taşıyacaklarını pervasızca ilan etmekten çekinmiyorlar.
Filistin’de Derinleşen İşgal
Tüm bu saldırganlık beklendiği üzere Filistin topraklarında ağırlaşan kuşatma ve sindirme çabalarıyla paralel gelişiyor. İran savaşıyla birlikte Gazze’de Siyonist muhasara daha da koyulaşmış durumda. Gazze’de kerhen onayladığı ateşkes sürecini sabote etmek için İsrail’in bahaneleri bitmiyor. Ateşkes anlaşmasıyla kısmen rahatlayan gıda sevkiyatı bu kez İran savaşı bahane edilerek yeniden engelleniyor, kısıtlanıyor. Gazze Siyonist işgalciler için bir tür av sahası olmayı sürdürüyor. Aynı şekilde Batı Şeria’da yerleşimci adı verilen işgalcilerin gasp ve tehcir siyaseti dizginsizleşiyor. Siyonist parlamento Filistinli tutsaklar için idam cezası teklifini onaylamak suretiyle zaten kesintisiz biçimde sürdürdüğü yargısız infaz siyasetini daha ilerilere taşıyıp katliamlarını yargı kılıfıyla taçlandırmış görünüyor.
Tüm bu zulümlere ek olarak Kudüs’e yönelik kuşatma da daha ileri bir aşamaya taşınıp savaşın ilk gününden itibaren Mescid-i Aksa’nın kapısına kilit vuruluyor. Siyonist işgalciler yüzyıllardır hiç yaşanmamış bir cürme imza atarak Mescid-i Aksa’yı ramazan ayı boyunca kapatıp Müslümanların bayram namazı kılmalarını dahi engelliyor.
Hedefleri İran’la Sınırlı Değil!
Bu noktada İran’a açılan savaşın İran’dan öte tüm coğrafyamıza, topyekûn İslam ümmetine karşı yürütülen bir saldırganlık olduğunu görmek ve buna göre tavır almak mecburiyetindeyiz. İran’ın geçmişten bugüne İslam topraklarında icra ettiği siyasetin ne büyük acılara, zulümlere yol açtığını elbette biliyoruz. Bununla birlikte şu an karşı karşıya olduğumuz kuşatmanın çok daha vahim bir tehlike olduğu bilinciyle ve geçmiş yaraları kaşımanın bir fayda sağlamayacağı gerçeğinden de hareketle öfkemizi, tepkimizi, tavrımızı İslam ümmetinin asli ve de azılı düşmanı Haçlı-Siyonist işgalcilere yöneltmenin bir zorunluluk olduğunun altını çiziyoruz.
Meselenin İran’ın İslam dünyasında izlediği ayrıştırıcı siyasetin ve de mezhep tartışmalarının ötesinde bir anlamı olduğunu görmek ve iç tartışma ve ayrışmalarımızı işgalcilerin sıçrama zemini yapmamak için dikkatli olmak gerekiyor. Öte yandan İran’ın emperyalist-Siyonist işgalciler karşısında yenilmesi ve çökmesinin coğrafyamıza, kimliğimize, inancımıza yönelik şeytani tahakkümü çok daha kuşatıcı, boğucu bir aşamaya taşıyacağını görmek içinse kâhin olmak gerekmiyor.
Trump’ın İran’a Uymayan Venezuela Hesabı
28 Şubat sabahı Siyonist çete şefi Netanyahu’nun Trump’ı da peşinden sürükleyerek başlattığı İran saldırısı birinci ayını geride bırakırken geriye dönüp baktığımızda saldırının ilk saatlerinde, ilk günlerinde ABD-İsrail ikilisinin sergilediği mütekebbir edanın epeyce değiştiği görülüyor. İlk darbede İran’ın dinî lideri ve komuta kademesini ortadan kaldırmayı başaran ve bu hamleyle bütün hedeflerine kısa sürede ulaşacaklarını sanan saldırganlar süreç uzadıkça savaşın getirdiği kayıplar ve maliyetlerle yüzleşmek zorunda kaldılar. İlk darbeyi atlatan İran ise çok ağır darbeler almış olmasına rağmen toparlanıp önceki Haziran Savaşında olduğu gibi uzun menzilli füzeleriyle kolay lokma olmadığını göstermiş oldu.
Muhtemelen Venezuela’da yaşanan senaryodan aldığı cesaretle İran’da da hızlı bir başarı bekleyen Trump’a şu geçtiğimiz bir aylık süre Ortadoğu’nun farklı bir coğrafya olduğunu derinden hissettirmiş olmalı! Burada insanlar acıya dirençli oldukları gibi düşmanın zaaflarını da iyi kollar ve en önemlisi de sabretmeyi ibadet bilirler.
Trump’ın mantığıyla olaylar değerlendirilecek olsa şimdiye kadar defalarca İran tarafının teslim bayrağı çekmiş olması gerekirdi ama böyle olmadı. Hatta ateşkes görüşmelerinin yapıldığını ve başarılı biçimde yürütüldüğünü ilan etmek yine Trump’a düştü. Gerek piyasaların yükselen ateşini söndürmek gerekse moral üstünlük elde etmek adına Trump defalarca zafer ilan etti. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı savaşta kendisine karşıt konum alan gemilere kapatması üzerine petrol arzının zayıflaması ve küresel boyutta ekonomik bir krizin gelişeceği beklentisi Amerikan yönetimini paniğe sevk etti. Bu kaygıyla bir yandan müzakerelerin çok verimli geçtiği ve benzeri mesajlar verirken, diğer yandan savaşı çok iyi sürdürdüklerini, hedeflerinin hepsine ulaştıklarını, karşı tarafı tarumar ettiklerini hiçbir inandırıcılık vasfı taşımaksızın tekrarlayıp durdu.
İran Kolay Lokma Olmadığını İspatladı!
İran çok ağır darbeler aldı, bu çok açık bir gerçek. Lideri başta olmak üzere çok önemli isimlerini, yönetici kadrolarını üstelik çok tahkir edici bir şekilde, büyük bir zafiyet görüntüsü sergileyerek kaybetti. ABD ve İsrail’in gelişmiş savaş teknolojisi ve devasa silahları karşısında pek çok varlığını, tesisini, kabiliyetini yitirdi. Bu yönüyle bakıldığında Haçlı-Siyonist ittifakının büyük ve kolay bir zafer kazanmış olduğunun düşünülmesi anlaşılabilir bir şeydi. Ne var ki direnç göstermesi, kaybettiği kadrolarının yerini yenileriyle doldurup savaşı aynı kararlılıkla sürdürmesi işgalci güçler açısından sürpriz oldu. İran halkının da bu süreçte bedel ödeme pahasına sistemin yanında durup sömürgecilerin arzuları hilafına tavır takınması işgalci projeyi başarısızlığa mahkûm etti.
Gelinen noktada çok ağır darbeler almış olmasına rağmen İran savaşta psikolojik üstünlüğü ele geçirmiş durumda. ABD karşısında diz çökmemiş, bölgedeki Amerikan üslerini güçlü bir şekilde hedef alabilen, son derece maliyetli ve katmanlı hava savunma sistemlerine rağmen İsrail’i füzeleriyle etkili bir şekilde vurabilen, Hürmüz Boğazı’ndan geçişleri adeta kendisi için koza, uluslararası bir karta dönüştürmüş bir İran var.
Körfez’in ABD’ye Bağımlılığı: Düşük Getiri, Yüksek Maliyet
Bu süreçte Körfez ülkelerini hedef alan saldırıları dolayısıyla İran tüm bölge ülkeleri tarafından eleştirilerin ve ithamların adresi olmakta. İran bölgede konuşlanmış Amerikan gemileriyle birlikte adeta bir savaş gemisi gibi hareket eden ülkeleri de hedef alıyor. Başta Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn olmak üzere Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt gibi topraklarında Amerikan üsleri bulunan Körfez ülkelerine ve Ürdün’e füzeler ve dronlar yolluyor. Sadece üslerle de sınırlı kalmayarak Körfez’de hayatı durduracak şekilde havalimanlarından enerji tesislerine kadar pek çok stratejik noktayı bombalıyor.
Körfez ülkeleri ne topraklarında konuşlu üslerin ne de hava sahalarının Amerikan saldırılarında kullanıldığı iddiasıyla İran’ın kendilerini hedef almasının haksız ve düşmanca eylemler olduğunu ileri sürüyorlar. Mamafih bu noktada İran’ın başka çaresinin olmadığı açık. Doğrudan Amerikan topraklarına hedef alan eylemlerde bulunamayacağına göre elinin uzanabildiği yerleri hedef alması anlaşılabilir bir şey. Kaldı ki Amerikan üslerinin İran’a yönelik saldırılarda Körfez yönetimlerince kullandırılmadığı savunusu da inandırıcı gelmiyor. Hiçbir kural, ilke tanımaksızın vahşi saldırılar gerçekleştiren ABD’nin İran’ın hemen dibindeki üsleri sırf Körfez’deki dostlarını sıkıntıya sokmamak için kullanmaktan imtina edeceğini düşünmek fazla iyimserlik olur. Ayrıca böyle bir durumda Körfez ülkelerinin ABD’ye ‘hayır’ diyebilecek bir iradeye sahip bulunmadığı da bilinen bir gerçek.
Siyasi açıdan Körfez ülkelerinde askerî olmayan hedeflerin İran tarafından vurulmasının İran aleyhine bir hava estirdiği ve hatta Körfez ülkeleri arasında ABD’nin yanında savaşa girip girmeme yönünde tartışmaları beslediği görülüyor. Şüphesiz böyle bir senaryonun hem Müslüman halkların kardeşliği önünde on yıllar boyu devam edecek büyük bir tehlike oluşturacağı hem de ABD-İsrail saldırganlığını besleyeceği, ayrıca bölgenin ABD ve İsrail’in daha fazla tahakkümüne girmesini beraberinde getireceği açıktır. Bundan elbette kaçınmak lazımdır. İran’ın Körfez’deki doğrudan Amerikan varlığını hedef alması anlaşılabilir olsa da bölgenin altyapısını hedef alan eylemleri sadece düşmanlık üretmeye aday bir yanlıştır. Bu çerçevede Türkiye’ye düşen füzeler konusu da aynı mantıkla ele alınmalı ve son kertede sadece ve sadece İsrail’in işine yarayacak, Siyonist şeflerin ellerini ovuşturarak izleyecekleri manzaralara sebebiyet verilmemelidir.
Körfez ülkelerinin, topraklarını hedef alan İran saldırıları karşısında hiddetlenmeleri aslında içine düştükleri çelişkili hali de yansıtmaktadır. Bu üslerin bu bölgeye yönelik haricî saldırılara karşı bu ülkelerin korunması için tesis edilmiş oldukları iddia edilmektedir. Oysa bu üsler doğrudan hedef olmayı beraberinde getirmiştir. Daha da vahimi Amerikan ordusunun hedef olabilecekleri korkusuyla savaş yaklaşmaktayken bu üslerin bir kısmını boşalttığı, bir kısmında da asker sayısını azalttığı bilinmektedir. Yani koruyuculuk iddiası boşa çıkmıştır.
En ilginci de şudur ki ABD, Siyonistlerin katmanlı bir hava savunma sistemine sahip olmasına rağmen bunu yeterli görmeyerek 2025 Haziran Savaşından sonra elindeki en güçlü hava savunma sistemini getirip İsrail’e kurmuştur. Peki, Siyonist müttefikini her türlü hava saldırısından azade kılmak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan ABD Körfez’e gelince neden çaresizlik görüntüsü sergilemektedir? Çünkü bu ülkeler gerçek manada müttefik falan olmayıp sadece ABD’nin para kaynağıdırlar ve ciddi riskler söz konusu olduğunda da İsrail ile karşılaştırılamayacak kadar sıradan ve değersizdirler.
Temenni ederiz ki bu kanlı, kaotik ve yıpratıcı süreç sona erdiğinde Körfez halkları kendilerini bu zorlu, sıkıntılı, zelil konuma düşüren yöneticilerinden tüm bu olan bitenin hesabını sorar, mevcut yönetimler de en azından uzun vadeli çıkarları için yaptıkları yanlış hesabı tekrar gözden geçirirler!
Yıpratma Savaşı Ya da Dayanıklılık Testi
Savaşın seyri itibariyle şu an söylenebilecekler sınırlı. İran’da rejimin devrilmesi hedefinin bir kenara konulduğu ve gidişatın bir yıpratma savaşına döndüğü ortada. Ne var ki sürecin İran kadar, hatta belki ondan da fazla saldırganların yıpranmasına dönüşme yolunda olduğu görülmekte. İran halkı, diğer Ortadoğu halkları gibi büyük acılar, zorluklar, yoksunluklar ve katliamlarla baş edebilme kapasitesine sahip ama Amerikalıların artan hayat pahalılığına ne kadar sabredecekleri, Siyonistlerin ölüm korkusuyla sığınaklarda yaşamaya ne kadar dayanabilecekleri ise belli değil.
En önemlisi de şu ki Trump savaşın başında koyduğu hedeflere ulaşamadığında ne olacak, kim kazanmış sayılacak? Narsist kişilik bozukluğunun kelimenin tam manasıyla cisimleştiği bir tip olarak Trump çıtayı o kadar yükseğe koydu ki gelişmeler Allah’ın izniyle buna erişmesinin asla mümkün olmadığını gösteriyor. İran ordusunu yok edecek, ortada lider bırakmayacak, muhalifleri ayaklandıracak ve İran’a kendisi hükmedecekti, değil mi? Şimdi ABD, suç ortağı İsrail ile birlikte, bu hedeflerin hiçbirine ulaşamayan bir süper güç olarak düşman cephede ne kadar ağır hasara yol açmış olursa olsun savaşı kazanmış olabilir mi? Hayır! Dolayısıyla Trump-Netanyahu ikilisi İran’a ne kadar zarar verirlerse versinler, sonuç itibariyle kazanamayacakları bir savaşı sürdürme pozisyonundadırlar. İran’a ise savaşı kazanmak için sadece ayakta kalması, yıkılmaması yeterli olacaktır.
İran Endişesi Haklı ve Anlaşılabilir Olsa da…
İran’ın bu savaştan güçlü çıkması, en azından önümüzdeki günlerde savaşı sonlandırmaya yönelik bir masa kurulacaksa müzakere ve anlaşma süreçlerini güçlü bir imajla tamamlaması yeni bir tahakküm fırsatına dönüşebilir mi ve bu, bölge için bir tehdit teşkil edebilir mi?
İran’ın yakın tarihte izlediği mezhebî bağlılık üzerine oturmuş yayılmacı tutum bu tarz endişe ve soruları haklı çıkarmaktadır. Hiç kuşkusuz yaşanan acılar çok taze olup İran’ın Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de yapıp ettikleri göz önünde bulundurulduğunda kaygı duymak doğaldır. Öte yandan İran’ın ve uzantılarının da yaşattıklarından ve yaşadıklarından dersler çıkarmış olduklarını düşünüyor; en azından ümmet içinde düştükleri olumsuz halden, yalnızlıktan çıkmak için olumlu ve hayırlı adımlar atmak zorunda olduklarını az çok idrak edeceklerini ve geçmişte yaptıkları yanlışları tekrar etmeyeceklerini umuyoruz.
Yüz Yüze Olduğumuz Boğucu Kuşatmanın Farkına Varmak
Bununla birlikte şu an itibariyle İslam coğrafyasının bütününde karşı karşıya olduğumuz emperyalist-Siyonist yayılmacılık tehdidi göz önünde bulundurulduğunda açık ve yakın tehlike hususunda tereddüt yaşamamak gerektiği görülmelidir. İki yılı aşkın bir süre boyunca Gazze özelinde karşılaştığımız ve Gazze ile sınırlı kalmayıp tüm İslam ümmetini hedef alan saldırganlık, zorbalık ve kuşatma odaklanmamız gereken tehdidin, tehlikenin kaynağını bize net biçimde göstermiş olmalıdır. İşgalci, kâfir güçlerin saldırganlıkları yanında çaresizliğimizi, acziyetimizi en üst perdeden bize hissettiren bu olgu karşısında mızrağın sivri ucunu nereye yöneltmemiz gerektiği hususunda daha fazla kafa karışıklığı yaşamak kabul edilebilir bir şey olamaz.
Duamız ve temennimiz Rabbu’l-Âlemin’in ümmet olarak yaşadığımız bu acılardan gerekli dersleri çıkarıp yola öyle devam etmeyi hepimize nasip etmesidir. Gücümüzü, imkânlarımızı, kabiliyetlerimizi birbirimizi zayıflatacak mecralara değil, İslam ümmetini köleleştirmeyi hedefleyen işgalci zalimlere karşı sevk etmeyi becermek zorundayız.

