Efsanevi boksör ve küresel ikon Muhammed Ali 3 Haziran 2016’da hayata veda etti. Dünyanın en tanınmış yüzlerinden biriydi. Ring içinde ve dışındaki olağanüstü başarılarıyla tanınan Ali’nin bir adalet savaşçısı olarak mirası ilham vermeye devam ediyor. Vietnam Savaşı sırasındaki ilkeli duruşu ve sivil hakları savunması, bugün İsrail’in Gazze’deki soykırımına karşı öğrencilerin öncülüğünde düzenlenen küresel protestolarla derin paralellikler taşıyor.
Cassius Marcellus Clay Jr. 17 Ocak 1942’de Louisville, Kentucky’de doğdu ve Ali’ye dönüşen çocuk, özellikle ırkçılığın yaşandığı ABD’de ayrımcılık deneyimlerinden büyük ölçüde etkilendi. Clay’in bokstaki amatör kariyeri muhteşemdi. Altı Kentucky Altın Eldiven şampiyonluğu ve iki ulusal Altın Eldiven şampiyonluğu ardından Roma’da olimpiyat altın madalyası kazandı.
Olimpiyat şampiyonluğuna rağmen ABD’ye döndüğünde “beyazlara özel” bir restoranda kendisine hizmet verilmedi. Bu durumu “The Greatest” adlı otobiyografisinde şöyle anlattı: “Nehre, Ohio Nehri’ne gittim ve altın madalyamı içine attım.” Bunun önemini göstermek için şunu söylemek lazım: Clay, bu madalyayı öncesinde hiç çıkarmadığını, yatarken bile boynunda tuttuğundan bahsetmişti.
Clay, olimpiyatlardan kısa bir süre sonra profesyonel oldu ve 1964’te çok korkulan Sonny Liston’a Dünya Ağır Sıklet Şampiyonluğu için meydan okumaya hazırdı. Güçsüz olmasına rağmen, hızı ve çevikliği ile Liston’ı alt etti. Dövüşten sonra Clay, meşhur olduğu şekliyle “Ben en büyüğüm!” dedi ve dünyayı sarstığını söyledi. O sırada sadece 22 yaşındaydı ve bu onu, unvanını hüküm süren bir ağır sıklet şampiyonundan alan en genç boksör yapıyordu.
Şampiyon, önde gelen İslam Milleti (Nation of Islam) üyelerinden Malcolm X’in danışmanlığında İslam’ı kabul edip bu yapıya katıldıktan sonra doğum adı olan Cassius Clay’den vazgeçerek Muhammed Ali adını aldı. Malcolm ya da daha sonra bilinen adıyla Malik eş-Şabaz, sonunda Sünni İslam’ı benimseyerek eski grubuyla ters düştü. Ali, Malcolm’a sırtını döndü; bu karar hayatının ilerleyen dönemlerinde büyük pişmanlık duyacağı bir karardı, zira kendisi de onunla aynı yolu izledi. Ali’nin bu kararı hem ruhani hem de siyasi bir açıklamaydı, çünkü Afro-Amerikan haklarının sesli bir savunucusu ve ırksal adaletsizliğin ve ABD emperyalizminin bir eleştirmeni oldu. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, sivil haklar konusundaki taviz vermeyen duruşu ve sivri kişiliği onu kutuplaştırıcı bir figür haline getirdi, ancak aynı zamanda ona yurtiçinde ve dünyanın dört bir yanında milyonlarca kişinin hayranlığını kazandırdı.
Ali’nin şampiyonluk dönemi, Joe Frazier ve George Foreman ile yaptığı maçlar da dâhil olmak üzere efsanevi dövüşlerle geçti. Frazier’a karşı 1971’de yaptığı “Yüzyılın Dövüşü” ve Foreman’a karşı 1974’te yaptığı “Ormanda Gümbürtü” boks tarihinin en büyük iki maçı olarak kabul edilmektedir. Ali ve Frazier arasındaki üçüncü ve son dövüş olan 1975’teki “Manila’daki Gerilim”, spordaki en acımasız ve sert hesaplaşmalardan biri olarak hatırlanmaktadır.
Ali’nin kariyeri 1967’de Vietnam Savaşı sırasında ABD ordusuna katılmayı reddetmesiyle dramatik bir dönüş yaptı. Bu duruşu tutuklanmasına, boks unvanlarının elinden alınmasına ve üç yılı aşkın bir süre spordan menedilmesine yol açarak en iyi döneminde dövüşme fırsatını elinden aldı. Savaşa karşı ilkeli duruşu, büyüyen savaş karşıtı harekette yankı buldu ve bir adalet savaşçısı olarak mirasını daha da sağlamlaştırdı. Bokstan sürgün edildiği süre boyunca Ali, Vietnam Savaşı ve ırkçılık aleyhinde konuşmaya devam etti. Mahkûmiyeti 1971 yılında Yüksek Mahkeme tarafından bozuldu ve ringlere geri dönmesine izin verildi. Önce 1974’te Foreman’a ve 1978’de Leon Spinks’e karşı olmak üzere iki kez daha ağır sıklet unvanını geri kazanmasına rağmen, hareketsiz geçen yıllar fiziksel yeteneklerine zarar vermişti. Ancak, yüksek boks zekasını korudu ve beynin kas gücünü nasıl yenebileceğini gösterdi.
Ali 1981’de bokstan emekli oldu ve arkasında tüm zamanların en büyük sporcularından biri olarak bir miras bıraktı. Bununla birlikte, etkisi ringlerin çok ötesine uzandı. Emekliliğinde Ali kendini insani yardım çalışmalarına adadı ve şöhretini barış ve sosyal adaleti teşvik etmek için kullandı. Kapsamlı seyahatler yaptı ve hayır işlerini destekledi. Orta Doğu’daki çabaları Filistinlilerin haklarını savunmaya kadar uzandı ve ABD’nin bölgedeki politikalarını yüksek sesle eleştirdi. Beyrut’a yaptığı bir ziyaret sırasında Ali şunları söylemiştir: “ABD Siyonizm ve emperyalizmin kalesidir.” Bir Filistin mülteci kampını ziyaret ederken şunları söyledi: “Filistinlilerin vatanlarını kurtarmak ve Siyonist işgalcileri kovmak için verdikleri mücadeleyi desteklediğimi ilan ediyorum.”
Ali, 1984’te teşhis edilen Parkinson hastalığı nedeniyle sağlık durumunun kötüleşmesine rağmen aktif olmaya devam etti. Birçok kişiyi gözyaşlarına boğan 1996 Atlanta Oyunları’nda olimpiyat ateşini yaktı.
Muhammed Ali 3 Haziran 2016’da 74 yaşında hayata veda etti. Ölümü dünyanın dört bir yanından gelen keder ve övgü dolu sözlerle karşılandı. Ali’nin şampiyon bir boksör, bir sivil haklar aktivisti ve bir insani yardımsever olarak mirası yeni nesillere ilham vermeye devam ediyor.
Gazze için devam eden öğrenci protestoları Ali’nin aktivizmini ve adaletsizliğe karşı sağlam duruşunu yansıtıyor. ABD’li Müslüman İmam Ömer Süleyman geçen yılın sonlarında yaptığı bir konuşmada şöyle demişti: “Vietnam’dan Gazze’ye, savaş makinesine karşı konuşmak asla kolay değildir. Ancak büyük olmak, hakikat için büyük fedakârlıklar yapmak demektir. Muhammed Ali bu anı asla kaçırmadı ve bu yüzden Filistin için de savaştı. Sesinizi insanlık için kullanın.”
Her ne kadar bugün çok daha fazla ünlü ve tanınmış kişi İsrail tarafından işlenen soykırıma karşı ses yükseltiyorsa da Ali bu tür konularda zamanının ötesindeydi ve büyük kişisel bedeller ödemek pahasına da olsa inançlarını dile getiriyordu. Günümüzde bu tür bir cesaret ve dürüstlüğe nadiren rastlansa da Ali’nin mirası başkalarına inandıkları şeyler için korkusuzca ayağa kalkmaları konusunda ilham vermeye devam ediyor.
Middle East Monitor / 3 Haziran 2024 / Çeviren: Gökhan Ergöçün

