Gazze’de 8. ayını geride bırakan Siyonist işgal ve soykırım vahşice, barbarca devam ediyor. Vahşet tablolarına her gün yenileri ekleniyor. Refah bölgesine yönelik aylardır dile getirilen kaygılar, itirazlar, işgal kuvvetlerinin girmesi durumunda insani felaketin daha da derinleşeceğine dair uyarılar Siyonist çete nezdinde hiçbir anlam ifade etmedi ve işgalciler soykırımı bir milyondan fazla insanın çaresizce sığındığı Refah’a da taşıdı.
Buna karşın tüm dünyayla birlikte bizler de “Refah’a İsrail ordusu girecek mi? Daha büyük katliamlarla karşılaşacak mıyız?” vb. endişelerin zirveye çıktığı bir anda direnişin Siyonistlere ağır darbeler indirdiğine şahit oluyoruz. Sadece Refah’ta ya da Orta Gazze’de değil; güya tümüyle denetim altına aldıklarını iddia ettikleri ve ta ocak ayında operasyonlarını tamamladıklarını iddia ettikleri kuzey bölgesinde de Kassam savaşçıları işgalcileri avlıyor. Siyonistler “Bir tek Refah kaldı, orada da operasyonumuzu tamamlarsak Hamas’ın belini kırmış olacağız!” diye propaganda yapadursunlar, Hamas Gazze’nin her yanında işgalcileri cezalandırıyor. Allah Teâlâ attıklarını isabetli kılsın, işgalcileri hezimete uğratsın!
Bu manzara bedeli ne kadar ağır olursa olsun sabretmeyi bilenlere Rabbu’l-Âlemin’in vaadidir. Rabbu’l-Âlemin iman edenleri korkuyla, açlıkla, mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltmekle imtihan eder ve sabredenler bu imtihanı kazanırlar. Ve şüphesiz biz Allah içiniz ve yine O’na döneceğiz.
Siyonist İşgalcilerin Barbarlığı ve Acizliği
Manzaraya baktığımızda direniş cephesinde dinamizm, işgalciler cephesinde ise ayrışma, çekişme görüyoruz. Zaten birbirlerine güvenmeyen İsrail toplumu içinde çelişkiler artıyor, rahatsızlıklar daha fazla gün yüzüne çıkıyor. Başarısızlık görüntüsü moral çöküntüyü beraberinde getiriyor. Aynen Rabbimizin Haşr suresinde bildirdiği gibi: “Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar-siperler arkasında olmadan sizinle toplu halde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri paramparçadır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.” (Haşr, 59/14)
Tam manasıyla bir açmazdalar! Hamas’a diz çöktüremediler. Esirlere 8 aydır ulaşamadılar, şimdi “Refah’ta olduklarını biliyoruz!” diyerek süreci uzatmaya ve böylece iç hesaplaşmayı geciktirmeye çalışıyorlar. Siyonist çetenin Refah’ı ısrarla hedef tahtasına koymasının savaş bağlamında kendilerine hiçbir getirisi yok. Zaten somut bir hedef ya da plan da ortaya koymuyor, koyamıyorlar. Yaptıkları sadece yakmak, yıkmak, katletmek. Böylece 8 aydır yürüttükleri imha siyasetinin sonuçlarıyla yüzleşmeyi ertelemiş, öteye itmiş oluyorlar.
İşgalcilere Bu Coğrafyada Bir Gelecek Yok!
Siyonist çete işlediği cürümlerle yayılmacı, yıkıcı bir tümör olduğunu ve kesilip atılmadıkça bu coğrafyada elan yaşayanların ve bundan sonra yaşayacak nesillerin asla huzur bulamayacaklarını haykırıyor adeta.
Şu şahit olduklarımız bir nebze vicdanı olana, bir parça aklı olana Siyonist varlığın bu coğrafyada yerinin olmadığını, onun normalleşemeyeceğini, onunla sıradan bir aktör gibi ilişki kurmanın vahim, ölümcül bir yanlış olduğunu göstermiş olmalıdır. Mesele sadece güç meselesi değildir; yeterlilik-yetersizlik tartışmasının ötesinde, meşruiyet sorunudur; insani, vicdani tavır konusudur. Hassaten de müminler bu tavrı akidevi ve ahlaki bir mesuliyet bilinciyle taşımak zorundadırlar.
Siyonistlerin askerî ve mali açıdan donanımlı olmaları; küresel egemenlerin desteğini arkalarına sonuna kadar almış olmaları onları haklı yapmadığı gibi güçlü de yapmıyor elhamdulillah. Ne kadar etkili silahları olsa da katliam kapasiteleri ne kadar büyük olsa da onlar güçlü değiller; bilakis haksız olanın zayıflığı anlamında çaresizler.
Aylardır Gazze’de taş üstünde taş bırakmadılar. Milyonlarca insanın yaşadığı bir beldeyi cehenneme çevirdiler. Bir halka topyekûn işkence ve katliam dehşetini yaşattılar. Ama hiçbir hedeflerine ulaşamadılar. Dönüp kendilerinden bir şey bekleyenlere sunabilecekleri bir zafer, bir başarı tablosu yok ortada. Direniş dimdik ayakta, savaşıyor. Kendileri ise paramparça, sürekli birbirlerini suçluyor, hayal kırıklığı yaşıyorlar. Dostları arasında dahi tepkiler yükselmekte, bıkkınlık had safhada.
İşgal Cephesinde Derinleşen Çatlağı Örtme Çabaları
Amerikan yönetiminin ve AB’nin durumdan rahatsız oldukları ortada ama bu meyanda dile getirdikleri itirazların, eleştirilerin ciddiyetten uzak olduğu, göstermelik bir mahiyet arz ettiği ve de Siyonist çeteyi durdurmaya yetmediği de görülüyor. Siyonist çete bu itirazları neden ciddiye alsın ki? Samimiyetten uzak beyanların somut bir tavra dönüşme ihtimali olmadığı, bu yüzden de bir geçerliliğinin olmadığı ortada değil mi? ABD ve Batı üniversitelerine yansıyan manzara bu durumu ortaya koymuyor mu?
Filistin’le dayanışma eylemlerine nasıl da saldırıyorlar! Her türlü marjinalliğe, sapkınlığa, aşırılığa gayet toleranslılar ama Siyonizm’in lanetlenmesine asla tahammülleri yok! Önce fikrî manada soykırım ortaklığına karşı çıkan gençleri mahkûm ediyorlar. Ardından da adalet talebinde bulunanlara fiilen saldırıp Siyonist işgale karşı çıkmayı Yahudi düşmanlığıyla etiketliyorlar.
Öyle ki içlerinde Yahudi öğrenci örgütlerinin dahi bulunduğu toplulukları anti-semitik olmakla suçlayabiliyorlar. Üstelik bunu bir yandan vahşice soykırımın devam ettiği bir ortamda yapıyorlar. Aynen Filistin toprakları, halkı, varlığı topyekûn imha edilirken, İsrail’in var olma hakkından söz etme ikiyüzlülüğü, edepsizliği gibi!
Vicdan İntifadası Sömürgeci Batı’yı Sarsıyor!
Gazze hadisesi tüm dünyada adeta bir vicdan intifadasına yol açtı. Amerikan üniversitelerinde başlayıp geniş bir alana yayılan kampüs eylemleri çok çarpıcı bir gerçeğe işaret ediyor. Siyonist işgali ve zulmü tüm vahşiliğine, çirkinliğine rağmen adeta kayıtsız şartsız destekleyen Batı dünyasının aklını, vicdanını, geleceğini temsil eden üniversiteler ayağa kalkıyor ve bu suç ortaklığına isyan ediyor.
İçlerinde Müslüman kökenli öğrenciler de var elbette ama büyük çoğunluğu itibariyle İslam’a ve Müslümanlara karşı önyargılarla yetiştirilmiş Batılı gençler Filistin halkının yanında, mazlumların safında yer alıyor ve emperyalist bir dayatmaya dönüşen terör şablonunu tüm muhtevasıyla birlikte reddediyor. Bu çok önemli bir gelişmedir, insanlık adına büyük bir kazanımdır.
Bu gençler daha iyi bir gelecek, daha müreffeh bir hayat beklentisiyle zorlu aşamalardan geçip geldikleri bu üniversitelerde belki de geleceklerini tehlikeye sokma pahasına vicdanlarının sesine kulak veriyorlar. Kariyer, statü, para, imkân arayışından ziyade insani değerler için mücadeleyi tercih ediyorlar. Allah Teâlâ hidayet versin, onları vahiy nimetiyle buluştursun. Bu manzara bizi insanlık adına umutlu olmaya sevk ediyor. Tüm medyatik propagandalara, politik dayatmalara, nefsani arzu ve özlemlere rağmen genç insanların güç ve konfor yerine adaleti öncelemeleri, bunun için bedel ödemeyi de göze almaları büyük bir erdemdir.
Maruz Kaldığımız Yerli İşgal Gerçeği
Bu manzara bizi aynı zamanda düşündürtmelidir de. Neden Amerika’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın, İtalya’nın prestijli üniversitelerinde genç insanlar geleceklerini riske sokarak adalet talebini yükseltirken yaşadığımız ülkede pek çok kişi muhacirler üzerinden insanlık dışı tutumlara yönelebiliyor? Bu insanlar neden cahilî asabiye duygularının kışkırtmasıyla veya basit menfaat hesaplarıyla mazlum ve mağdur insanlara karşı nefret ve düşmanlık kampanyalarına girişebiliyorlar?
Ne yazık ki bu topluma musallat olmuş bir Kemalizm afeti söz konusudur. Ve bu afet bu ülke insanını yediden yetmişe, dindarından laikine türlü şekillerde etkilemekte, kirletmektedir.
Bu hal aynı zamanda ırkçılığın ahlaksızlığını, vicdansızlığını net biçimde ortaya koymaktadır. Maalesef kendisini dindar sayan insanların bile zaman zaman bu çukura düştüklerini, bu batakta debelendiklerini görebiliyoruz. Oysa iman cahiliye asabiyesini tümüyle terk etmeyi gerektirir.
Müslümanlara Ayrı Hukuk
Gazze hadisesi küresel egemen sistemin, zalimlerin, kâfirlerin Müslümanlar için tümüyle farklı ölçüler, ayrı bir standart geliştirdiğini; Müslümanları hiçbir şekilde hak-hukuk sahibi görmediklerini bir kere daha olanca netliğiyle ortaya koydu. Tabiî ki bu vahşiliği, ilkesizliği, hukuksuzluğu biz yeni görmüyoruz; zaten hep yaşamış, şahitlik etmiştik. Bu tablo her gün biraz daha netleşiyor.
İşte üniversitelerde hiçbir saldırı unsuru içermediği halde Filistin yanlısı öğrenci protestolarına nasıl saldırdıklarını görüyoruz. Kur’an-ı Kerim’e yönelik her türlü alçakça saldırıya, Resulullah’ın karikatürlerle tahkir edilmesine karşı ne kadar da hoşgörülüydüler oysa. Nitekim Fransa’da 20 yılı aşan başörtüsü tartışmasında da aynı zalimane tutumu görmüyor muyuz?
İfsadın yaygınlaşması-yaygınlaştırılması için hiçbir sınır tanımayanlar İslam’ın emri olan hicaba karşı alçakça bir savaş yürüttüler, yürütüyorlar. Bunu da laiklik, dinî baskının önlenmesi vb. gerekçelerle savunuyorlar. Bir kere daha aynı vicdansızlık karşımıza çıkıyor. Onlar da Müslüman öğrencilerin inançları gereği örtündüklerini ve başka türlü davrandıklarında mutsuz, huzursuz olacaklarını, kendilerini ağır bir baskı altında hissedeceklerini biliyorlar. Ama buna rağmen asla esneklik göstermiyor ve muhayyel bir tehlike adına fiilî şiddet uyguluyorlar.
Zorbalığı Misyon Edinenler
Bu tür uygulamaları yapanlar tek tek insan olarak kendilerini dürüst, ahlaklı, iyi insan olarak görebilirler. Belki de kendilerince Müslümanlara yardım ettiklerini, onları artık çağdışı kalmış inançlarını terk etmeye zorlayarak iyilik yaptıklarını düşünüyorlardır. Sömürgeciliği meşrulaştırmaya matuf uygarlaştırma misyonerliği anlayışıyla kendilerini bizi karanlıktan aydınlığa çıkarmakla memur, aydınlanma elçileri olarak görüyor olabilirler.
Yaşadığımız ülkede de bu zihniyet sahipleri ile sıkça karşılaşmaktayız. Sokak köpekleri için ortalığı ayağa kaldırırlar ama Müslümanların acısını önemsemezler. Bunca vahşete şahitlik etmelerine rağmen hâlâ hiç utanmadan İsrail’e sempati duymayı, Hamas’a ise düşmanca bakmayı sürdürüyorlar. Adeta fırsatını bulup kinlerini kusmak için tetikte bekliyorlar.
Tüm dünyada vicdan sahibi herkes sokaklarda, meydanlarda adalet için haykırırken, burada Filistin eylemi dolayısıyla trafikte 10 dakika gecikme yaşasalar bunu büyük bir soruna dönüştürmeye, kızgınlıklarını Filistin dayanışmasına fatura etmeye utanmazlar. Biz bu süreçte Starbuckslara bilhassa gidip fotoğraf paylaşanlara da ‘Araplar’ diye başladıkları cümlelerle kinlerini kusanlara da çokça şahit olmadık mı?
Gazze hadisesi ilme’l-yakin farkında olduğumuz bazı gerçekleri ayne’l-yakin olarak da idrak etmemizi kolaylaştırmıştır inşallah. Zalimlerin ve zalimleşenlerin insanlık ve ahlaktan söz etmelerinin aldatıcılığını göstermiş, saflarımızı netleştirmemize katkı sağlamıştır.
Gazze Aynasında Dünyanın Manası ve İmtihan Hakikati
En önemlisi şudur ki Gazze hadisesi bir bütün olarak dünyanın değerini, hayatın anlamını ve nasıl yaşanması gerektiğini bize bir kere daha hatırlatmıştır. Çok ağır bedeller ödendiği gayet açıktır. Gazze halkının yaşadığı acıların tarifi imkansızdır. Ama Rabbu’l-Âlemin’e hamd olsun ki ne imani ne siyasi bir zaafa düşülmüştür. Önemli olan da budur. Yoksa dünya kendi başına bir hedef değildir. Dünya ancak sonsuz ahret yurduna hayırlı bir kapı aralayabiliyorsa değerlidir, anlamlıdır. Bizi cennete götürmeyen dünya değersizdir, anlamsızdır.
Resulullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Gazaya katılmayan ya da bir gaziyi teçhiz etmeyen veya gazinin geride bıraktıklarına güzelce bakmayı üstlenmeyeni Allah büyük bir belaya uğratır.” (Ebu Davud; İbni Mace; Darimi)
Abdullah ibni Mektum’u hatırlayalım. Hz. Hatice’nin dayısının oğlu olan bu a’ma sahabi Nisa suresi 95. ayetinin hükmüyle özürlü olanların savaşa gitmekten muaf olmalarına rağmen geri durmamış, mazerete sığınmamış ve pek çok savaşa katılmıştır. Ömer (r) zamanında yaşanan Kadisiye savaşında sancağın kendisine verilmesini istemiş ve bu şekilde şehit olmuştur. Allah Teâlâ ondan ve tüm ashab-ı Resul’den razı olsun. Bizlere de bu sorumluluk bilinciyle hayatımızı güzelleştirmeyi nasip buyursun!
Vahşeti Seyretmiyorlar, Doğrudan İcra Ediyorlar!
Gazze hadisesinden sonra bazı sözleri, şikâyetleri sıkça duyuyor ya da tekrarlıyoruz. Pek çok kimse “Dünya vahşeti seyrediyor, kimse bir şey yapmıyor!” vb. yakınmalar serdediyor. Bu doğru sayılmaz. Hayır, herkes seyretmiyor. Bazıları doğrudan bu vahşete ortak oluyor; işgalci, katliamcı Siyonistlere çeşitli şekillerde destek sunuyorlar. Dolayısıyla bunlardan müdahale edip mazlumlara destek olmalarını beklemek pek mantıklı bir tutum olmasa gerek.
Öte yandan bizler de elimizden geleni yapıyoruz. Zulmü lanetliyoruz, direnişi sahipleniyoruz. Açık biçimde mazlumlarla, müminlerle, mücahidlerle aynı safta duruyoruz. Daha iyisini, daha fazlasını yapabilir miyiz, elbette yapabiliriz. Birbirimizi bu yönde teşvik etmeli, daha fazla gayret içerisinde olmalı ama yapıp ettiklerimizi de değersizleştirmekten kaçınmalıyız.
Zaafları Gidermeye ve Gayretlerimizi Artırmaya Yönelmeliyiz!
Eğer kendimizde ve yakın çevremizde bir gevşeklik, bir zayıflık görüyorsak onun üzerine gidelim, zaafımızı aşmaya çalışalım. Yakınlarımıza bu günlerin bir şekilde geçeceğini ama din gününün mutlaka geleceğini ve her birimizin yaptıklarımızdan ve yapmadıklarımızdan mutlaka hesaba çekileceğimizi hatırlatalım. Şüphesiz her zaman daha iyisini yapma imkânı vardır. Sâlih amellerimizi artırma şiarımız olmalıdır.
En önemlisi de şu ki her türlü zorluktan, sıkıntıdan, bulanıklık ve karmaşadan, kaostan Rabbimize iltica etmeli, O’na sığınmalıyız. Nebi’nin ağzından Zariyat suresi 50-51. ayetlerinde belirtildiği üzere yaşadığımız kuşatıcı, boğucu atmosferden çıkış kapısı budur:
“Öyleyse, Allah'a kaçın (fe firru ilallah). Gerçekten ben sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum. Allah ile beraber başka bir ilah kılmayın. Gerçekten sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum.” (Zariyat, 51/50-51)
Evet, Gazze hadisesi karşısında zalimlerin sürdürdükleri vahşeti durdurmaya güç yetiremeyişimizden ötürü canımız sıkın, yüreğimiz yanık. Mamafih bu acziyetimiz sürecin tamamen dışında kaldığımız anlamında yorumlanmamalıdır. Hepimiz elimizden geldiğince bu zulme karşı bir şeyler yapma, bir şekilde kardeşlerimize destek olmak için çalışıyor, çabalıyoruz. Güzel gelişmelere de şahitlik ediyoruz. Bu itibarla sürekli biçimde eksiklere, yapılamayanlara, yanlışlara dikkat çekmek yerine olumlu gelişmeleri, ileri yönde atılmış adımları da görmek ve öne çıkartmak durumundayız. Mücadelenin sahiplenilmesi ve ileri taşınması için bu yaklaşım belirleyicidir.
Bu meyanda Türkiye devletinin Hamas’ı destekleme, sahiplenme çabasını takdirle karşılıyoruz. Yapılanlar yetersiz görülebilir, söylenenler salt söylemden ibaret addedilebilir ama her halükârda bu bir kazanımdır, gelişmedir. Bilhassa da küresel haramilerin mücahidlere karşı düşmanlık düzeyini dikkate aldığımızda bu manada net ve açık sahiplenme söyleminin büyük risk içerdiği ve fedakârlık gerektirdiği ortadadır.
Herkes bir şeyler yapıyor, elbette daha iyisinin yapılmasını isteyelim, bekleyelim ama kimsenin çabasını küçük görmeyelim, değersizleştirmeyelim. İslam dünyasından sürekli şikâyet ediliyor. İyi ama ihanet içinde olanlarla ellerinden gelen çabayı sarf edenler neden aynı çuvala konuluyor? Ayrıca ortadaki açık güç dengesizliğini görmüyor muyuz?
Örneğin Katar’ın el-Cezire kanalının bu süreçte sürdürdüğü çaba küçük görülebilir mi? Bunca saldırıya, engellemeye rağmen 8 aydır dakika dakika Gazze’yi dünyaya taşıdılar. 200’e yakın basın mensubunun katledildiği bir ortamda Gazze’de icra edilmekte olan soykırımı bir an ara vermeksizin dünyanın dikkatine sundular. Kuveyt’te geçtiğimiz ay Gazze ile dayanışma için yapılan bir toplantıda katılan İslami kuruluşların birkaç saat içinde 2 milyar dolar yardım taahhüdünde bulunmaları basit bir şey midir?
Daha Fazla Çaba İçin Daha Ümitvar Bir Ruh Hali
Aynı manada aylardır ara vermeksizin her hafta Gazze ile dayanışma çabasını sürdürüyor oluşumuz da şüphesiz güzel bir etkinlik, bir direniş çabası olarak görülmelidir. Burada sergilenen süreklilik ve söylem düzeyindeki netlik inşallah Türkiyeli Müslümanlar adına yarınlarda iftiharla hatırlanacak bir eylemlilik olarak tarihe kaydedilecektir.
Biz bize düşeni layıkıyla yapmak için çabalarımızı artırmalıyız. Bu süreci hem kendimiz için bir arınma hem de muhataplarımız için bir uyarma, hatırlatma, tebliğ zemini olarak değerlendirmeliyiz. Şüphesiz bu günler bir şekilde geçecek ama bu zorlu, dehşetli süreçlerde neler yaptığımız ya da yapmamız gerekirken neleri kaçırdığımız, yapmadığımız sorusu her birimiz için ağır bir imtihan sorusu olarak önümüze gelecektir. Rabbu’l-Alemin hesabımızı kolaylaştırsın; zorlu hesap gününde bizden mazeret olarak kabul buyuracağı sâlih ameller ifa etmeyi her birimize nasip buyursun!

