Viet Kong ve Kuzey Vietnam Halk Ordusu tarafından Ocak 1968’de sürpriz olarak başlatılan Tet Taarruzu askerî bir başarısızlıktı.
Güney Vietnam’da hiçbir zaman alevlenmeyen bir ayaklanmayı ateşlemek üzere tasarlanmıştı. İlk şokun ardından Güney Vietnam ordusu ve ABD kuvvetleri yeniden toparlandı ve Viet Kong’un en iyi birliklerine ağır kayıplar verdirdi. Ancak bunun Vietnam Savaşı üzerinde önemli bir sonucu oldu.
Hue savaşında kuzeyin komutanı olan General Tran Do şunları söylüyor: “Dürüst olmak gerekirse, güneydeki ayaklanmaları teşvik etmek olan ana hedefimize ulaşamadık. Yine de Amerikalılara ve onların kuklalarına ağır kayıplar verdirdik ve bu bizim için büyük bir başarıydı. Amerika Birleşik Devletleri’nde bir etki yaratmaya gelince, niyetimiz bu değildi ama sonucu güzel oldu.”
Tet Taarruzu, Amerika’nın savaşa verdiği destek açısından bir dönüm noktası oldu. Pentagon, savaşın gidişatına ilişkin iyimser değerlendirmesi nedeniyle benzeri görülmemiş eleştirilere maruz kaldı. Viet Kong 30.000 asker kaybederken, ABD bir sonraki yıl 11.780 kayıp verdi ve kuzeyin askerî direnci kanıtlandı.
Dönemin ABD Başkanı Lyndon B Johnson (LBJ) ile kamuoyu arasında büyük bir güven eksikliği ortaya çıktı. LBJ’nin kendisi de askerî liderliğine olan inancını kaybetti.
1968 yılında Columbia Üniversitesi, üniversitenin savunma sanayi ile olan bağlarının da etkisiyle savaş karşıtı protestoların merkez üslerinden birisi haline geldi. Öğrenciler beş binayı işgal ettiler ve dekan Henry Coleman’ı 36 saat boyunca rehin aldılar. Coleman’ın ofisinde puro içen bir öğrencinin ikonik bir görüntüsü bile bulunmaktadır.
Emniyet güçleri çağırıldı. Yüzlerce öğrenci tutuklandı ve yaralandı. Ardından greve gidildi ve Columbia Üniversitesi Rektörü Grayson Kirk istifa etti. Savaş karşıtı protestolar Şikago’daki Demokratik Ulusal Kongre’nin dışında doruk noktasına ulaştı ve daha sonra Richard Nixon’ın seçilmesinin nedenlerinden birisi olarak görüldü.
Bu arada savaş karşıtı hareket yangın gibi dünya çapında yayıldı. Batı Berlin’de büyük bir gösteri düzenlendi. Vietnam, Mayıs 1968’de Paris’te ve tüm Fransa’da yaşanan işçi ve öğrenci ayaklanması sırasında haftalarca süren sokak çatışmalarının ardındaki kıvılcımlardan biriydi. Bugün bile Paris’in Marais bölgesinde kurşunların izlerini görebilirsiniz.
1968 Mayıs Protesto Hareketi siyasi olarak kısa ömürlü oldu. Paris’teki ayaklanma sadece on hafta sürdü ancak bir noktada Elysee kontrolü kaybetmeye kendini o kadar yakın hissetti ki görevdeki cumhurbaşkanı De Gaulle ülkeden kaçtı.
Fransa Cumhurbaşkanı NATO’nun sıcak kucağına sığındı. Başka nereye gidebilirdi ki? Tabiî ki NATO müttefikleriyle birlikte Almanya’da konuşlanmış olan Fransız ordu karargâhına.
Ertesi gün yarım milyon işçi Paris’te “Adieu de Gaulle” (Elveda de Gaulle) sloganlarıyla yürüdü. De Gaulle bir sonraki seçimleri kazanacak şekilde toparlandı fakat olayların şoku çok derindi. Gelişen olaylar Fransa’da bütün bir nesli değiştirdi.
1968’den Bugüne
1968’de Vietnam savaşına karşı düzenlenen protesto hareketi ile bugün Gazze savaşına karşı düzenlenen küresel protestolar arasında paralellikler çoktur.
Tet Taarruzu gibi, 7 Ekim’de el-Kassam Tugayları tarafından düzenlenen Gazze’deki toplu hapishane kaçışı da saatler içinde kontrolden çıktı. Buna kısmen İsrail ordusunun güney İsrail’deki tugayının beklenmedik bir hızla çökmesi de neden oldu.
Yüzlerce İsrail askerinin öldürüldüğü askerî hedeflere yönelik bir saldırı, Hamas ve sınırı aşan diğer grupların karşılaştıkları kibbutznikler ya da müzik festivali müdavimleri gibi sivillere yönelik bir dizi katliama dönüştü. Bir Körfez ülkesi yetkilisinin ifadesiyle, 7 Ekim’deki saldırı tüm yanlış hesaplamaların anasıydı.
Ancak İsrail’in Gazze’de yedi ay süren yıkım operasyonu, aidiyetlerine bakılmaksızın şeritteki her aileye ve vatandaşa karşı gerçekleştirilen soykırım kampanyası, evlerinin, hastanelerinin, okullarının, üniversitelerinin yıkımı, dünya kamuoyunda bir dönüm noktası oldu.
Tam da seçim öncesinde demokrat bir ABD başkanı tarafından savaşa destek verilmektedir. Şimdi Columbia Üniversitesi bir kez daha isyanın merkezinde yer aldı ve İsrail’in saldırılarını protesto eden bir kamp, ABD’nin dört bir yanında bulunan üniversite kampüslerinde benzer eylem dalgalarına yol açtı.
Columbia, Yale ve Harvard üniversiteleri, üniversitelerinin İsrail ile olan bağları nedeniyle öğrenci isyanlarının hedefinde yer alıyorlar.
Columbia Üniversitesinde öğrenciler, üniversitenin Tel Aviv hükümetiyle 1.2 milyar dolarlık bulut bilişim sözleşmesi bulunan teknoloji devleri Amazon ve Google’a yaptığı yatırımlara son vermesini talep ediyorlar.
Yale’de ise öğrenciler üniversitenin “İsrail’in Filistin’e saldırısına katkıda bulunan tüm silah üreticisi şirketlerden” el çekmesini talep ediyorlar. Yale’in yedi İsrail üniversitesiyle öğrenci değişim programı var. Harvard’ın üç, Columbia’nın ise dört programlı ilişkisi bulunuyor.
1968’de olduğu gibi bugün de bu protestoların birçoğuna kaba güç kullanılarak karşılık verildi. Columbia Üniversitesi Rektörü Nemat Minouche Shafik, New York Şehri Polis Departmanına South Lawn’da 50 çadırdan oluşan kampı dağıtma emri verdi, bu da aralarında ABD Kongre Üyesi Ilhan Omar’ın kızının da bulunduğu 100 Columbia ve Barnard College öğrencisinin tutuklanmasına yol açtı.
Ayrıca öğrencilere okuldan uzaklaştırma cezası verildi ve akademik dönemlerini tamamlayamayacakları söylendi. Yale’de 50 protestocu “ağırlaştırılmış izinsiz giriş” suçlamasıyla tutuklandı. Ohio’da göstericiler dövüldü ve şok tabancasıyla vuruldu. Columbia Üniversitesinde 18 Nisan’da yaşanan ilk çatışmadan bu yana ülke çapında yaklaşık 900 protestocu tutuklandı.
Bunların Hiçbiri Yeni Değil
1970 yılında Ohio Ulusal Muhafızları protestoculara ateş açmış ve Kent State Katliamı olarak bilinen olayda dört öğrenci ölmüş, dokuz öğrenci de yaralanmıştı. Bu durum şimdi olduğu gibi polisin öğrencilere karşı uyguladığı şiddete yönelik protestoların yayılmasına neden oldu.
Yönetimin Princeton’daki kampı kapatmasından saatler sonra, yüzlerce öğrenci “Gazze İçin Halk Üniversitesi” kurmak üzere kitaplarını, dizüstü bilgisayarlarını ve boş tuvallerini getirerek merkezî bir avluyu işgal etti. Öğretim üyeleri de onlara katılarak derslere ve tartışmalara öncülük ettiler.
ABD genelinde 15 üniversiteye polis çağırıldı ve bunun dışında 22 üniversite ve kolejde de protestolar var. ABD’deki protestolar medyanın daha az ilgisini çekmesine rağmen, protestolar İngiliz üniversitelerine de yayıldı.
Cambridge Trinity College’da, Yahudilerin Filistin’de bir anavatana sahip olma hakkını tanıyan bildiriden sorumlu İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Balfour’un portresi, üniversite tarafından kaldırılmadan önce tahrif edildi ve kesildi.
Londra, savaşın başlamasından bu yana 13. ulusal gösteriye sahne oldu. Gazze’deki savaşa karşı düzenlenen protestolar, süreklilikleri ve büyüklükleri bakımından, 2003 yılında Tony Blair’in Irak’ı işgal etme kararına karşı düzenlenen ve türünün en büyüğü olan bir milyonu aşkın gösteriyle eşdeğerdir.
Protesto hareketinin Gazze üzerinde derin bir etkisi var. Çünkü saldırıya maruz kalan Filistin halkı ilk kez kendilerini yalnız hissetmiyor. Filistinli gazeteci ve içerik uzmanı Bisan Owda şunları söyledi: “Devam edin çünkü tek umudumuz sizsiniz. Size söz veriyoruz dimdik yerimizde duracağız. Lütfen onların şiddetinin sizi korkutmasına izin vermeyin. Sizi susturmak ve korkutmaktan başka seçenekleri yok, çünkü siz onlarca yıllık beyin yıkamayı yerle bir ediyorsunuz.”
Hedef Siyonizm
Owda çok haklı. Eğer 1968 protesto hareketinin hedefi Pentagon ya da Gaullist devletin (Charles de Gaulle‘nin düşünce ve eylemine dayanan bir Fransız siyasi duruşu) baskıcı paternalizmi idiyse bugünün hedefi de Siyonizm ve İsrail’in ABD, İngiltere ve Almanya’daki silahşorlarıdır.
İsrail yanlısı lobi, Filistin’i destekledikleri için, politikacıları antisemitik olarak karalamakta ve iftira atmaktadır. Korku ve panik içinde, üniversitelerin öğretim görevlilerinin işlerinden atılmasına neden olanlar da onlardır. Kendilerini demokrat olarak görüyorlar ama elleri faşistlerin çantasının içindedir. Asıl kendilerini hukukun üstünlüğünü, ifade özgürlüğünü ve protesto hakkını görmezden gelerek tehlikeye atıyorlar.
Siyonizm’e karşı isyanın öncülüğünü, her geçen gün sayıları artan ve bu protestolara giden yeni nesil Yahudiler yapıyor.
Columbia’dan bir ve Barnard’dan iki Yahudi öğrenci bunun nedenini şu şekilde açıklıyor: “Filistin’in Özgürlüğü Hareketinde tutuklanmayı seçtik çünkü 4000 yıl önce özgürlük için savaşan Yahudi atalarımızdan ilham aldık. Polis kampımıza girdiğinde kollarımızı kenetledik ve 1960’larda bize daha yakın atalarımızın söylediği gibi Sivil Haklar dönemi şarkılarını söyledik. Bizler, toplumlarımızı dönüştürmek için ırk, sınıf ve dinî çizgilerin ötesinde çalışan ilerici Yahudi aktivizminin mirasına aitiz.”
“Filistin yanlısı 100’den fazla Columbia Üniversitesi öğrencisinin tutuklanması, kampüsümüzde onlarca yıldır yaşanan en kötü şiddet eylemidir. Columbia Üniversitesi New York Şehir Polis Departmanından yüzlerce protestocu öğrenciyi tutuklamasını istediği anda, üniversitemiz siyasi farklılıkların şiddet ve düşmanlıkla karşılandığı bir kültürü normalleştirmiştir... Biz bunu yazarken, yanımızdan geçen İsrailli öğrenciler bize İbranice ‘hayvanlar’ diye sesleniyorlar. Hiçbirimizin bunu anlamayacağını düşünüyorlar. Bu bize İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın Gazze’deki Filistinlilerin ‘insan hayvanlar’ olduğu yönündeki sözlerini anımsatıyor.”
Gazze savaşı Yahudiler arasında benzeri görülmemiş bir tartışmaya neden olurken, Kanadalı gazeteci Naomi Klein gibi önde gelen entelektüeller Siyonizm’in “vaat edilmiş topraklar fikrini alıp militarist bir etnostat için satış senedine dönüştüren sahte bir idol” olduğunu savunuyor.
Klein şöyle yazdı: “Başından beri Filistinli çocukları insan olarak değil, demografik tehdit olarak gören çirkin bir özgürlük ürettiler; tıpkı Çıkış Kitabı’nda geçen firavunun İsraillilerin artan nüfusundan korkması ve bu nedenle oğullarının öldürülmesini emretmesi gibi.”
“Siyonizm bizi bugünkü felaket anına getirdi ve şunu açıkça söylemenin zamanı geldi: Siyonizm bizi buraya getirdi. Bu sahte put, kendi insanlarımızın birçoğunu derin bir ahlaksızlık yoluna sürüklemiş ve şu anda temel emirlerin parçalanmasını haklı çıkarmalarına neden olmuştur: Öldürmeyeceksin. Çalmayacaksın. Göz dikmeyeceksin.”
Filistin Her Yerde
Bu olaylar sonuçsuz kalmayacaktır. Yakın gelecekte, Gazze savaşı karşıtı hareket Filistin ulusal davasını daha önce hiç olmadığı kadar canlandırmıştır. El-Fetih ve FKÖ’nün Lübnan’daki mülteci kamplarında verdiği mücadeleleri anan soluk duvar yazılarının yerini 7 Ekim’deki saldırıyı kutlayan parlak yeni semboller aldı. Hamas’ın Gazze’deki bariyerin üzerinden paraşütle atlayışını tasvir eden ters üçgen şimdi her yerde.
Dünyanın dört bir yanında gerçekleşen her gösteriye, İsrail ve destekçilerinin amaçladığının tam tersi şekilde tepki veren Filistin diasporası öncülük ediyor. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, yaşlıları öldürürse oğullarının ve kızlarının mücadeleyi unutacağını düşündü. Ama bu böyle olmadı.
Tam tersi gerçekleşti. Netanyahu, Filistinlilerin ellerinden alınan topraklarına olan bağlarını yeniden canlandırdı ve bu duyguyu güçlendirdi. Ürdün’deki Hitten Mülteci Kampında yaşayan Filistinlilere evlerinin neresi olduğunu sorduğunuzda ezici çoğunluk Gazze ya da Batı Şeria cevabını veriyor.
Bu destek dalgası, Filistin davasını Arap dünyasından koparmak için yıllardır yapılan planları da benzer şekilde bozdu. Gerçekleşen olaylar da buna yardımcı oldu. Arap Baharı ve onun bastırılması ve ardından gelen iç savaşlar, en az on yıl boyunca ana haber kaynağı olarak Filistin’in yerini aldı.
İsrail’in doğrudan en zengin Körfez ülkelerine ulaşarak Filistin ulusal davasını bypass etme girişimi, Hamas saldırısını düzenlediğinde tam da başarıya ulaşmak üzereydi.
Yedi ay sonra Filistin her yerde. Tüm anketler bunu gösteriyor. Bunun yanında İsrail’in kendisi, Netanyahu ve diğerleri hakkında tutuklama emri çıkarmak üzere olan Uluslararası Ceza Mahkemesinde ve soykırım suçlamasıyla Uluslararası Adalet Divanında soruşturma altında, uluslararası adaletin sanık sandalyesinde.
Bunlar anlık sonuçlar, ancak çok daha önemli olabilecek iki uzun vadeli sonuç var:
Birincisi, bu çatışmanın tarihinde ilk kez Gazze -hem halkı hem de savaşçıları- FKÖ ve Yaser Arafat’ın asla gösteremediği bir direniş ve mücadele kararlılığı sergiliyor. Tarihinde ilk kez Filistinliler, temel taleplerinden vazgeçmeyen ve kendilerine saygı duyan bir liderliğe sahipler.
İkinci sonuç ise İsrail’e verdiği askerî, siyasi ve ekonomik desteği çekerek bu çatışmayı durdurabilecek tek ülke olan Amerika’da yeni bir neslin yetişiyor olmasıdır. Şu anda da İsrail’in dinlediği ve ciddiye aldığı tek ülke Amerika’dır.
Aralarındaki Yahudiler, kendi adlarına yapılan etnik temizlik karşısında dehşete düşmüş durumdalar. Gururlu ve acılı miraslarının öldürme ruhsatına dönüştürülmesinden dehşete düşüyorlar. İsrail’in, ABD Kongresi, İngiltere parlamentosu ve Avrupa’daki tüm ana akım partiler üzerindeki gücü karşısında dehşete düşmüş durumdalar.
Artık Yahudiler, Siyonizm’in kendi anlatılarına sahip olduğu iddiasına karşı çıkıyorlar. Bu yüzden çeşitli şekillerde vatan haini, “Kapos” (Nazi SS’leri tarafından zorunlu işçileri denetlemekle görevlendirilen Yahudiler), kendilerinden nefret edilen ya da sadece “hayvan” olmakla suçlanıyorlar. Ama onlar benim için bu kasvetli manzarada görünen en büyük umut kaynağıdır.
Vietnam Savaşı, Tet Taarruzundan sonra yedi yıl daha sürdü. İsrail’in Gazze işgali de kolay kolay sona ermeyecektir.
Ancak ABD, İngiltere ve Avrupa’da İsrail’e verilen destek noktasında bir kırılmaya ulaşmış olabiliriz ve bu, tarihî bir öneme sahiptir.
Middle East Eye / 29 Nisan 2024 / Çeviren: Barış Hoyraz

