Filistin’in ve Mescid-i Aksa’nın özgürlüğü davası bölgesel sınırları aşmakta ve insanlığın vicdanını harekete geçirebilecek bir etki ve enerji oluşturmaktadır. Filistin’in ve Kudüs’ün işgalcisi Siyonist devleti teşvik eden küresel kapitalist baronların Gazze halkına ve dolayısıyla İslami uyanış örnekliğine karşı giriştiği veya desteklediği son katliamları protesto eden Batı coğrafyasındaki vicdan, onur ve erdem sahibi insanların gösterileri beklenenin üstünde gündemleşmektedir.
Gazze ve Batı Şeria’da sistematik olarak sergilenen katliamlara karşı ABD ve Avrupa’daki seçkin üniversitelerde kitleselleşen tepkiler sergileniyor. Bu tepkiler 1968’de Fransa’da sömürge politikalarını savunan diktatör eğilimli De Gaulle yönetimine, yine 1968’de ABD’de Vietnam Savaşı’na karşı başlatılan ve diğer kesimlere de sıçrayan öğrenci eylemlerini hatırlatıyor.
Kendi ülkelerinde de dünyada da etki uyandıran 1968 öğrenci eylemleri kapitalist yayılmanın inhisarcı politikalarına karşı olmakla beraber yerel ve ulusal bir sınırlılığı ifade ediyordu. Ama Batı coğrafyasında Filistin’in ve Gazze’nin özgürlüğü için yapılan son eylemler insanlığa ait evrensel bir başlık sunuyor. 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonundan bu yana devam eden Gazze direnişinin rehberliğini HAMAS yapıyor; HAMAS ise gücünü ve ölçülerini en temelde İslami ilkelerden alıyor. Dolayısıyla batıda veya doğuda insanlar arasında Gazze direnişine olan vicdani ilgi, aynı zamanda İslam’a olan ilgi ve merakı da yoğunlaştırıyor.
Gazze’de uygulanan katliamlardan beri olduğunu göstermek ve İsrail’i protesto etmek için kendini İsrail’in Washington Büyükelçiliği önünde “Yaşasın Özgür Filistin” haykırışlarıyla yakan ABD askeri Aaron Bushnell’in vicdani adalet arayışı Texas Üniversitesinde olduğu gibi; Harvard, Columbia, Maryland, Michigan gibi üniversitelerde önemli etkinliklere dönüştü. ABD’nin yanı sıra Avrupa’da da itibarlı ve seçkin üniversitelerde bu tepkisel adalet arayışı mezuniyet törenlerinde kitleleşerek kendini gösteriyor ve dünya gündeminde inisiyatif alıyor.
Batılı vicdan sahibi insanlar arasında ve üniversite kampüslerinde halkı Müslüman olan ama despotik rejimlerin vesayeti altında bulunan ülkelere nispetle Siyonist vahşeti kınayan gösterilerin daha kitlesel olarak vücut bulması, dünyada hak ve adalet arayışına yönelen potansiyelin ateşini harlıyor.
Zulme ve sömürüye; anlamsız hayat süreçlerine ve yönetim biçimlerine karşı yükseltilen Gazze direnişi ile dayanışma protestoları, İsrailoğullarına yön göstermeye çalışan Siyonist İsrail’e ve küresel işbirlikçilerine anlamlı bir cevap oluşturuyor. Ayrıca Gazze direnişi üzerinden gerçekleşen vicdani ya da fıtrî adalet ve hakikat arayışı insanlığa ait bir uyanış hamlesine kapı aralıyor.
İslam kelam ilmi geleneğine göre yaratılışımızın mahiyetini keşfetme çabası da hak ve adalet arayışı da fıtridir. Bu arayış beşer olma kategorisini aşıp insan olmaya yönelmektir. Zaten Kur’an vahyi “Yâ eyyuhe’n-nâs!” yani “Ey insanlar!” hitabıyla müminlere, bütün insanlığa ilahi kurtuluş mesajını ulaştırma yükümlülüğünü hatırlatıyor.
Muslihundan olan Müslümanlar Âdemoğullarının hak ve adalet temelinde esenliğe ulaşmasında felah yolunu gösteren iki temel işaretin bulunduğunu Kur’an bütünlüğü içinde kavrayanlardır. Bu işaretlerden birincisi; evrendeki adetullah yani tabiat ve tabiat kanunları ile “sünnetullah” yani toplumsal yasalar düzeyindeki olay ve olgulardır. İkincisi; Rabbimizin serbest irade ile yarattığı Âdem’i (as) ve çocuklarını sınırlı akıllarıyla başıboş bırakmayıp evrenin yaratılış kanunlarını ve hayatın amacını ve ölçülerini gösterdiği ve resulleri aracılığı ile tüm insanlığa gönderdiği ilahi bilgiler, yani vahiydir.
Korunmuş olan Kur’an vahyinden habersizlik veya uzaklık içindeki Avrupa'da ve Amerika'da 18. ve 19. yüzyıllarda insanlığın hak ve adalet arayışlarında en önemli yönelimi doğal hukuk ve insan hakları hususunda olmuştur. Doğruyu ve adaleti insan fıtratında ve adetullahın düzeninde arayan bu arayış yani vicdan dediğimiz hasletler, Rabbimizin insan fıtratına doğuştan lütfettiği ve insanı takvaya yönelten, yaratıcısını keşfettiren fıtri kapasitesidir. Hak ve adalete yönelimdeki vicdani arayış, idraki mühürlenmemiş kişiler için işaret ettiğimiz gibi İslam kelam ilmi geleneğinin üzerinde durduğu gibi fıtridir. Ama doğru bilgiye yönelen bu potansiyelimiz ilahi vahyin rehberliğine de muhtaçtır.
Hayatta adalet ve insanlık arayışına yönelen gençlere ve talepkâr insanlara birebir diyalog, tearuf, risale yeterliliği olarak tevhidî tebliğimizi özgünlük içinde yöneltemesek bile; dünya kamuoyuna ulaşabilen tevhid, adalet ve özgürlük temelli yaşanmışlıklarımız özellikle ilgi topluyor.
Doğal afetler dışında zulme, sömürüye, işgale ve her türlü haksızlığa karşı 21. yüzyılda dünya insanlığının vicdanını en fazla etkileyen İslami hareketler, emperyalizmin işbirlikçisi yerel diktatörlere karşı gerçekleştirilen Arap devrimleri yani Ortadoğu intifadaları; işgal altındaki Afganistan’ın bağımsızlık mücadelesi ve son olarak da Filistin’de III. İntifada veya Aksa Tufanı ve Gazze direnişi olmuştur.
Batılı insanı sosyal hayat örnekliği ile de yeterli ve yetkin yazılı ve sözlü tebliğ formlarıyla da vahiyle uyaracak gerekli bir yeterliliğe ulaşamasak bile; zulüm, sömürü ve her türlü cahiliyeye veya şirke karşı hakka yönelen ve onunla adalet yapan “Musa’nın kavminden hakka itaat eden bir avuç insan veya genç”1 gibi bugün de İslam’ı yaşamaya, yaşatmaya ve zalimlere boyun eğmeyip adaleti ayağa kaldırmaya çalışan İslami çabalar ve hareketler söz konusu olabiliyor. Zira Rabbimizin işaret ettiği gibi “Yarattıklarımız arasında öyle bir topluluk da var ki hakka iletirler ve onunla adaleti yerine getirirler.”2
Son dönemlerde küresel kapitalizmden destek alan Siyonist kuşatmaya karşı sünnetullaha uygun en iyi mücadeleyi, toplu şahitliği ve toplumuyla dayanışma örnekliğini Gazze direnişinde HAMAS ve İzzeddin el-Kassam Tugayları gösterdi ve gösteriyor. Onlar küresel kapitalizmin İslam dünyasına yönelik stratejik hamlesi olan kibir abidesi sapkın İsrailoğullarına ve işbirlikçilerine karşı şanlı bir tarih yazdılar ve hâlâ da yazıyorlar.
Son Gazze direnişinde sergilenen teori-pratik uyumu ve İslami uyanışın ulusal sınırları ve tabuları silikleştirip insani ve İslami arayışa vesile olması, Kudüs’ün ve Beyt-i Makdis’in özgürlüğe ulaşması istikametinde en önemli motivasyonu sağladı ve sağlıyor.
İsrailoğullarıyla İmtihanımız
İsra suresinin başında Allah’ın son elçisi Muhammed’in (as) Mescid-i Haram’dan götürüldüğü çevresi bereketli kılınmış olan Mescid-i Aksa’ya dikkat çekilir. Musa (as) da resul olarak Firavun ve önde gelenleri (meleleri) vahiyle uyarır ve akabinde İsrailoğullarını Firavun’un zulüm düzeninden kurtarıp “mukaddes topraklara”3 (arz-ı mev’ûd’a) götürür. Kasas suresinde belirtildiği üzere Allah “yeryüzünde ezilen o insanlara (İsrailoğullarına) nimet verip onları önderler kılmak ve oranın varisleri yapmak” istiyordu.4 Arz-ı Mev’ûd üzerindeki Süleyman Mescidi (Beyt-i Makdis) Süleyman (as) zamanında tamamlanmıştı. Ancak İsrailoğulları “Samiri” gibi ideologların peşinden giderek Musa’nın (as) vahyî bildirimlerle ve mucizelerle yol gösterdiği tevhid dininden sapmış ve haksızlık edenlerden olmuşlardı.5 Yunus suresinde belirtildiği üzere işkence korkusu veya diğer nedenlerle Musa’ya kendi kavminden bir grup insan dışında kimse inanmamıştı.6 Ayrıca Bakara suresinde belirtildiği gibi içlerinde “Allah’ın sözünü duyup iyice kavradıktan sonra, bile bile onu değiştiren bir grup vardı…”7 “... O kişiler ki kendi elleriyle kitabı yazıyorlar sonra da basit bir menfaat sağlayabilmek için kalkıp bu yazdıklarının, Allah katından olduğunu söylüyorlardı.”8
İsrailoğulları arasında yaşanan bu sapkınlıklar büyük ölçüde Yahudi din adamları kohen, rabbi veya hahamlar tarafından nakledilen dinle ilgili yorumlar ve kendi sözlerinden oluşan Talmud külliyesinin Tevrat’ın mevkiini perdelemesiyle de gerçekleşmiştir. İşte Yahudilerin asıl sapması, nefslerini ilah edinen ve alabildiğine bu kibirli müfsidler yani “ahbar ve ruhban” takımı nedeniyle gerçekleşmiştir. Oysa Mü’min suresinde belirtildiği gibi Allah Musa’ya verdiği “Kitabı, İsrailoğullarına mirasçı kılmıştı.”9 Ama diğer ayetlerde belirtildiği gibi İsrailoğulları ya onu terk edilmiş halde bıraktılar ya da kelimelerini saptırarak zulmetmeye başladılar. Bu nedenle de Rabbimiz İsra suresindeki 4. ayetinde şöyle buyurdu:
“İsrailoğulları için Kitap'ta bildirdik (Tevrat’ta veya Ana Kitap/Levh-i Mahfuz’da): Siz kesinlikle iki kez (merrateyn) yeryüzünde fesat çıkaracaksınız ve kibirlenip böbürleneceksiniz.”
A’raf suresinde Musa’nın (as) kavmi yani İsrailoğulları içindeki müfsidler, bozguncular, tağiler yüzünden şöyle dua ettiği belirtilir: “Ey Rabbim! Eğer isteseydin bundan önce onları ve beni helak ederdin. İçimizden akılsızların yaptıkları yüzünden bizi helak edecek misin? Bu, senin, bazılarını saptırıp bazılarını da doğru yola yönelttiğin bir imtihanından başka bir şey değildir. Bizim yardımcımız sensin, bizi bağışla bize acı. Sen bağışlayanların en iyisisin.”10
Rabbimiz İsrailoğullarıyla ilgili gönderdiği ayetlerle ilgili olarak İbrahim suresinde, “Sabreden ve şükreden herkes için nice dersler vardır.” (14/5) buyurmaktadır. Ayrıca Kur’an’daki İsrailoğullarıyla ilgili kıssa ve meseller, tevhid dininin bazı din adamlarınca nasıl tahrif edildiğiyle, Tevbe suresinde zikredilen bu “ahbar ve ruhban”11 takımının üzerinde inisiyatif kurdukları bir kavmi nasıl müfsid emelleri peşinden sürükledikleriyle ilgili kendimiz ve kendi kavimlerimiz için ibret alacağımız zamanı aşkın örnekler ve uyarılardır.
İsrailoğullarının kibirlenerek yeryüzünde “merrateyn” / “iki defa fesat çıkartmaları” ifadesindeki “merrateyn”i bazı müfessirler birden fazla olarak yorumlamış ve İsrailoğullarının fırsat buldukça “kibirlenip böbürlenerek” fesat çıkartacakları ve sonunda da cezalandırılacaklarını belirtmişlerdir. Bu konuya İsra suresinde açıklık getirilir: “Bunlardan ilkinin (cezalandırma) zamanı gelince, üzerinize güçlü kullarımızı salmıştık da evlerin aralarını bile köşe bucak aramışlardı. Bu, yerine getirilmiş bir vaatti.”12
Müfessirlerimizden bazıları bu ayetteki cümlede zarf edatı olarak kullanılan “iza” kelimesinin olayın gelecekte gerçekleşeceğine dalalet edeceği üzerinde de durmuşlardır.13
İsrailoğullarının “fesadı / bozgunculuğu”, Tevrat’ın hükümlerine aykırı hayat yaşamaları veya bu hükümleri saptırmaları anlamına geliyordu.
Onlar, Bakara suresinde belirtildiği gibi; “Zulmetmenin, haksızlığın ve hukuk ihlalinin kavimlerinin hakkı ve imtiyazı olduğu iddiasındaydılar.” (2/60)
Tevrat’ta resullerden İşa’yı ve Yeremya’yı öldürdükleriyle ilgili rivayetler vardır. Zekeriya ve Yahya’yı (as) öldürdükleri; İsa’yı (as) Romalılarla işbirliği yaparak öldürmeyi planladıkları da sabittir.
İsrailoğullarının bu veya buna benzer azgınlıkları yüzünden M.Ö. 8. yüzyılda Asurlular tarafından yerleşim yerleri işgal ve tahrip edildi. M.Ö. 6. yüzyılda Babil Kralı Nabukatnezar tarafından Yahudi Devleti ve Süleyman Mabedi yıkıldı ve Yahudiler Filistin topraklarından sürüldü. Bu sürgünle ilgili müfessirlerimiz de fesat halleri nedeniyle İsrailoğullarının birinci cezalandırmayı yaşadıkları yorumunu yaparlar. Pers Kralı Kyruş M.Ö. 539’da İsrailoğullarını memleketlerine geri gönderip özgürlüklerini sağlamış ama onların İsa’ya (as), İncil’e ve Nasrani muvahhidlere karşı azgınlıkları akabinde M.S. 63’te Romalılar tarafından Kudüs işgal edilmiş, yeniden inşa edilen mabet yıkılıp kullanılmaz hale getirilmiş ve M.S. 70 yılında da Yahudilerin büyük çoğunluğu Romalılar tarafından dünyanın dört bir yanına sürgün edilmişlerdir. Eski müfessirlerimizin hemen hemen hepsi yaşanmışlığı baz alarak İsrailoğullarının bu ihanetleri dolayısıyla ikinci cezayı da yaşayıp vaadin sonlandığı üzerinde durmuşlardır. Oysa bu tarihten sonra 2000 yıla yakın İsrailoğullarının sürgün/diaspora yılları başlamıştır.
Ayrıca Muhammed’e (as) karşı inkârları, şirk ve tuzakları, işledikleri suçlar ve ihanet oluşturan kibirleri nedeniyle Kaynuka, Ben-i Nadir ve Kurayza Yahudileri Medine’den sürülmüşlerdir. Sürgün yıllarında da şirk telakkilerine bürünmüş olan Yahudiliğin din anlayışında inisiyatifi Kabalacı panteist mistisizm ele geçirmiştir. Ancak diasporadaki Yahudiler tam bir azınlık psikolojisi ve dayanışması içinde meslek dallarında güçlenmişler ve Yahudi tüccarları sarraflık, faiz işletmeciliği ve bankacılık alanlarında tekel oluşturmaya çalışmışlardır.
18. yüzyılda muharref Yahudi dinî değerlerinden koparak kapitalizmi hazırlayan Aydınlanma felsefesinin, yeni oluşmakta olan ulusçuluğun ve modernitenin diğer unsurlarının tesirinde kalan okumuş ve zenginleşmiş Yahudiler arasında “Siyonizm” yani Yahudi dinini ve cemaatini tamamen sekülerleştirme ve seküler bir ulusa dönüştürme çabaları 18. ve 19. yüzyıllarda mayalanmış ve Siyonistlerin inisiyatifinde Yahudiler, kapitalist sermaye baronları ve Batılı devletler tarafından da desteklenerek 1918’den itibaren İngiliz işgalindeki Filistin topraklarına taşınmışlardır. Burada 1947’den önce çete faaliyetleriyle 1947’de BM tarafından İsrail olarak tanımlanan işgalci devlet operasyonları ile bu bölgeye Kenanilerden, Aramilerden, Araplardan gelen çoğunluğu Müslüman olan Filistin halkını katlederek, emperyal devletlerin yardımıyla yurtlarından sürerek ve camilerini, mescitlerini ve Hristiyanların kiliselerini yıkarak 75 yıldan beri büyük bir “fesat” hali oluşturmuşlardır.
Musa, Davud ve Süleyman (as) peygamberlere gelen vahyin şeriat hükümlerinden ve tevhidî ilkelerinden sapan Yahudiler; önce kohen, rabbi veya hahamlar eliyle ayetlerdeki kelimelerin yerlerini değiştirmişler; sonra Tevrat’ın yerine kendi zanni yorumlarıyla da oluşturdukları Talmut’u geçirmeye çalışmışlardır. Yahudi seçkinleri dinî telakkilerini M.Ö. 400’lü yıllardan itibaren ve M.S. diaspora yıllarında da panteist veya sudurcu ya da ene’l-hakçı mistik felsefeleri ile istismar etmişlerdir. 18. ve 19. yüzyıllardan itibaren de modernitenin mensubu haline gelen seküler zengin ve okumuş Yahudiler, -Osmanlı bakiyesi olan anasır-ı İslam’dan seküler bir Türk ulusu üretmeye çalışan Kemalist Türkçü kadrolar gibi- kurguladıkları seküler Yahudi ulusçuluğu adına muharref Yahudi dinî ritüellerini istismar ederek bir Yahudi ulusu icat etmişlerdir. Ama Musa’nın dinini tahrif eden her Yahudi girişimi rablik taslayan Firavun gibi kendi plan ve projesiyle böbürlenen ve kendileri dışındaki herkesi ezmeye çalışan, onları “goyim” gören büyük bir kibir içinde olmuşlardır.
Modernitenin ve kapitalizmin işbirlikçisi Yahudi ulusçuluğu yani Siyonizm de onlar gibi benzer bir kibir ve müstağnilik içindedir. Bugün Siyonist İsrail devletinin büyük bir böbürlenme ve kibir içinde gerçekleştirdiği Gazze’deki soykırım ve Filistin’de uyguladığı trajik zulüm, 75 seneden bu yana farklı biçimlerde gerçekleşmiştir. İslami uyanış ve Müslümanların vesayetten kurtulma çabalarına karşı olan küresel kapitalizm, Resulullah’ın (s) “Küfür tek millettir.” hadisinde işaret ettiği gibi İsrail’in bütün cinayetlerini ve azgın fesadını fiilî olarak ya da duymaz-görmez bir suskunlukla desteklemektedir. Dolayısıyla Siyonistlerin “kibir” yani “uluvv / üsten bakış, kendisinden başkasını beğenmemek veya küçük görmek, hakir, değersiz görmek” tarzı tutumları küresel kapitalizmle, küresel istikbarla bütünleşmektedir.
İsra suresinde işaret edilen “önceki fesat”tan sonra Rabbimiz onları servet ve çocuklarla imkânlı hale getirmişti.14 Ama İsrailoğullarının, yeniden mal ve çocuklarla güçlendikçe şükürleri artacağına kibir ve zulümleri artmıştı. Bu fesat grubunu Rabbimiz tarih içinde değişik vesilelerle cezalandırmıştır. Bugün de belirttiğimiz gibi küresel kapitalizmin İslam dünyasına karşı öncü kolu olarak coğrafyamıza konuşlandırılan İsrail, alabildiğine servet ve güçle büyümüş; silah gücü olarak da kapitalist devletler tarafından desteklenmiştir.
İsrailoğullarının büyük çoğunluğu tarihî süreçlerinde Tevrat’taki vahyin kelimelerini yerlerinden değiştirmiş ve Tevrat hükümlerine aykırı bir hayat tarzı sergilemiştir. Önceki asırlarda ahbar ve ruhbanların teşvikiyle tevhid akidesinden sapan mistik, sonra da panteist ve Kabalacı ruhçu şirk akımının kuşatması altında yaşamışlardır. Modern dönemde ise Batılılaşmış Yahudi seçkinler muharref din anlayışlarını “dehri” eğilimlerle bağdaştırarak seküler Yahudi ulusçuluğu oluşturmaya çalışmışlardır.
Bugün de İsrailoğullarının büyük çoğunluğu gerek ödünç kuvvet takviyeleri gerek kendi yapılanmalarının gücüyle gittikçe böbürlenmektedirler. İsrail, bugün de hak, adalet ve İslami uyanış sürecine karşı barikatlar oluşturmakta, Gazze’de katliamlar yapmaktadır.
İslam’a hürmetkâr Filistin halkı 70 seneden beri süren baskılara; açlık, zulüm, işkence ve katliamlara karşı direndi. Ama 1967’den bu yana bölgede İhvan-ı Müslimin’in Filistin halkıyla direniş, yardımlaşma ve İslami bilinçlenme mücadelesi 1987’deki I. İntifada ile birlikte kurulan HAMAS istişari örgütlenmesi olarak sürmektedir. HAMAS öncülüğündeki mücadele, Aksa Tufanı ile “sünnetullah”a uygun merhaleci mücadelenin parlak bir ürünü olarak işgalden kurtulma hamlesi şeklinde temayüz etmiş ve mütekebbir İsrail’in yenilmezlik imajını yerle bir etmiştir.
HAMAS’ın Hikmetli Modelleşmesi
Aksa Tufanı harekâtı 20. ve 21. yüzyıllarda İslami hareketlerin gerek sahih bilgi ve iman gerek sâlih amel açısından “sünnetullah”a uygunluk bağlamında en tutarlı çizginin modeli mesabesindedir. Gazze’deki kuşatma, işkence ve katliamlar karşısında ortaya konan direniş Mekke’de ilk Kur’an talebelerine uygulanan ambargo, işkence ve direnişi hatırlatmaktadır. On binlerce kişinin katledilmesi, hastanelerin dahi yerle bir edilmesi, Refah’ta çadır kentlerin bombalanıp “Ashab-ı Uhdud”un yaptığı gibi15 içindeki insanların yakılması, kapitalist baronların akademik ve ekonomik hegemonik rejimine karşı üniversite öğrencilerini birçok yerde ayaklandırdı. Gazze-Filistin direnişi Batı’daki üniversite kampüslerini de fıtri adalet arayışındaki Batılı insanın vicdanını da özgün bir stratejik mücadele hattı oluşturamamışlığın dağınıklığını yaşayan İslami oluşumları da Müslüman halkları da harekete geçirdi. HAMAS’ın inşa ettiği mücadele fıtri, insani ve İslami uyanış hamlelerine yeniden vesile oldu.
Zaten İsrail’in ve teşvikçisi küresel emperyalist güçlerin amaçladığı Gazze katliamı ve soykırım girişiminin sadece Gazze ile sınırlı olmayacağı son derece açıktır. Bu durum, hayatın ve küresel politikaların nereye gittiğini takip eden her basiret sahibi insanın malumu olan bir konudur.
İsrailoğullarının Kitab'da bildirilen “merrateyn” yani fırsat buldukça fesat çıkarma hali; nasıl ilk evresinde cezalandırıldıysa çağımızdaki Siyonist İsrailoğullarının da cezalandırılması için el-Kassam direnişi ve bu direnişe eylemlerle, yazıyla ve görsel malzemelerle, infaklarıyla yardım etmeye çalışan tüm muslihler vesile olsun inşallah. Bu konuda küresel vesayeti aşamayan ve ümmet olarak modelleşemeyen halimize rağmen en azından üzerimize düşen sınırlı katkı olarak kamuoyunda Gazze ve Filistin direnişlerinin sesi olabilecek kitlesel eylemlilikleri aktif katılımlarımızla ayakta tutmaya çalışmalıyız.
70 yıllık Filistin’in özgürlük mücadelesinde ve bugün de sloganlarda belirtilen “Nehirden Denize Özgür Filistin” hedefine yakın bir dönemde ulaşmanın garantisini kimse veremez. Bu konuda küresel şer güçlerine karşı Rabbimizin gaybi yardımına layık olmak gerekli. Ancak bu doğrultuda önemli bir örneklik var. İşgalci istikbara, “uluvv” sahiplerine ve müfsidlere karşı “Nehirden Denize Özgür Filistin” hedefi doğrultusunda nasıl bir mücadele verilmesi gerektiği ve bu mücadele için nasıl bir hazırlık aşamasından geçileceği ile ilgili HAMAS’ın gösterdiği çaba, azim ve dayanışma örnekliği tutarlı bir başlangıç oluşturmuştur. Bu örnekliğin aşama aşama hangi merhalelerden geçerek oluşturulduğu incelenerek ders çıkartılmalı; aceleci ve hamasi duygusallıklarımız ıslah edilmelidir. Islah hareketlerinin sosyal bir zemin oluşturması konusunda HAMAS’ın Gazze’de ulaştığı ve tanıklaştırdığı merhale bir başlangıç seviyesidir. Bu başlangıç seviyesinde yakalanan keyfiyet ve kemiyet bundan sonra sergilenecek veya sergileyeceğimiz mücadele hatları için bir başlangıç merhalesini oluşturmalıdır. Rabbimiz İslam’ı yaşama, Müslümanları ıslah etme ve zalimlere karşı mücadele verme konusunda bizleri de böyle bir birikime, ortak akıl donanımına ve azmetme seviyesine ulaştırsın.
Adaletin ve hakikatin peşinde olmak insan olmanın fıtrî özelliğidir. Adaleti, hakikati ve vahyî olanı kavramak ve kavradığımız doğruları kavradığımız kadarıyla sosyalleştirip tanıklaştırmak ise bir süreç işidir. Önemli olan hakkın doğru kavranması ve amelleştirilmesidir. Hayat içinde araçlar, yöntemler ve içtihatlar yani kesin olmayan ya da zamanı aşkın hakikatlerin aynısı olmayan yorumlar değişebilir. Ama İslam’ı yaşama ve mücadele sürekliliğinin, değişik arayış ve eğitim merhalelerinden gelerek karanlığa, her türlü cahiliyeye karşı fıtrata yönelerek, hakka dayanarak, adaleti ve tanıklığı yükselterek sağlanacağı bilinmelidir. Zira Rabbimiz önceden “iman edip sâlih amel işleyenleri halife / hükümran yaptığı”nı Nur suresinde belirttiği gibi, aynı ilkelere sarılanlara da bu imkânı vereceğini hatırlatmakta ve onları da “yeryüzünde halife / iktidar sahibi kılacağını” vadetmektedir.16
12- İsra, 17/5. Aslında altıncı ayet, İsra suresinin beşinci ayeti üzerine atfedilmiştir. Çünkü bu cümle esasen, beşinci ayetin bütününü tamamlamak üzere, “Bunlar evlerin aralarını bile köşe bucak aramışlardı.” anlamındaki “فَجاسُوا” cümlesi üzerine atfedilmiştir. Zira ayette geçen “iki fesattan birincisinin zamanı gelince” anlamımdaki “فَإِذا جاءَ وَعْدُ أُولاهُما” metninde yer alan “câe” filinin başında yer alan “iza” harfinin cevabını tamamlamak içindir. Çünkü bu harf hem şart ve hem ceza/cevap manasını içerir. Dolayısıyla bu harf mazi fiilin başına geldiğinde, kelimenin dili geçmiş zaman anlamını geleceğe yönlendirir. Bu itibarla fiil her ne kadar lafız olarak mazi olsa bile mana olarak gelecek anlamını içerir. Dolayısıyla mazi olan “casû” fiili, gelecek manasını içeren muzari fiil olarak “yecûsûne” her tarafı arayacaklar, demek olur. “Cae / geldi” anlamındaki bu fiilin manası da “iza yecîu” şeklinde “gelince” demek olur. [İbn Âşur, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, İsra suresi tefsiri (17/4-8), Dar et-Tunus Lin-Neşri, Tunus 1984]
13- En kısa şekliyle, “iza” kelimesi” Arap dilinde “mazi” bir fiilin başında yer aldığında bunun manası “geldiğinde” değil de “gelince” demek olur. [İbn Âşur, A.g.e. aynı yer]

