Suriye’de 8 Aralık 2024’te Şam’ın fethiyle ortaya çıkan iyimserlik havası büyüyerek devam ediyor. 6 Ocak’ta Halep’in iki mahallesinde SDG/YPG yapılanmasına karşı başlatılan operasyon kısa sürede ülkenin hâkimiyet haritasını çarpıcı biçimde değiştirdi ve Suriye’nin bütünlüğünü tesis etme yolunda Ahmed eş-Şara başkanlığında ki yeni yönetimin cesaretini, kararlılığını ve kabiliyetini ortaya koydu. Bir yıl içinde Suriye her alanda toparlanan, on yıllara dayanan yüklerden, sıkıntılardan arınan ve emniyet hissinin her geçen gün daha fazla hissedildiği bir belde haline gelmiş bulunuyor.
Oysa bundan yaklaşık bir yıl önce, uzun bir hazırlık devresinin ardından hızlı bir operasyonla eski rejim devrilip yönetim ele geçirildiğinde İslami kadroların iktidarı uzun süre ellerinde tutamayacaklarına, halkı çok karanlık günlerin beklediğine, artık ülkenin birliğinin sağlanmasının mümkün olamaya cağına, Suriye’nin bölünüp parçalanmasının kaçınılmaz olduğuna dair kehanetler çok yaygındı. Yönetimi devralan mücahid kadroların gerek küresel sistem gerekse pek çok bölge ülkesince ‘terör’ ile irtibatlandırılmaları, tehlikeli unsurlar olarak görülmeleri de bu tür kaygıları besliyor, tehdit algısını çoğaltıyordu. Adeta “Esed rejimini devirip de iyi mi yaptınız? Artık Suriye’nin hiçbir şekil de bütünlüğünü sürdürmesi mümkün değil; ülke üçe, belki de dörde, beşe bölünecek!” iddiaları, kaygıları sıkça dillendiriliyordu.
Siyonist çetenin Suriye’nin güneyinde işgalini derinleştirmesi, ülkenin askerî varlığını hedef alan aralıksız saldırıları, Dürzî azınlığın hamisi rolüne bürünmesi, Alevi nüfusun yoğunlaştığı sahil bölgesinde zaman zaman yükselen gerilim, ülkenin tamamında emniyet hissini yaralayan DAİŞ tehdidi ve haritada neredeyse ülkenin üçte birini kaplayan geniş bir bölgenin SDG/YPG örgütünün kontrolü altında olması gibi durumlar bu korku ve kaygıları besliyordu.
Korku Tellallarının Resmettiğinden Farklı Bir Manzara
Oysa bugün karşımızda bu komplo tutkunları ve korku tellallarının resmettiğinden çok farklı bir manzara mevcut. Şara yönetiminin kısa sürede çok önemli gelişmeler kaydettiği, bu zorlu süreci gayet başarılı bir şekilde yürüttüğü görülüyor. Bir yandan istikrarlı biçimde halkın hayatını kolaylaştıracak adımlar atılırken, öte yandan ülkede düzeni ve güvenliği sağlayacak şekilde askerî yapı güçlendirilmekte. Diplomatik alanda ise muhasara altındaki ülkeyi dünyaya açmaya yönelik çabalar neticesinde gerek bölge ülkeleri nezdinde gerekse uluslararası düzlem de Suriye tecritten çıkıp saygın bir konuma erişiyor.
Suriye’nin bir ve bütün olarak varlığını sür dürmesinin, bölünme, parçalanma tehdidi başta olmak üzere pek çok zorlukla, sıkıntıyla boğuşan yeni yönetimin önceliğini oluşturduğuna kuşku yok. Başta komşular ve diğer bölge ülkeleriyle kurulan ilişkiler, yine bölge ülkelerinin desteğiyle ABD ve AB ülkeleriyle sağlanan temas ve Siyonist çeteyle yürütülen müzakereler bu öncelikli hedefe müteallik adımlar olarak belirginlik kazanı yor.
İçeride de çok uzun bir süre sorunları tedricî bir yaklaşımla ve barışçıl yöntemlerle çözme perspektifiyle hareket edildiği, kimi muhatapların temelsiz taleplerinin dahi sabırlı bir yaklaşımla müzakereye açıldığı ve fevri tavırlardan kaçınıldığı biliniyor. Nitekim bu tutumun bir yansıması olarak Halep’te başlayıp Şam’ın fethiyle sonuçlanan devrim yürüyüşü ülkenin geniş bir bölümünü elinde tutan SDG/YPG’nin hâkimiyet alanına doğru devam ettirilmemiş, sorunun müzakere yoluyla çözülmesi tercih edilmişti.
Bu bağlamda Şam’ın fethinden yaklaşık üç ay sonra, 10 Mart 2025’te Cumhurbaşkanı Şara ile SDG/YPG Genel Komutanı Mazlum Abdi Şam’da bir mutabakat metni imzalamışlardı. Mutabakat ile SDG/YPG unsurlarının bağımsızlık, özerklik vb. arzularının kabul edilmeyeceği, dolayısıyla ayrılıkçı bir projeye geçit verilmeyeceği netleşmiş, bununla birlikte fiilî durumdan hareketle gerek bölgesel yönetim gerekse de ordunun yapısına dair örgütün bazı talepleri kabul edilerek bir yıllık bir entegrasyon süreci belirlenmişti.
SDG/YPG İçin Sonun Başlangıcı: Esed Rejiminin Çöküşü
SDG/YPG’nin bu mutabakat metnini istek sizce imzaladığı bir sır değildi. Örgüt rejimin devrilmesiyle açıkta kalmıştı. Önceki süreçte Türkiye ile karşı karşıya gelinen durumlar da örgüt bir anlamda sırtını Esed rejimine yaslıyor ve hareket alanını genişletiyordu. Rejimle zaman zaman ters düşse de muhaliflere karşı örgütün Esed iktidarıyla irtibat ve dayanışma içinde olduğu biliniyordu. Rejimin devrilmesiyle örgüt, hamisini kaybetti. Buna ilaveten ABD desteği de zayıflamış, Suriye’den Amerikan askerlerinin çekilme takviminin Trump yönetiminin işbaşına gelmesiyle hızlanması örgütü daha da zor durumda bırakmıştı. Trump başkanlığındaki Amerikan yönetimi örgütün bir biçimde yeni Suriye yönetimiyle anlaşıp askerî gücünü orduya entegre etmesini istiyor; böylece bu yapıya daha fazla askerî ve mali destek vermek zorunda kalmaktan kurtulmayı arzuluyordu.
Şara yönetiminin SDG/YPG’ye sunduğu teklif de her ne kadar örgütün önceki bağımsızlık, özerklik, kantonal yönetim vb. hayalleriyle pek örtüşmese de gayet makuldü, en azından dayatmacı nitelikte değildi. Ne var ki son kertede bir PKK uzantısı, PKK türevi olan örgütün makuliyet diye bir derdi yoktu.
PKK’nın geçmişten bu yana taşıdığı karaktere uygun olarak kendisini güçlü gördüğünde en olmayacak talepler öne sürme, zayıf düştüğünde ise bunlardan vazgeçildiğine dair bir pozisyona çekilse dahi her fırsatta bu durumu zorlamaya çalışma gibi baskın bir tutum öne çıkmaktaydı. Nitekim 10 Mart Mutabakatına imza atılmış olmasına rağmen örgüt sürekli biçimde ayak diretti, işi yokuşa sürdü.
Konuya dair değerlendirmelerde örgütün çok başlılığına sıkça atıf yapıldığı, sürecin tıkanmasında Kandil’in belirleyici olduğu, Mazlum Abdi yönetiminin etkisiz kaldığı iddialarının bolca dillendirildiği görülüyor. Bu tür yapılar söz konusu olduğunda çoğu kez en radikal, en keskin tutum alışların anlaşma, uzlaşma zeminlerini tıkadığı gayet iyi bilinen bir husustur. Bu yüzden Kandil’in Mazlum Abdi’ye rağmen süreci zorlaştırdığı iddiası çok mantıklı bir tespit olarak görüle bilir. Ne var ki o aşamada süreci zorlaştıran, tıkayan asıl faktörün örgüt içinde karar verici konumundaki unsurların çatışmasından ziyade İsrail faktörü olduğunu söylemek daha doğru görünüyor.
Geçtiğimiz temmuz ayında Suveyda’da yaşanan Dürzî ayaklanmasını bastırmak için önce ordunun, ardından da aşiret güçlerinin bölgeye müdahalesi esnasında Siyonist çetenin doğrudan Dürzî silahlı gruplar yanında çatışmaya dâhil olması sadece Dürzî ayrılıkçılığını güçlendirmiş olmadı, aynı zamanda SDG/YPG yapılanmasına da cesaret verdi. Siyonist çetenin Dürzîler yanında Suriye’de ki diğer azınlıkların da hamisi pozisyonuna bürünmesi, doğrudan Kürtler olarak tanımlayarak SDG/YPG’ye destek vermesi, elini Suriye’nin iç işlerinden asla çekmeyeceğini beyan etmesi örgütü giderek daha pervasız bir tutuma sürükledi.
Bu şekilde örgüt zayıflayan ABD desteğinin yerine İsrail desteğini ikame edebileceğini, böylece Suriye yönetimine karşı elini güçlendirebileceğini düşündü. Siyonist çetenin Suriye’nin Fransız işgalinde olduğu gibi etnik ve mezhebî temelde parçalanmasını içe ren bir tutumu hararetle benimsediği sır değildi. Bu çerçevede İsrail’in, Suriye’nin güneyindeki Suveyda’dan Rakka’ya ve oradan Suriye’nin kuzeyine doğru kendince güvenli bir geçiş hattı oluşturma arzusunu içeren ve ‘Davud Koridoru’ adını verdiği planın devreye gireceği beklentisi de örgütü daha bir şımartmış, daha cüretkâr taleplerde bulunmaya teşvik etmişti.
Duvara Toslayan Hayaller
Ne var ki tüm bu beklentiler, hesaplar Suriye ordusunun 6 Ocak’ta Halep’te başlayan ve aralıklarla devam edip toplamda iki haftadan daha kısa sürede tamamlanan süpürme operasyonu ile berhava oldu. Şara yönetimi sabırlıydı, uzlaşmaya açıktı ama alık ya da çaresiz asla değildi. Şımarıklığın bir sınırı vardı ve örgüt o sınırı aşıp duvara toslamıştı.
Yönetimin Halep’in Eşrefiyye ve Şeyh Maksud mahallelerinde süregelen SDG/YPG iş galini sona erdirme ve Fırat’ın doğusuna çekilme çağrısını reddeden örgüt evvela direniş kararı aldı, ardından kısa süreli bir çatışma neticesinde daha fazla bedel ödemeyi göze alamayarak bölgeyi boşalttı. Aynı döngü kısa aralıklarla önce Deyr Hafir ve Tabka, ardın dan Deyruzzor ve sonra da Rakka’da tekrarlandı. Suriye ordusunun Haseke’ye doğru ilerlemesi sürerken 20 Ocak’ta 4 günlük ateşkes ilan edildi, ardından ateşkes 15 gün süreyle uzatıldı.
Gelinen noktada daha önce ülkenin coğrafi manada yaklaşık üçte birini kontrol ettiği düşünülen örgütün dar bir alana sıkıştığı görülüyor. Örgütün elinde vilayet olarak sadece Haseke, büyük yerleşim yeri olarak da Kamışlo ve kuzeybatıda tecrit edilmiş bir ada şeklinde Kobani kalmış durumda. Savaşçı potansiyeliyle birlikte savaş boyunca büyük gelir elde ettiği petrol kuyularını da kaybeden örgütün askerî hezimeti yanında mali kaybı da çok belirginleşti. Bundan sonraki süreçte sorun askerî yollarla değil de masada çözülecekse yani bir anlaşma, uzlaşma gün deme gelecekse dahi örgütün elinin alabildiğine zayıflamış olduğu ve önceki taleplerinin birçoğunu dillendirmesinin bile artık mümkün olmayacağı anlaşılıyor.
Halep’le Başlayan Zafer Yolculuğu
Evet, Suriye adeta küllerinden yeniden diriliyor. Yıllar boyunca zulmün, ihanetin, işbirlikçiliğin boğduğu; üzerine yeisin, hüznün, karamsarlığın çöktüğü bir ülke silkiniyor, ayağa kalkıyor, engelleri birer birer aşarak yola koyuluyor.
Çok değil, daha bir yılı biraz aşan bir zaman önce, 27 Kasım 2024’te Halep’te Radu’l Udvan Ameliyesi, yani Düşmanlığı Caydırma Operasyonu ismiyle başlayan ve Hama, Humus ve Şam’ın fethiyle sonuçlanan umut verici süreç yaklaşık bir yıl aradan sonra adeta bir kez daha tekrarlandı. 6 Ocak 2026 tarihinde Halep’in iki mahallesinde, Eşrefiyye ve Şeyh Maksud’da başlayan temizlik harekâtı ülkenin büyük bir kısmında on yılı aşkın bir süredir devam eden işgalin bitmesini beraberinde getirdi. Adlarında bolca halk, demokrasi, kurtuluş kavramları taşımakla birlikte, güçlerini halktan değil, işbirliği içinde oldukları emperyalist güçlerden alan, demokrasi vaatlerine rağmen bölgeyi kendilerinden olmayanlar için tam bir hapishaneye çeviren tam tekmil bir zorbalık düzeni yenildi ve azgınlıkta sınır tanımayan iş birlikçi güçler geri çekildi.
Ahmed eş-Şara başkanlığındaki yeni yönetim Suriye’de kısa bir süre içinde büyük başarılara imza attı. İşgalcilerle, zorbalarla mücadelesini zaferle taçlandırırken Suriye halkını içine tıkıldığı zindandan kurtardı, geleceğe daha bir umutla bakmanın yolunu açtı. İnanıyoruz ki Suriye halkının gücü, kazanımı sadece Suriyelilerin değil, tüm İslam ümmetinin, mazlumların gücü, başarısı olacaktır. İçerideki sorunların azaltılması, düğümlerin çözülmesi, Allah’ın izniyle daha büyük hedeflere ulaşmanın ve öncelikle de Siyonist düşmanla mücadeleyi ileriye taşımanın zeminini hazırlayacaktır.
