Emperyalizmin Ahlâkı
HAKSÖZ Sayı: 420 - Mart 2026

2003’te Irak’a karşı başlatılan savaş ve işgal süreci herkesin hatırındadır. Dönemin ABD Başkanı Bush Irak’ın elinde bulunduğunu iddia ettiği kitlesel imha silahlarının öncelikle bölge ve tüm dünya için çok büyük bir tehdit teşkil ettiğini söylüyordu. Amerikan propaganda mekanizması devreye sokulmuş, bu iddiayı desteklemek üzere birtakım bilgiler paylaşılıyor, uzman sıfatlı birilerine ardı ardına açıklamalar yaptırılıyordu. Kampanya tırmandırıldı ve savaş sürecine evrildi. Ardından işgal gerçekleşti, Saddam devrildi ama kitlesel imha silahları iddiası unutuldu gitti. ABD Irak’a yerleşmiş, Irak Amerikan ve Siyonist çıkarlar önünde bir engel olmaktan çıkarılmıştı. Sonraki süreçte Irak’ta yaşanan zulümler, suçlar, kaos ve istikrarsızlık tüm dünyanın malumu.

Aradan on yıllar geçti ve yine bir ABD başkanı birtakım iddialarla dünyayı manipüle etmeye girişti. Benzeri iddialar bu kez İran için devreye sokuldu. İran’ın nükleer silah üretme çabası içinde olduğu ve bunun kendileri ve müttefikleri için büyük bir tehdit teşkil ettiği iddiasıyla Trump İran’a karşı savaş açtı. Aslında bu savaşı Trump’ın mı başlattığı yoksa İsrail’in peşine mi takıldığı tartışılması gereken bir konu. Haziran 2025’te İran’ın nükleer silah üretim tesislerinin tümüyle tahrip edildiğini, artık İran’ın çok uzun bir dönem nükleer silah üretme kapasitesine ulaşamayacağını böbürlenerek söyleyen de yine Trump değil miydi?

İşte bu, emperyalistlerin ahlakıdır! Kuzuyu yemeyi kafaya koymuş kurt için bahane bulmak neden zor olsun? Nitekim pek çoğu birbiriyle uyumsuz birçok şey söylediler, her defasında farklı gerekçeler ürettiler ama günün sonunda yayılmacı siyasetlerinin getirdiği zulüm ve saldırganlıkla bir kez daha Ortadoğu’yu kana buladılar.

İran’a karşı yaptırımların, ambargo, kuşatma ve nihayet savaşın gerekçesi İran’ın nükleer silah kapasitesi miydi yoksa rejimin devrilmesi miydi? Eğer bir ülkenin rejiminin devrilmesi için askerî müdahale bir hak ise Rusya’nın Ukrayna saldırısına karşı çıkmak tutarlı mıydı? Sonuçta güçlü ülkelerin kendilerine göre bir tehdit algısı geliştirip harekete geçmeleri ya herkes için illegal olmalıydı ya da herkes için legal. Şimdilerde artık kimsenin ağzına dahi alma gereği duymadığı uluslararası hukuk bunu gerektirirdi ama ne yazık ki fiilen zaten hiç işlemeyen uluslararası hukuk artık söylem düzeyinde dahi buharlaşmaya başlamıştı.

Trump-Netanyahu ikilisi 7 Ekim sonrası Gazze üzerinden başlatıp yaygınlaştırdıkları eylemleriyle Ortadoğu’da yeni bir statüko inşa etme çabası içindeler. Bu statüko eskisinden de kötü bir tahakküm düzeni içermekte. İran’ın hedef alınması tam da bununla ilgili. Emperyalist-Siyonist yayılmacılık adeta köpeksiz köyde değneksiz dolaşma arzusu içinde. İtiraz, karşı çıkış, muhalefet asla istenmiyor. Uyumsuzluk bile kabul edilmiyor. Herkes hizaya girmeye zorlanıyor aksi halde imha tehdidine maruz bırakılıyor.

Dün mesele Gazze’den ibaret olmadığı gibi, bugün de İran’la sınırlı değil. Mesele İslam ümmetinin varlık ya da yokluk meselesi. Tüm bu kuşatma, teslim alınma çabasına karşı ümmetin bir irade ortaya koyup koyamayacağında düğümleniyor mesele. Gazze’den Suriye’ye, Lübnan’dan İran’a kadar coğrafyamızın tamamında emperyalist-Siyonist yayılmacılık karşısında direniş iradesinin korunması hayati önem arz ediyor.

haksoz-420

Haksöz Arşivi