2025 Haziran süreci bir kere daha tekrarlandı ve uyarılar, tehditler, görüşmeler, müzakereler derken emperyalist şeytanlar yine kendilerinden bekleneni yapıp İran’ı hedef alan kapsamlı bir saldırı başlattılar. Ne ilginçtir ki saldırının tam da müzakerelerin devam ettiği bir anda gelmesi artık kimseyi şaşırtmadı. Arabulucu konumundaki Umman’ın Dışişleri Bakanının görüşmelerde ‘önemli ilerlemeler’ kaydedildiğini ve bir sonraki turun 6 Mart’ta yapılmasının kararlaştırıldığını duyurduğu saatlerde gelen saldırı ABD-İsrail şebekesinin sadece katliam ve soykırımda değil, yalan ve aldatma konusunda da hiçbir sınır tanımadıklarını bir kere daha göstermiş oldu.
28 Şubat sabahı Siyonist çetenin İran’ın farklı kentlerine yönelik hava saldırılarıyla başlattığı savaşa ABD de gecikmeden katıldı ve iki yılı aşkın bir süredir Gazze soykırımıyla başlayıp tüm bölgeye yayılan suç ortaklığı bir kere daha İran’a karşı somutlaştı. İlk saldırıda İran’ın dinî lideri Ayetullah Hamaney’in ve bilhassa askerî komuta kadroları olmak üzere yönetim kademesinde etkin konumda bulunan pek çok ismin öldürülmesi önümüzdeki süreçte Amerikan-Siyonist saldırganlığının çok daha pervasızlaşacağını, dizginsizleşeceğini göstermektedir.
Klasik Sömürgecilik Çağına Dönüş
Emperyalist saldırganlığın Haziran 2025 savaşından farklı olarak kendisi için bu kez çok daha iddialı hedefler belirlediği görülüyordu. Daha ilk açıklamasında İran’ın tüm füze altyapısını, deniz filosunu, devrim muhafızlarını yok edecekleri tehditleri savuran Trump, bununla da yetinmeyip gerçekleştirdikleri saldırının bir fırsat olduğunu vurgulayarak İran halkını rejimi devirmek için harekete geçmeye çağırıyordu.
Halet-i ruhiyesini tasvir için megalomani kavramının yetersiz kaldığı bariz hale gelen ABD’nin kaçık lideri Trump Siyonist çeteyle birlikte gerçekleştirdikleri Hamaney suikastını büyük bir gururla dünyaya duyururken aslında tüm yeryüzüne “İtaat et ya da öl!” mesajı veriyordu.
Netanyahu adlı soykırımcı katile Gazze’de verdiği sınırsız destekle uluslararası sistemi paspas gibi çiğneyen ve en son olarak 2026’nın ilk saatlerinde Venezuela topraklarında icra ettiği korsanlık eylemiyle kuralsız bir dünya düzeni inşa etme çabasını en net, en açık biçimde sergileyen Trump başkanlığındaki ABD yönetiminin bu tutumu artık kimseye şaşırtıcı gelmiyor. Bu şeytani ittifakın son dönemde icra ettiği eylemlerle yeryüzü adeta doğrudan sömürgecilik çağına geri döndürülmüş gibi.
Siyonist çetenin 7 Ekim’den beri ABD’nin desteğiyle giriştiği saldırılarla tüm Ortadoğu’yu dizayn etme çabasına paralel biçimde Trump yönetimi küresel çapta bir hizaya getirme kampanyası yürütüyor. Bunun için ekonomik-mali yaptırımlardan askerî müdahalelere kadar her türlü aracı hiçbir hukuk, kural gözetmeden kullanıyor.
Daha genelde Amerikan-Siyonist şeytani ittifakın çıkarlarına, amaçlarına tehdit oluşturabilecek tüm muhalif unsurlar tasfiye edilmeye çalışılıyor. Sadece örgütler ve örgütlerin yöneticileri değil, bu şeytani ittifakın karşısında konumlanan ya da konumlanabilecek devletler ve liderleri de doğrudan hedef alınıyor. Başta BM olmak üzere uluslararası kurumlar etkisiz hale getirilirken, Adalet Divanı, UCM gibi organlar tehdit edilip yaptırımlar uygulanmak suretiyle sindirilmeye çalışılıyor.
Bu süreçte bölgede pek çok ülke ve halk Siyonist çetenin saldırılarının hedefi oldu. Lübnan, Suriye, Yemen, Katar doğrudan saldırıya uğrarken, ayrıca pek çok bölge ülkesi de tehdit ve şantajlara maruz kaldı, örtülü operasyonlarla karşılaştı, sindirildi, etkisizleştirildi. Körfezin zengin ülkeleri resmen fidye vermek zorunda bırakılırken, Afganistan’dan Somali’ye kadar tüm bölgede kaos ve kargaşa beslendi, bölgesel ihtilaflar derinleştirildi.
Hedef Tahtasındaki İran
Böyle bir konjonktürde zaten öteden beri hedef tahtasında bulunan İran’ın açık, yoğun, kapsamlı bir saldırıya maruz kalması beklenmedik bir durum değildi. On yıllardır Siyonist rejimin beklediği fırsat ayağına gelmişti. Haziran 2025’te ABD’nin isteksizliğini aşamayan ve İran’a karşı başlattığı saldırıda kısmen desteğini almakla beraber ABD’yi topyekûn savaşa dâhil olmaya ikna edemeyen Netanyahu çetesi bu zaman zarfında amacına ulaştı ve ABD ile birlikte İran’a karşı tam tekmil bir savaş hedefini gerçekleştirdi.
Meselenin özünde Siyonist çetenin varlığı yatmakta. Yıllardır tartışılmakta olan, çeşitli düzeylerde müzakerelere konu olan, kimi zaman uzlaşmaya varılıp devam ettirilen ama kimi zaman da ihtilaf neticesinde anlaşmazlıkla neticelenen nükleer silah mevzuu da son kertede İsrail merkezli bir endişeye dayanıyor. Son süreçte bununla da yetinmeyip Trump’ın İran’ın balistik füze kapasitesini de tartışmaya dâhil etmeye kalkışması yine İsrail’in güvenlik endişesi ile irtibatlı bir mesele.
Siyonist çetenin korkusu ABD’nin endişesi olarak tezahür ediyor ve en son Trump’ın İran’ın balistik füzelerinin ABD’yi tehdit ettiği açıklamasında görüldüğü gibi tümden absürt bir hal alıyor. Gerçekten de Gazze hadisesiyle bir kere daha görüldüğü üzere İsrail denilen şeyin asla Filistin topraklarını işgal altında tutan küçük bir yapıdan ibaret olmayıp tüm bir Batı dünyası ve hassaten de Amerikan sistemi olduğu gerçeği giderek netleşiyor.
Teslimiyet Dayatması
İran’ın müzakere yoluyla kendisine dayatılan şartlara boyun eğmemesi ve teslimiyeti reddetmesi üzerine şeytan ittifakı savaş yoluyla İran’ın kolunu kanadını kırmaya girişmiş durumda. Bunda ne kadar başarılı olacakları, ağır bir kuşatma altındaki İran’ın bu yoğun saldırganlığa ne kadar direnebileceği şu aşamada belirsiz. Mamafih İran’ı dizleri üstüne çökertmeyi başardıkları takdirde tüm Ortadoğu’yu kapsayan ve on yıllarca sürecek bir tahakküm sürecine girileceğini görmek için kâhin olmaya gerek yok.
İran için çatışmayı uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüştürmekten başka şans gözükmüyor. Bölge ve daha genelde İslam dünyası açısından ise şeytani ittifakın bu savaştan en azından ağır hasar alarak çıkması, asla muzaffer olamaması hayati önem arz ediyor. Aksi durumda teslimiyet ve işbirlikçilik olgusunun derinleşmesi, koyulaşması kaçınılmaz sonuç olarak belirginlik kazanacaktır. Acziyet ve zayıflık duygusunun pekişmesiyle, kendisini ‘efendi’ konumuna oturtan istikbar cephesinin tüm coğrafyamıza dayatmaya çalıştığı ‘kölelik’ statüsünün içselleştirilme tehlikesi büyüyecektir.
Aynı Acıları Tekrar Yaşamamak İçin Ders Çıkartmak Gerekir!
Bu aşamada İran’ın bilhassa yakın dönemde izlediği mezhepçi siyasetin ortaya çıkardığı derin nefreti konuşmanın, zaaflarıyla, yanlışlarıyla, ihanetiyle İran’ı tartışmanın kazandırabileceği bir şey yok. Bütün bir ümmet olarak karşılaştığımız tehdit çok daha derin, çok daha vahim. Ağır, büyük bir kuşatma ile yüz yüzeyiz. Şüphesiz Amerikan-Siyonist cephesi İran’a mezhepçilik yaptığı için, İslam coğrafyasında ayrışmayı körüklediği için, Irak’ta, Suriye’de zalim rejimlerin yanında Müslüman kanı akıttığı için vs. düşmanlık yapmıyor. Bilakis kendisine tehdit oluşturduğu için saldırıyor. Dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz tehlikenin yönüne, büyüklüğüne bakarak pozisyon almak, açık ve yakın tehdidi gözeterek konum belirlemek zorundayız.
Umarız İran da bu yaşananlardan ders çıkartır. İslam dünyasını mezhep temelinde bir ayrıştırmayla içerden fethetme stratejisinin beyhudeliğini görür. Kendisine kısa vadede bir alan açsa da bu siyasetin uzun vadede sadece buğz ve nefret doğurduğunu, son kertede elini güçlendirmeyip zayıflattığını idrak eder.
Gazze Yeterince Öğretmedi mi?
Gazze hadisesi başlı başına tüm ümmet için ibretlik bir tablo sunmakta, çıkartılması gereken dersler içermekte. İki yılı aşkın bir süre boyunca en vahşi, en zalim yöntemlerle icra edilen Gazze soykırımı bize küresel istikbarın düşmanlıkta sınır tanımayan yapısını ve buna karşın yalnızlığımızı, zayıflığımızı, kuşatılmışlığımızı göstermiş olmalı! Birbirimizle uğraşmanın anlamsızlığını, birbirimize karşı mevzi kazanmanın bizi zafere değil, ancak hezimete sürüklediğini öğretmiş olmalı!
Ne yazık ki hâlâ dar bakış açıları, işbirlikçi yaklaşım tarzları sahada kendini hissettiriyor. Suriye Kürdistan’ında ya da Somaliland’da mazlumiyet söylemiyle birileri emperyal projelere alet olmak için adeta yarışıyorlar. Pakistan ve Afganistan arasında sınır gerilimi savaşa dönüşüyor. İran’a yönelik İsrail-ABD saldırganlığının başladığı bir günde Pakistan -marifetmiş gibi- Afganistan’da Bagram Üssünü vurduğunu duyuruyor.
Bu bağlamda İran’ın karşılaştığı manzaranın ise çok ama çok ibretlik bir durum olduğu görülüyor. Bugün gelinen nokta “Dört Arap ülkesinin başkentini biz yönetiyoruz!” böbürlenmesinin aldatıcılığını olanca açıklığıyla gözler önüne sermiş durumda. Meselenin baskı ve şiddetle Müslüman coğrafyaya hâkim olmak, Müslüman halklara hükmetmek değil, ümmetin gönlünü kazanmak, kardeşliği tesis etmek olduğunun en net biçimde anlaşılması gerekiyor. Bunun yolu ise dar bakış açılarından, mezhepçi, etnik-ulusçu asabiye duygularından sıyrılıp bütün bir ümmeti kardeş belleyen, tüm insanlığa hitap etmeyi önemseyen bir yaklaşımı, söylemi ve tavrı somutlaştırmaktan geçiyor.
Açık ve Yakın Tehlikeye Karşı Tavır Almak
İran’ın da tüm İslam dünyasının da yaşananlardan ibret alması, dersler çıkarması gerekiyor. Sıradan, geçici, kısmi bir saldırıyla karşı karşıya değiliz. Bilakis İslam ümmeti, coğrafyamız çok kapsamlı, derin ve ağır bir saldırıyla yüz yüze. İçeriden dışarıdan kuşatılıyoruz ve direniş zeminimiz giderek daraltılıyor. Direniş iradesinin tümüyle zayıflatılıp kırılması isteniyor.
Dün Gazze üzerinden Lübnan’a, Yemen’e dizleri üzerine çökmeyi dayatanlar, Suriye’yi işgal tehdidiyle kuşatıp teslimiyete zorlayanlar Filistin davasına, mücadelesine on yıllar boyunca belini doğrultamayacağı bir darbe vurmayı hedefliyorlardı. Aynı tutum bugün de İran üzerinden bölgenin yeniden şekillendirilmesi; itiraz edecek, karşı çıkacak tüm unsurların ellerinin kollarının bağlanması planı şeklinde ilerliyor.
Geldiğimiz aşamada iç ihtilafları gündemleştirmenin, her fırsatta geçmişte yaşanan acıları köpürtmenin ümmete bir faydasının olmayacağı görülmeli. Elbette gerçeğe gözlerimizi kapatalım, gayet saf bir tutumla hayalî vahdet senaryoları üretelim demiyoruz; bu tarz temelsiz ve realiteyle bağdaşmayan beklentilerin bir fayda sağlamadığını yaşayarak öğrendik. Ne var ki hangi söylemin, hangi tavır alışın, hangi eylemin bize ne kazandırdığını ve yüz yüze olduğumuz emperyalist-Siyonist kuşatmayı püskürtme, geriletme sorumluluğumuzun ifası noktasında ne tür sonuçlar doğurduğunu da iyi hesap etmek durumundayız. Hiç kuşkusuz İslam topraklarını işgal eden, yayılmacı, soykırımcı kâfirleri öncelikli düşman olarak algılamaktan uzak bir tutum ne akidemizle ne de yaşadığımız somut gerçeklikle bağdaşır.


