Bangladeş’teki Değişim Sürecinde Cemaat-i İslami’nin Yaklaşımı
HAKSÖZ Sayı: 422/423 - Mayıs/Haziran 2026

-Açık Oturum-

Hint Alt Kıtası Müslümanları Hindistan’da iktidarı elinde tutan Narendra Mondi hükümetinin baskı, yıkım, katliam, sürgün tehditleri ve Hinduizm’in ırkçı “Hindutva” doktrininin doğrudan veya dolaylı kuşatması altındadırlar. 2024 yılında Bangladeş’te Hasina diktatörlüğüne karşı gerçekleştirilen devrim sürecinde rol alan Cemaat-i İslami de uzun bir baskı rejiminden sonra normalleşme yolunda daha iyi şartlara kavuştu. Ama geçmişten gelen yoksulluk ve baskı rejiminin artıklarıyla güncellenmeye çalışılan derin devlet travmaları hâlâ atlatılabilmiş değil.

Konuyla ilgili Bangladeş Meclisi’nde mebus, Uluslararası Parlamentolar Birliği üyesi ve Cemaat-i İslami’nin 2016 yılında idam edilen başkanı rahmetli Motiur Rahman Nizami’nin oğlu Dr. Muhammed Naziburrahman ve Doğu Londra’daki en büyük caminin imamı ve hatibi Şeyh Abdulkayyum ile yaptığımız özel bir oturumda “Bangladeş’te Değişim Süreci ve Cemaat-i İslami’nin Yaklaşımı” konusunu müzakere ettik. Anlatı-bilgi ve mütalaalardan ayrı ayrı istifade ettiğimiz bu diyalogumuzun organizasyonunda katkıda bulunan ve müzakere boyunca mütercimlik yapan Yasin Aktay ve Ömer Faruk Korkmaz’a teşekkür ediyor; söz konusu oturumdan bazı pasajları dergimiz okuyucusunun ilgisine sunuyoruz.


Yasin Aktay:

Bangladeş’te Hasina iktidarı 28 Şubat'tan beter bir zulüm dönemiydi. Yaklaşık 16 sene kadar devam etti ve hikâyesi şuydu: Hasina'nın babası Mucibur Rahman Bangladeş'in Pakistan'dan ayrıldığı 1971 döneminde öldürülüyor. O dönemde Cemaat-i İslami, Pakistan’dan ayrılmayı istemiyor. Çünkü Bangladeş'in Pakistan'dan ayrılığını körükleyen ülke Hindistan. Hindistan bölgede kurucu aktör. İngiltere de razı oluyor. İngiltere her durumda kendi kazancına bakıyor. Yani kasa kazanır gibi kim galip gelirse kendisinin kazanabileceği bir formül mutlaka buluyor İngiltere. O yüzden orada duruma karışmıyor. Esas belirleyici olan devlet Hindistan. Ben geçen yaz Bangladeş'e gittim; devrimin birinci yıl kutlamalarına. Orada enteresan bir şey fark ettim. Hindistan'ın Bangladeş nazarındaki yeri, Avrupa'nın Türkiye nazarındaki yerine benziyor. Orada mesela Hindistan taklitçiliği var; Hindistan'a özenme. Bizdeki Batılılaşma gibi. Orada da Hindistanlaşma var. Elit tabaka Hindistan'a özeniyor; yüzü Hindistan'a dönük. Hindistan da onları parayla besliyor. Hindistan kendisini kalkınmış bir model olarak sunuyor Bangladeş halkına.

Fiilî durumda Bangladeş aslında Hindistan'la entegre olmuş gibi bir şeydi. Fakat ekonomideki yolsuzlukları, kötü ve despot yönetimi dolayısıyla Hasina'ya olan nefret giderek Hindistan'ı da kapsadı Bir anlamda hayırlı oldu. Nitekim Hasina devrilince oradaki Hindistan nüfuzu da kırılmış oldu.

1971'deki Bağımsızlık Savaşı, Hindistan'ın bir komplosu ve kışkırtmasının eseriydi. Milliyetçiliği besledi. Bunun için elverişli doneler de vardı. Pakistan ayrı Bangladeş ayrı bir dil kullanıyor. Biri Bengalce, biri Urduca konuşuyor. Coğrafi olarak da birbirine uzak. Pakistan'la ülkeyi birbirine bağlayan hiçbir şey yok. Bangladeş, Hindistan'ın koynunda küçücük bir yer ve Hindistan'dan başka komşusu yok. Tek komşusu deniz. Gazze gibi yani biraz. Onun için eğer bir kaderse coğrafya, Bangladeş Hindistan'a haddinden fazla bağlı ve bağımlı. İllaki Hindistan'la bir şey kurmak zorunda kalacaklar. Bu kuracakları bağın biraz daha onurlu bir bağ olması çok önemli olur tabiî ki.

Dr. Muhammed Naziburrahman:1

Şu başlıklar çerçevesinde bazı açıklamalar yapacağım:

1. Cemaat-i İslami’nin fikrî, yapısal ve stratejik gelişim seyri.

2. Diktatör Hasina’yı deviren ayaklanmada Cemaat-i İslami’nin rolü.

3. Cemaat-i İslami’nin halk içindeki ve üniversitedeki gücü.

4. Mevcut ulusal sistem içinde Cemaat-i İslami’nin hem metodik hem kimliksel özgünlüğünün nasıl seyrettiği.

5. İran’a yönelik saldırıya ve Güneybatı Asya’daki son gelişmelere Cemaat-i İslami’nin nasıl baktığı.

Bangladeş’te Cemaat-i İslami ideolojik ve bir dava hareketi olarak ortaya çıktı. Daha sonra bir anayasa hareketine veya mücadelesine dönüştü. Tabiî ki bu anayasa mücadelesi Bangladeş’teki demokratik sistem içerisindeki bir mücadeleydi.

Birinci aşama, 1941'de Üstad Mevdudi’nin, Cemaat-i İslami’yi kurmasıyla birlikte başladı. Bu aslında İkinci Dünya Savaşı sonlarına ve İngiliz kolonyalizmi dönemine denk gelen bir şeydi. Hindistan milliyetçilerine karşı ortaya çıkmış bir reaksiyon, bir hareketti. Çünkü Hindistan milliyetçilerinin temel sloganı şuydu: “Hindistan Hindistanlılarındır!” Aslında bu, “Hindistan Hindularındır!” demektir. Ve Müslümanlar Hindistan’ı işgal etmiş yabancılar olarak yorumlanıyordu.

İngiliz emperyalizminin zulmünden ve entelektüel gücünden etkilenen bazı Müslüman aydınlar da bu “Hindistan Hindistanlılarındır!” sloganına ikna oldular, kandılar. Bir tanesi Hüseyin Ahmed Medeni'ydi, kendisi “Hindistan Milliyetçiliği” adında bir kitap kaleme aldı. Üstad Mevdudi, Hüseyin Ahmed Medeni'nin yaklaşımlarına reddiye yazdı. Ve “Biz Hindistan'da yaşayan Müslümanlar olarak Hindu milliyetçilerle aynı ümmet değiliz. Biz Müslümanlar olarak bir ümmetiz.” diyordu.

Üstad Mevdudi ‘iki millet’ teorisini işledi. Hindular ayrı, Müslümanlar ayrı millettir anlamına gelen teoriye destek verdi. Müslümanım demek yetmez. Ciddi bir entelektüel çaba gerekir. Aynı zamanda Müslüman liderlere ihtiyacımız var. Sahabeler gibi ciddi duruşlara ihtiyacımız var, diyordu.

İslam sadece bireysel bir yaşama biçimi değildir. İslam bir dünya görüşüdür. İslam'ın bir sistemi vardır. Üstad Mevdudi bu davanın mücadelesini verdi. Her türlü seküler ve milliyetçi tavra karşı reddiyeler yazdı. Batı merkezli liberalizm, sosyalizm ve materyalizm gibi ideolojilere karşı kitaplar kaleme aldı.

İkinci aşama, 1947'den 1971'e kadarki süreçtir. Bangladeş İslami hareketi sürecinde öğrenci teşkilatımızı kurduk. İngilizler Hindistan'ı işgal etmeden önce, bizim eğitimlerimiz Farsça yapılıyordu. İngilizler gelip bunu İngilizceye çevirdiler. Sonrasında da Bengal diline dönüştürdüler. Bu sebeple, Bangladeş dilinde İslami literatür yoktu. İslami hareket bu durum karşısında hızlı bir şekilde Bengal dilinde İslami literatürle ilgili çalışmalar yapmayı, tercümeler yapmayı, eserler yayınlamayı kendisine misyon edindi. O günlerde İslami hareketin karşılaştığı en büyük problemlerden bir tanesi Bangladeş milliyetçiliğiydi.

Bu radikal milliyetçilik nihayetinde Bangladeş, Pakistan'dan ayrıldı ve ortaya Bangladeş diye bir devlet çıktı. Bangladeş'teki İslamcılar ve Cemaat-i İslami'nin bütün tarafları, ümmetin birliği anlamında Bangladeş-Pakistan birliğini savunmuşlardı.

Pakistan'dan ayrılma anlamında Bangladeş'in özgürlük hareketini Hindistan destekliyordu. Hindistan'ın desteklediği bir sürecin karşısındaydık. Bunun sonucunda Bangladeş bağımsız olunca seküler bir devlet haline geldi.

Din merkezli ve İslam'dan kaynaklanan her türlü siyaset yapmak, siyaset adına konuşmak, siyasetle dini birbirine karıştırmak kanunen yasaklandı. Dolayısıyla Cemaat-i İslami yasaklandı. Bunun sonucu Cemaat-i İslami yer altına çekilmek zorunda kaldı. Bu durum 1979 yılına kadar devam etti ve Ziyaur Rahman iktidara gelince yasağı kaldırdı.

Üçüncü aşama, 1979’dan 2008’e kadar olan süreçtir. Cemaat-i İslami artık bu dönemde yasal, meşru bir siyasi parti haline geldi ve hızla büyümeye başladı. Merkezden halka, yukarıdan aşağıya doğru ciddi bir örgütlenme içerisine girdik. Ciddi bir taban oluştu. 1977'de Güneydoğu Asya'nın en güçlü öğrenci teşkilatı kuruldu. İslami hareket artık her alanda varlığını göstermeye başladı. Medya alanında, ticaret ve iş dünyasında, okullarda örgütlenmeye başladı.

Anayasal ve meşru siyasi bir parti olarak siyasi faaliyetlerine başlayan Cemaat-i İslami seçimlere katıldı. Siyasi partilerle koalisyonlara girdi, ittifaklar yaptı. Meclis’te belli sayıda sandalye kazandı ve 2001'de hükümetin ortağı oldu.

Dördüncü aşama, 2008-2024 arası süreçtir ki 2008'de bir darbe oldu ve mevcut hükümet düşürüldü. Eski rejimi yeniden getirdiler. 16 yıl boyunca sürecek bu dönemde eski rejimin zulmü yeniden hortladı.

Bu süreçte en büyük hedef, en çok zulme uğrayan taraf tabiî ki İslami hareket mensupları ve Cemaat-i İslami üyeleri oldu. Cemaat üyeleri ağır işkencelerden geçirildi.

Benim yaşlı babam mahkeme kararı ile idam edildi. 2013 yılında parti kapatıldı. Bu sebeple seçimlere katılamadık.

Beşinci aşama, bugün devam etmekte olan süreçtir. 2024'te topyekûn bir direniş başladı. Hükümet düşürüldü ve başbakan Hindistan'a kaçtı.

Bu devrimin gerçekleşmesinde Bangladeş İslami hareketi, öğrenci hareketi çok büyük rol oynadı ve büyük katkıda bulundu. Sokaklarda, caddelerde, üniversitelerde gençliğin ve halkın harekete geçmesinde bu devrimi arka planda destekleyip yönettiler. Devrimle birlikte ülkede çok büyük bir değişim başladı. Bu, kontrollü bir geçiş dönemiydi. Eski rejim sarsıldı, sallandı ama tam olarak değiştirilemedi. Çünkü bu devrimi yapan, başını çekenler genç arkadaşlardı. Yani iktidara gelmek konusunda yeterli vasıf ve özelliklere çok fazla sahip değillerdi. Gençler bu sebeple Uluslararası Nobel Ödülü sahibi Dr. Muhammed Yunus'u ülkeyi yönetmek için davet ettiler. Çünkü Dr. Yunus hem Batı tarafından hem Hindistan tarafından hem de Bangladeş ordusu tarafından kabul edilebilir bir isimdi.

Birçok insan böyle büyük köklü değişimi, tabiî olarak bir devrim olarak algıladı. Çünkü uzun yıllardan beri zulüm temelli bir rejim yıkılıp değişmişti. Geçmiş dönemde devletin bütün kurumlarına olan güven tamamen sarsılmıştı. Sadece bir ayda 1400'den fazla insan öldürüldü. Büyük halk kitleleri sokaklara çıkarak bu devrimi gerçekleştirdiler.

Ama bütün bunlara rağmen rejim hâlâ büyük oranda gücünü korumaktadır. Bundan dolayı biz Bangladeş'te meydana gelen olaya “Devrim ama devrim değil.” diyoruz.

Batı, Hindistan, ordu, Bangladeş bürokrasisi, yani herkes Dr. Yunus'u kabullendi.

Bundan sonra ne olacak?

Ama ortada bir sorun var: Anayasal olarak bundan sonra ne olacak? Doğal olarak halktan bir meşruiyet almaları gerekiyor. Yani halk ülkeyi geliştirmek için bunlardan bir reform bekliyor. Özellikle önceki rejim tarafından öldürülen insanlar adalet istiyorlar. Hukuksuzlukların hesabının sorulmasını talep ediyorlar. Ve en kısa zamanda özgür bir seçim yapılmasını istiyorlar. Nasıl seçimlere gidileceği konusunda siyasi partilerle, devrimin başını çeken taraflarla, şu andaki hükümet arasında bir konsensüs oluşturuldu.

Anayasanın tekrar gözden geçirilmesi; bağımsız bir yargının oluşması ve kabul edilebilir, makul, adil bir seçim sistemine gidilmesi; medyaya özgürlük tanınması; bütün hükümet programlarının hesaba çekilebilir hale getirilmesi ve siyasi baskıların sona erdirilmesi konusunda bir mutabakat metni imzalandı ve anlaştılar.

Bu bizim açımızdan, İslami hareket açısından, özelde Cemaat-i İslami açısından çok önemli bir açılımdır. Yeni bir dönem başlıyor bizim için. Uzun baskı yıllarından sonra yeniden nefes alıp kaldığımız yerden devam etmek için iyi bir başlangıç. Hükümetin baskısı azaldı. Tekrar her yerde faaliyetlere başlandı. Daha önceden tutuklanan, yargılanan birçok İslamcı serbest bırakıldı. Daha önceden Bangladeş'in medyasında İslami hareket marjinal hale getirilmişti. Demonizasyon, ekstremistler gibi kavramlarla İslami hareketleri şeytanlaştırmışlardı. İslamcılar ülkenin genel ana akım söyleminin dışına itilmişti.

Temmuz devriminden sonra İslami hareket yeniden eski konumuna geldi. Ülkenin ana akım televizyonlarında, devlet televizyonlarında yeniden İslami hareket mensuplarının, Cemaat-i İslami'nin temsilcilerini görmeye başladık. Özellikle devrimde çok etkili olan gençler İslam devleti ve İslam toplumu konusunda daha çok merak eder oldular, daha fazla okur oldular. Bu bizim için önemli bir değişimdi.

Bangladeş’teki geçici hükümet, üniversitelerde öğrenciler arasında seçimler yaptı. İslami hareketin öğrenci teşkilatları üniversitelerdeki bütün seçimleri kazandılar. İlk defa Bangladeş halkının zihninde şöyle bir şey oluştu: Cemaat-i İslami bu ülkeyi yönetecek kapasite ve kadrolara sahiptir. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi de daha önceki rejimin yolsuzluklarla anılmasıdır. Bu gençlerin tertemiz olması halkın zihninde umudu büyütüyor.

Önceki aylarda seçimler yapıldı. Şöyle bir tartışma başladı Bangladeş’te: Bangladeş derin devletinin de desteği ile BNP (Bangladeş Milliyetçi Partisi) tekrar iktidara geldi.

Cemaat-i İslami, Meclis’te 300 sandalyenin 68’ini kazandı.

Bu bizim açımızdan tarihî bir başarıdır, çünkü Cemaat-i İslami artık Bangladeş'te ana muhalefet partisi haline gelmiştir. Bu, BNP ile Cemaat-i İslami arasında siyasi mücadelenin öne çıkacağını gösteriyor.

Biz 12 parti ile iş birliği yaptık. Yüzde 37’lik bir oy aldık. Şu anda iktidara gelen parti yüzde 49 oy aldı.

Geçmiş 16 yılda hem BNP hem de Cemaat-i İslami aslında zulme uğrayan iki partiydi. Benim babam idam edildi, BNP'nin başkanı da zindandaydı. Daha önce BNP'nin bir lideri de idam edildi. BNP seçimden önce derin devletle anlaşmış gibi görünüyor. Özellikle Amerika ve Hindistan'la bir uzlaşmaya gitmişler gibi duruyor.

Temmuz Anlaşması yapılmıştı. BNP iktidara gelince onu uygulamayı reddetti, uygulamadı. Askıya aldı. Eski rejimin ortaklarıyla iş birliği yapmaya başladı. Amerika'yla da belli uzlaşmalara vardılar.

Bangladeş Dışişleri Bakanı Hindistan'ı ziyaret etti. Başbakan da Hindistan'ı yakın zamanda ziyaret edecek. Bu çok anlamlı ve enteresan bir şey çünkü 16 yıllık zulüm döneminde Hindistan BNP aleyhine birçok demeç verdi. Şimdi BNP onlarla görüşme sürecine girdi. Bundan sonra Bangladeş’te Cemaat-i İslami’nin muhtemel yapacakları ve öngörüleri hakkında kısaca şunları söyleyebilirim:

Öncelikle Bangladeş’i değerlendirirken Hindistan ektisini görmemiz lazım.

Kur'an-ı Kerim'de dostun ve düşmanın kim olduğu çok net tanımlanmıştır. Ortadoğu’daki Müslümanların en büyük düşmanları Yahudilerdir. Bizim de Güney Doğu Asya’daki düşmanlarımız müşriklerdir.

Şimdi “Hindistan Hindularındır!” rejimini uygulayan BJP (Hint Milliyetçisi Partisi) Başkanı, Başbakan Narendra Modi hükümeti var. Bunların temel ideolojileri “Hindutva”dır. Hindutva ideolojisinin en temel prensibi Hindistan'dan Afganistan'a kadar, yani bölgedeki bütün devletler Hindistan olacak. Hindutva ideolojisini, yani birleşik Hindistan ideolojisini yerine getirecekler. Yani hepsi tek devlet olacaklar. Bangladeş, Pakistan, Hindistan ve Afganistan'a kadar hepsi Hindu devlet olacak.2

Onlar sadece İslami hareketi şeytanlaştırmıyorlar, direkt olarak saldırıyorlar. Ayrıca Batılı güçler de Hindistan'ın bu ideolojisini Bangladeş'e karşı destekliyorlar.

Toplumu daha çok sekülerleştirmeye, İslami hareketi o anlamda daha çok marjinal hale getirmeye çalışacaklar. Eğitimi de daha çok seküler hale getirmek için çaba sarf edecekler. Bunlar bizim önümüzdeki meydan okumalar. Sıkıntılarımız ama her şey bu kadar da kötü değil. Şimdi biraz da iyi yönlerden bahsedelim.

Genç kuşak, genç nesil bizim en büyük umudumuz. Onlar bu devrimi gerçekleştirdiler, devrime katkı verdiler. İslam'ı öğrenmek, İslam'ı yaşamak için de çok gayretliler ve meraklılar. Üniversitelerdeki İslami hareketin öğrenci örgütlenmesinin başarısı, geleceğin bizim olduğunu gösterir.

Bizim daha uzun vadeli, daha güçlü bir mücadeleye hazırlanmamız gerekiyor.

Zafer için çok hızlı bir sonuç beklemiyoruz. Uzun soluklu mücadele etmemiz gerekiyor. Bizim yoğunlaşma noktamız gençlerin ahlaki, kültürel, entelektüel, amelî hususları olacak.

Yönetim, idare, medya, siyaset konusunda onları bilinçlendirmek ve tecrübelerini artırmak konusunda gençlere yönelik çalışmalarımız olacak. Geçmiş 16 yıl boyunca yok edilen insani yardım, medya, okullaşma gibi bütün kurumsal yapılarımızı yeniden ihya ve inşa etmek için çalışacağız.

Bu süreci daha güçlü hale getirmek, hızlandırmak için Türkiye'deki kardeşlerimizle de iş birliği yapacağız.

Bizim amacımız, mevcut imkânları değerlendirmek. Her türlü olumsuzluklarla, yolsuzluklarla baş etmek. Bangladeş tam bir yol ayrımında şu anda.

Biz son iki yıl içerisinde şunu gösterdik: Diktatörler de yıkılabilirler. Ama rejimi, sistemi, sistem içerisindeki gücü yok etmek o kadar hızlı ve kolay olmuyor.

Bu süreç bizim için çok büyük bir imtihan, iyi bir fırsat ve her zaman dualarınızı, desteklerinizi bekliyoruz.

Uluslararası hegemonik güçler, İslam'ı şeytanlaştırıyor ve marjinalleştiriyor. Batı'nın yapmaya çalıştığını yakından takip ediyoruz. Gazze'de yapılan soykırım ve Orta Doğu ülkelerinde İslami hareketlere yönelik baskılar… Şimdi İran'a yönelik saldırı... Biz biliyoruz ki bu saldırılar İran'da durmayacak. Sonra Pakistan’a sıçrayacak ve tabiî ki Türkiye’ye.

Bütün bu saldırılara karşı İslam ümmeti birlik olmak zorunda. Ümmetin çocukları İslami akidede, yani “La ilahe illallah Muhammedun Resulullah” inancında birleşmelidir. Ve bu dış saldırılara karşı topyekûn karşı koymalıdır. Bizim duamız ve gönlümüz tamamen mazlum, ezilen halklarla beraberdir. Şii ya da Sünni fark etmez. Biz her zaman mazlumların yanında olmalıyız.

Yasin Aktay:

Londra'da çok önemli bir Bangladeşli diasporası var. Yani neresinden bakarsanız 500 bine yakın. Benim tanıdığım Bangladeşlilerin neredeyse yüzde 80'i İngiltere'de oturuyor. Orada çok iyi dernekleri, think tank kuruluşları var. Akademik, güçlü dergiler çıkarıyorlar. Uluslararası düşünce kuruluşu Chatham House’a davet edilenler oluyor. Orada konuşmalar yapıyorlar. İngiltere bence bu konuda çok akıllı davranıyor. Bizim gibi davranmıyor. Biz yeni yeni böyle bir hamle yapmaya kalkışıyoruz. Şu anda Arap Baharı'ndan sonra Türkiye'ye gelen Arapları çok güzel misafir ediyoruz ama çok iyi işlenmiş bir stratejik planımız yok. Bir anlamda Arapları yük gibi de görüyoruz. İngiltere onları yük gibi görmüyor. İngiltere ileride lazım olacak diye onları barındırmakla kalmıyor, aynı zamanda güçlü kılıyor. Mesela şimdi Bangladeş'te yeni bir durum oluştu. Bangladeş'te oluşan bu duruma vaziyet edecek tonlarca insan İngiltere'den çıkıp Bangladeş'e gitti. Hepsi Cemaat-i İslami'nin veya başka muhalif grupların adamları. İngiltere’nin bu vizyonu sayesinde Somali'den tonlarca insana vatandaşlık vermiştir. Biz ise Somalilileri Ankara'da tuttuk, görüntüyü bozuyorlar diye. Hayatımda en utandığım manzaralardan birisidir. Somalileri derdest ettik ve geri gönderme merkezlerine gönderdik. Hâlbuki İngiltere olaya şöyle bakıyor: Ben bugün on bin Somaliliye vatandaşlık veririm; onlar benim vatanımın bir uzantısı olur. Aslında vatandaşlık politikasının genel çerçevesi budur.

Dünyada büyük ülkeler vatandaşlığı böyle bir soft power olarak yani yumuşak güç olarak kullanırlar. Bizde mesela önceki İçişleri Bakanı “Bir tane adama bile vatandaşlık vermedim!” diye övünüyordu. Sağda solda bunu söylüyordu. Vatandaşlık dediğin senin avantajındır. Yani birine vatandaşlık verdiğin zaman bu vatanın topraklarından bir karış alıp vermiyorsun. Bilakis sen dünyanın ücra köşelerinden bir yerde kendine bir vatandaş yaparak onu kendine temsilci yapıyorsun. Türkiye'nin vatandaşlığına rağbet eden bir insan, Türkiye'ye sempati duyan bir insandır. Potansiyel olarak şu anda Türkiye'de yaşayan ve Türkiye'de yaşamaktan hiç memnuniyet duymayan, hatta Türkiye'den, senden, benden nefret eden milyonlarca insandan çok daha hayırlı insanlar onlar. Bu ülkeye çok daha faydalı olurlar.

Bangladeşliler İngiltere'de vatandaşlık aldılar diye oranın ajanı olacak halleri yok. Ama muhtemelen İngiltere'yi daha iyi anlıyorlar. İngiltere ile bağları daha güçlü oluyor. İngiltere'ye yönelik eleştirileri daha ölçülü olur; mutlak düşmanlık yapamazlar. Böyle bir tarafı var bu işin yani. O yüzden mesela Bangladeş'te yaşayan, daha doğrusu İngiltere'de yaşayan Bangladeş profili biraz enteresan bir profildir. Neticede zor zamanlarda orada kendine bir sığınak bulmuştur. Ama kökü çok daha eskilere; İngiltere'nin Hindistan'daki sömürgesine dayanıyor.

Şeyh Abdulkayyum:3

Doğu Londra Mescidi, Bangladeş diasporasının, Bangladeşli Müslümanların bulunduğu yerin tam ortasında bir yerde. İngiltere'de yaşayan Müslümanların büyük bir kısmı Pakistan’dan, sonra Hindistan’dan, sonra da Bangladeş’ten. Yani İngiltere'deki Müslüman diasporanın üçüncü büyük kitlesi Bangladeşlilerden oluşuyor. Sonra Afrika geliyor. Belki beşinci sırada Araplar veya Türkler olabilir.

Bangladeşliler çeşitli İngiliz şirketlerinde çalışmak üzere 1900'lerin başında İngiltere'ye gitmeye başladılar. Bugünkü Pakistan, Hindistan, Bangladeş o zaman İngilizlerin kontrolünde, işgal altındaydı. İngiltere'de çok ciddi işçi ihtiyacı vardı ve buralardan insanları oraya götürdüler.

Son 20 senede de özellikle Bangladeşli Cemaat-i İslami'den çok arkadaşımız İngiltere’ye göç etti. Bangladeş diasporası arasında Cemaat-i İslami çok etkin. Müslüman diaspora arasında en etkin grup şu anda Bangladeş Müslümanları. İkinci sırada Pakistanlılar var.

Hindistan'dan gelen Müslümanlar ise daha çok Diyobend ekolüne mensuplar. Hindistan diasporasının çok fazla medresesi var. Diyobend kökenli oldukları için medrese kökenli çalışıyorlar ve çok fazla okulları var. İslami hareket bağlamında ve sosyal faaliyetlerde Pakistanlılar ve Bangladeşliler daha aktifken; Hindistan diasporası daha çok eğitime yoğunlaşmıştır.

Bangladeş kökenli Cemaat-i İslami üyelerinin Bangladeşli Müslümanlar üzerinde çok etkisi var. Bununla birlikte Doğu Londra'daki caminin de hem Bangladeşliler hem de diğer Müslümanlar üzerinde etkisi var.

Tabiî ki orada yaşayan insanların hepsinin Cemaat-i İslami’ye ya da başka bir teşkilata üye olmak gibi bir derdi yok. Ama biz her Müslümana ulaşmaya çalışıyoruz ve cemaate değil, İslam'a davet ediyoruz.

Gençler, yaşlılar, öğrenciler, çocuklar arasında bu cami çok ciddi bir rol oynuyor. Evet, insanların teşkilata gelme dertleri yok ama çocuklarını Müslümanca büyütme sorumlulukları var. Biz de gerekli hizmetleri yapmaya çalışıyoruz.

Türkiye diasporası hakkında da bir şey söylemek istiyorum. Türkiyeliler kendi aralarında bir araya geliyorlar ama diğer Müslümanlarla pek fazla birliktelikleri yok. Bunun kendilerine göre bir artı yönü olabilir ama olumsuz yönleri çok fazla. Mesela geleneklerini, göreneklerini, kültürlerini korumaya çalışıyorlar. Bu anlaşılabilir bir şey. Olumlu bir yön diyebiliriz buna. Yani İngiliz kültüründen, Batı kültüründen fazla etkilenmemek için içe kapanmaları anlaşılabilir. Ama olumsuz yönü diğer Müslümanlarla, diğer diaspora üyeleriyle pek temasa geçmemeleridir.

İngiltere’de yaşayan Müslümanlar olarak görmemiz gereken bir şey var. İngiltere'deki sistem bir şekilde kendini herkese dayatıyor ve hâkim kültür herkesi kuşatıyor. Örneğin çok yıkıcı bir sorun olarak cinsellik eğitiminden bahsedebiliriz. Daha ilkokuldan itibaren bu cinsellik eğitimini başlatıyorlar ve kendi yaklaşımlarını dayatıyorlar.

Bu, İngilizler için anlamlı da olabilir çünkü daha erken yaştan itibaren kız-erkek arkadaş tecrübelerini yaşamaya başlıyorlar. İngiliz toplumunda 17, 18, 19 yaşlarında bir kızın erkek arkadaşı veya bir erkeğin kız arkadaşı yoksa aile şüphelenmeye başlıyor. “Sende problem var. Niye senin kız arkadaşın yok, erkek arkadaşın yok?” diye kendi çocukları hakkında şüphe ediyorlar. Ama başka bir problem de var. Bazılarında çok daha erken yaşta ilişkiye girme süreci başlıyor.

Geçen yıllarda 12 yaşında bir İngiliz kızı doğum yaptı. 2-3 yıl önce bir başka İngiliz kız 11 yaşında doğum yaptı. Erken yaşta çocuklar bu sıkıntıları yaşamasınlar diye çocuklara cinsellik eğitimi vermek gerektiğini düşünüyorlar. Müfredatın bir parçası olarak çeşitli materyaller getirerek bu eğitimi veriyorlar. Bir kız nasıl hamile kalmamalı, ne yapmalı vs. bunu videolarla göstererek anlatıyorlar. Özel okullarda da durum aynı zira okullarda aynı eğitim verilmek zorunda. Bu bizim için çok büyük bir meydan okuma, büyük bir tehdit. Buna karşı biz de boş durmuyoruz, çocuklarımızı korumaya çalışıyoruz. Bilinçlendirme çalışmaları ve kampanyalar yapıyoruz, eğitimler veriyoruz.

Aileleri bu sürece dâhil edip seminerler veriyoruz. Ve ayrıca hukuki mücadele de veriyoruz. Geldiğimiz noktada aileler isterlerse bu cinsellik eğitimini almak istemeyen çocuklarını o dersten alabiliyorlar. Hukuki bir kararla tabiî. Ama maalesef Müslüman ailelerin büyük bir kısmı bu tehdidin veya tehlikenin farkında değiller. Çünkü ailelerin çoğu eğitimli değil. Bangladeşli, Pakistanlı, Hindistanlı ailelerin büyük bir kısmının eğitimi yok. Bu konuda duyarlı olmayabiliyorlar. Biz de farklı ülkelerden gelmiş kardeşlerimize çeşitli kampanyalar ve konferanslarla bilinçlendirme çalışmaları yapıyoruz.

Bizim korkumuz gelecek nesillerin İslam'la ilişkilerinin tamamen kopmasıdır. Ve maalesef ailelerin büyük bir kısmı çocuklarının İslami kimliklerini kaybettiklerinin farkında değil.

***

Dr. Muhammed Naziburrahman:

Bangladeş’te geçen genel seçime ben de katıldım ve ilk tecrübemi yaşadım. Eğer siz oylarınıza sahip çıkmazsanız oylarınız çalınabiliyor.

Bizim bütün bölgelerde sandıklarımızı koruyan iyi yetişmiş arkadaşlarımız maalesef yoktu. Halk bize oy verdi. Sandıkları iyi koruduğumuz bölgelerde biz kazandık. Bu konuyu ciddi olarak ele alıyoruz.

Hem ahlaki prensiplerinizi koruyacaksınız, ideolojik görüşünüzü saf tutacaksınız hem de demokratik bir seçimde temiz seçimlere katılacaksınız. Bu o kadar kolay bir şey değil. Biz tabiî ki prensiplerimizle hareket ediyoruz. Sıradan bir parti değiliz.

Bizim kurucu liderimiz, Üstad Mevdudi, Eyüp Han'a bir şey söylemişti: Biz buraya kendimizi değiştirmek için değil, kültürü değiştirmek için geldik. O zamanlar Mevdudi Pakistan radyosunda dinî programlar yapıyor. Kendisi de aktif siyasete girmek istediğinde Eyüp Han diyor ki: “Siyaset kirli bir şeydir, senin gibi temiz bir adam kirletmesin kendisini!” Mevdudi de “Biz siyasetin çok kirli olduğunu biliyoruz, onu temizlemek için geliyoruz.” diye cevap veriyor.

Bir davet hareketi olarak kurulmuş bir cemaatin sonradan siyasi bir partiye dönüşmesi o kadar kolay olmadı. Çok ciddi tartışmalar yaşandı, müzakereler yapıldı.

Tahmin edebileceğiniz gibi bizim içimizde de çok ciddi tartışmalar var. Biz saf bir siyasi parti mi olacağız, davet ve partiyi birlikte mi yürüteceğiz ya da siyaset ve partiyi ayrı mı tutacağız? Türkiye’deki Milli Görüş siyasi partilerinden nasıl istifade etmemiz lazım? Onlar gibi mi olmamız lazım? Mısır’daki gibi mi? Bu tür tartışmaları çok fazla yapıyoruz. Şehit babam zamanında da bu tartışmalar vardı. O dedi ki: “Biz kendimizi değiştirmeyeceğiz. Onlar kendilerini değiştirse de biz kendimizi değiştirmeyeceğiz. Biz yolumuza devam edeceğiz. Ama ne zaman ki farklı ve daha özgür bir ortam oluşur o zaman tekrar oturur konuşuruz. Ama şu anki şartlarda duruşumuzu değiştiremeyiz.”

Sağlam duruşumuzun faydasını son seçimlerde de gördük. Eğer siz kendinizi değiştirir, normal kirli parti siyasetini yaparsanız, o zaman halk sizinle diğerleri arasında bir fark görmez. Yolsuzluktan bıkmış kitleler temiz kaldığınız sürece sizi bir umut olarak görürler. Sistemler değişiyor. İnsanların mevcut iktidarlardan umutları bitiyor. Biz ahlaki prensiplerimizden taviz vermemeli, sabitelerimizi muhafaza etmeliyiz.

Ülkemizde bir milyondan fazla Arakanlı mülteci var. Bu kardeşlerimize yardımcı olabilmemiz için tüm Müslümanların desteğine ihtiyacımız var. Özellikle Orta Doğu'daki savaştan dolayı yardımlar tamamen durmuş durumda. Bu savaş Arakan Müslümanlarını da etkiledi. Biz hükümette olmasak bile Arakan'da Müslümanlar konusunda hükümetin yapmış olduğu çalışmalara yardımcı olmaya çalışıyoruz. Özellikle Arakan konusunda duyarlı olan Birleşmiş Milletler gibi bazı Avrupa ülkelerini ve çeşitli yardım kuruluşlarını ikna etmeye çalışıyoruz. Onların desteğini almaya çalışıyoruz.

Bizim devrimimiz Arap Baharı’na daha çok benziyor. Aramızdaki fark şu: Arap Baharı’ndan sonra İslamcılar Arap dünyasında iktidara geldiler. Ancak biz iktidar olamadık. Ama bu belki de Allah’ın bir yardımı. Doğrudan iktidara geçmek yerine ana muhalefet olmak ve daha uzun vadeli hazırlık yapmak konusunda Allah’a şükredenler oldu aramızda.

Devrim sırasında 1400'den fazla insan şehit oldu. Mevcut BNP hükümeti şu anda bu ailelerle hiç ilgilenmiyor. Onlarla ilgilenmeyi de kendimize vazife bildik. Ayrıca 50 binden fazla yaralı var. Onların tedavileriyle ilgilenmek de büyük bir çaba gerektiriyor. Hükümetin bu konuda bir desteği yok.

Sadece bu son olaylarda değil, 16 yıldır birçok kesim ve birçok kardeşimiz faşist yönetim sürecinden çok çekti. Bizim görevimiz bu süreçten olumsuz etkilenen kardeşlerimizle ilgilenmek. Bir şeyler yapmak zorundayız ama bizim de kaynaklarımız çok sınırlı. Kahramanlarımızın, mağdur kardeşlerimizin bakıma ihtiyaçları var. Bu anlamda sizlerin desteğine ihtiyacımız var.

Aslında BNP bir platform. Onlar arasında iyi Müslümanlar da ateistler de var. Onların liderlerinden biri (Salahuddin Kadir Chowdhury) İslami söylemleriyle biliniyordu ve Müslümanların davasını savunuyordu. Özellikle Hindistan’a karşı çok sert konuşmaları vardı. İdam edildi. Onun oğlu BNP'den milletvekili olarak seçildi. BNP'nin içerisinde Müslümanlara saygı duyan ve sempatik bakan milletvekilleri, yöneticiler de vardı. Ama bu dindar siyasetçiler son seçimlerde kenara itildiler. Yani şu anda mevcut hükümette görev alan BNP'yi ateistler ve Hindistan’ı destekleyenler ele geçirmiş durumdadır.

Bu partiyle koalisyon yapmayı düşünmedik. Koalisyon yapsaydık bunların yapmış oldukları yanlışlardan halk bizi de sorumlu tutacaktı. Zaten şu anda biz ana muhalefet partisiyiz. Ama güzel bir şey yaparlarsa biz onlara destek veririz. Politikamız her türlü iyiliğin yanında, her türlü kötülüğün karşısında durmaktır. Arakan meselesinde olduğu gibi iyi şeyler yaparlarsa biz onlara destek vereceğiz. Muhalefet olmamız bir şeyi değiştirmiyor. Ama yolsuzluk yaparlarsa tabiî ki karşılarında duracağız.

Şeyh Abdulkayyum:

Ben bir şey ekleyeyim. Belki kardeşimiz siyaseten söylemek istememiş olabilir. Onlar muhtemelen seçim öncesi Hindistan ile anlaşarak iktidara geldiler. Bu yüzden şimdi Hindistan ile birlikte çalışıyorlar.

Geçen 16 yıllık Hasina rejiminde Hindistan Bangladeş’i cebinde görüyor, kontrolü altında olduğunu düşünüyordu. Bütün bu baskılara ve zulümlere rağmen bu devrim nasıl oldu; Allah'ın bir hikmetidir yani. Hindistan, ülkesini çok seven duygusal bir halk olan Bangladeş halkının bu faşist rejimi bir gün mutlaka devireceğinin farkındaydı. Böyle bir ihtimal için birilerini yedekte tuttular ve onlarla sürekli irtibatta kaldılar. Yani önceden bazı BNP'cilerle bir şekilde görüşüyorlardı. Böylece Bangladeş'i her türlü kontrolde tutmak istediler. BNP kurucusu Ziyaur Rahman, iktidara gelseydi durum daha farklı olurdu. Ama Ziyaur Rahman onlar tarafından öldürüldü. Şu anda parti içindeki etkili kişiler partiyi Hindistan çizgisine çekmeye çalışıyor.

İngiltere diasporasında bilinçli Müslümanlar ailelerini, çocuklarını korumak için çalışmalar yapıyorlar. Elhamdülillah, bizim gençlerimiz iyi üniversitelerde okuyorlar. Ayrıca üniversitelerde aktif Müslüman öğrenci birlikleri var. Müslüman öğrenci teşkilatları, her üniversitede var ve bunlar tanınan öğrenci teşkilatlarıdır. Oradaki çalışmalar daha çok kampüs içerisinde mescid açma, toplu namaz kılma, seminerler yapma gibi şeylerle devam ediyor. Hutbeyi kendileri organize ediyorlar, hutbeyi İngilizce okuyorlar. Genelde bu gençler İslami harekete mensup ailelerin çocuklarından oluşuyor.

Bilinçli Müslüman kardeşlerimiz var. Ve onlar gayrimüslim bir ülkede yaşayıp da Müslüman olmayanlara herhangi bir davet çalışması yapmamanın nasıl sorumluluk getirdiğinin farkındalar. Bu konuda sıkı davet çalışmaları yapıyorlar. Bunların sayısı çok fazladır diyemem ama özellikle pazar günleri ellerinde broşürlerle giderler, insanlara çağrıda bulunurlar. Bazı işyerlerine gider, onlarla özel görüşmeler yaparlar. Özellikle Batılılar kermes türü faaliyetleri çok seviyorlar. Bu tip çalışmalar da var ama çok fazla sayılmaz. Özellikle bizim camimize gelen gayrimüslimler var. Onlar için özel bir ekip, bir davet komitesi oluşturduk.

İngiltere'de Müslüman olan kadınların sayısı erkeklerden daha fazladır. Biz davet konusunda çok dikkatli olmalıyız. Davet çalışmalarını yaparken özellikle kendinizi güzel anlatmak, güzel temsil etmek çok önemlidir. Ama dinler hakkında çok olumsuz şeyler söylemek, karşı tarafı tahrik etmek davet prensiplerimize uymuyor. Hiçbir din hakkında negatif davetçi değiliz, sadece kendi değerlerimizi anlatıyoruz. Karşı tarafın dininin olumsuzluklarından bahsetmiyoruz.

Devlet cuma hutbelerimizi mutlaka takip eder. Zaman zaman biz yurtdışından güzel insanları İngiltere'ye davet ederiz. Onlar İngiltere şartlarına dikkat etmedikleri için bazen hutbede bazen duada Gazzeli kardeşlerimize yardım diyerek dua ettiklerinde ve tabiî ki Siyonistlere, İsrail'e falan belli şeyler söyledikleri zaman uyarı alıyoruz. Yani burada antisemitik söylem adı altında ciddi bir resmî takip var. İngiltere’de neyi nasıl söyleyeceğinize dair yol ve yordamı bilmek gerekiyor. Mesela, “Ya Rabbi, Gazze’deki mustazaf kardeşlerimize yardım et.” diyebilirsiniz. “Ya Rabbi, zalimleri zalimlerle helak et!” diyebilirsiniz. Ama “Ya Rabbi, şu Siyonistleri kahret!” dediğimizde resmî uyarı geliyor, sorun çıkıyor.

İngiltere'de hukuki kırmızı çizgileri aşmadığınız sürece istediğiniz kadar gösteri yapabilirsiniz. Tabiî ki Gazze soykırımıyla ilgili gösterilere biz de katkı verdik. Müslüman diaspora tümüyle bu gösterilere destek verdi.

Dr. Muhammed Naziburrahman:

Allah Bangladeş’te bize muhalefette olmayı uygun gördü. Bunun için Allah'a şükrediyoruz aslında. Ne zamanki muhalefetteyseniz mevcut iktidarın birçok hatalarından dersler çıkarabilirsiniz, birçok şey öğrenebilirsiniz. Bizim gibi İslamcı bir partinin iktidara gelmesiyle birlikte bütün dünyanın bize karşı olacağının farkındayız.

Özellikle dış yardım ve Batı yardımlarıyla ayakta durmaya çalışan bir ülkede siyaset yapmanın zorluğunun farkındayız. Ama biz aynı zamanda Allah’a inanan insanlarız. Allah’ın bize yardım edeceğine inanıyoruz. Bizim hızlı bir şekilde iktidara geçme gibi bir planımız yok. Ama bir gün halk bizi iktidara getirirse asla ihanet etmeyeceğiz. Yardım Allah'tandır. Allah'ın yardım ettiği insanlar da inşallah daha iyi olur.

Bizim problemimiz Hindistan halkı ile değil, Hindistan derin devleti ile. Hindistan’ın yanında zayıf bir hükümet olursa bu Müslümanlar için hiç iyi bir durum değil. Pakistan ve Bangladeş’te güçlü hükümetler olursa Hindistan, Hindistan’daki Müslümanlara daha fazla zulmedemez.

Ama geçen 16 yıl içerisinde Bangladeş’te zayıf ve Hindistan'ın tam kontrolünde olan bir hükümet vardı. Doğal olarak Müslümanlara zulmetme konusunda hiç tereddüt etmeyeceklerdi.

90’lı yıllarda Müslümanlar konusunda duyarlı bir iktidar vardı. Babür Mescidi yıkıldığında Bangladeş’te çok fazla gösteri oldu. O zaman başka bir cami daha yıkılmamıştı. Ama son 16 yıldır Babür Mescidi gibi birçok cami yıkıldı Hindistan’da. Ama bizim ülkemizde pek ses çıkmadığı için Hindistan da rahat hareket etti.

Şöyle bir hikâye var Hindistan'da; bunu açıklamazsak anlaşılmayacak. Hindistan'da bir bölge var, kökenleri Bangladeşli Müslümanlar ve bunların kimliğiyle ilgili tartışma devam ediyor. Hindistan, Müslümanların bir kısmını Bangladeş’e sürmek istiyor. Bangladeş'e yakın bir şehirde yaklaşık üç milyona yakın Bangladeşli, daha doğrusu Hintli Müslüman... “Siz Bangladeşlisiniz zaten, Hintli değilsiniz!” deyip onları itmeye çalıştılar. Bangladeş’te zayıf bir hükümet olduğu için elbette Hindistan’daki bu Müslümanları yurtlarından sürmek isteyeceklerdir.

Tabiî ki Hindistan’la bu tartışmaları yürütürken ekonomik ve siyasi olarak dengeyi kurmak gerekiyor. Ekonomik ve siyasi olarak güçlü olmazsanız diğer konularda da zayıf olursunuz. Bu yüzden güçlü bir Bangladeş hükümeti istiyoruz. Yani Hindistan'a köle olmuş, Hindistan'ın güdümünde bir hükümet istemiyoruz. Siyonizm ile Hindu faşizmi arasında bir fark olmadığını da belirtmek isterim.

Biz Bangladeş’te aslında hükümete her konuda karşı değiliz. Çeşitli konularda iş birliği de yapmak istiyoruz. Ama hükümet bize fazla fırsat vermiyor. Aslında şu anda hükümette olan arkadaşların bir kısmı geçmişte zulme de uğramış arkadaşlar. Onlarla biz eskiden ortak faaliyetler de yaptık. Ama şimdi tavırları tamamen değişti ve eski iş birliği imkânlarımızı tanımıyorlar.

Biz BNP hükümeti hemen gitsin gibi bir tavır içerisinde değiliz. Tabiî ki hükümeti yakın takip edeceğiz. Ama çok yanlış bulduğumuz konular olursa -gerek iç gerek dış politikada- barışçıl demokratik haklarımızı kullanarak tekrar gösterilerimizi yapacağız. Kendilerini ispat etmeleri için önlerinde bir beş yıl var.

Yasin Aktay:

İngiltere’de güçlü bir Bangladeş topluluğu diasporası var. Büyük bir çoğunluğu da Cemaat-i İslami ile irtibatlı. Bunlarla tanışıyorduk. Çok tatlı insanlar, gerçekten çok samimi çalışkan insanlar. 4-5 gün kaldım. Ama her gün birkaç tane toplantılarına katıldım gençlik organizasyonları, üniversitedeki dernekleri falan. Şunu gördüm: Çok organizeler, çok kolay organize oluyorlar, çok çalışkanlar ve çok samimiler. Çünkü gerçekten cemaatler ve çok akıllılar. Disiplinliler, çok mütevazı yaşıyorlar. Şehrin merkezinde çok basit bir merkezleri var. Bizim gibi böyle donanımlı bir yerleri yok; bir havaları, kibirleri falan yok. Oradan ben bayağı bir umutlandığımı söyleyebilirim.

Ömer Faruk Korkmaz:

10 yıl Pakistan’da kalmış birisi olarak şunları söyleyebilirim: Bangladeş gerçekten Türkiye Müslümanları için biraz bilinmez bir bölge. Bunun sebeplerinden bir tanesi, yerel dilin çok fazla kullanılıyor olması, biraz da coğrafi açıdan uzak olması. Bir kere bu eksiğimizi gidermemiz lazım. Bangladeş’te 175 milyon Müslüman var. Çok farklı yapıların, çok farklı boyutların olduğu önemli bir coğrafya.

Ben D-8 çalışmalarında fiilî olarak bulunmuştum. “Niye Bangladeş D-8'in içerisinde?” diye bir itiraz gelmişti. Aslında sadece nüfusu için bile Bangladeş’in D-8'in içerisinde yer alması önemliydi. Ayrıca Yasin Bey’in dediği gibi, Türkiye'de ve İngiltere'de yaşayan Bangladeşli öğrenciler gerçekten çok zekiler. Bu tesadüf mü bilmiyorum ama çok zekiler.

Öte yandan Bangladeş’le ilgili bizim Türkiye'de bildiğimiz Mevdudi var. Mevdudi Bangladeşli değil sonuçta. Türkçeye tercüme edilmiş Bangladeşli tanınmış âlimler yok. Türkiye'de okuyan Bangladeşli arkadaşların yazmış olduğu tezler var. Bunlar bir an önce basılırsa Bangladeş'i daha iyi tanımaya başlayacağız.

Son olarak bu oturumda mütercim olduğum için karışmadım ama üstadın Hüseyin Ahmed Medeni ilgili sözlerine bir şerh düşmek isterim. Hindistan bölünürken, yani Pakistan kurulurken, o zaman Pakistan-Bangladeş aynı ülke idi. İki ülke kuruldu. Bangladeş ile Pakistan bir ülke oldu; anlatıldığı gibi. Bu bölünmeye Hindistan İslam cemaati karşıydı. Mevdudi de karşı pozisyondaydı ama şartlar farklı gelişti.

Hüseyin Ahmed Medeni Hilafet Hareketi liderinin yanındaki isimdir. İstanbul'daki hilafeti desteklediği için Malta'ya götürülmüş bir esirdir ve Hindistan'ın en önemli liderlerinden, ulemadan birisidir. Onlar Pakistan'ın ve Hindistan'ın bölünmesini istemiyorlardı. Bu, anlaşılabilir bir şey ama şu anda geldiğimiz nokta başka bir yer. Pakistan Müslümanları ile bizim durduğumuz yer farklı bir noktaya geldi. O gün için Müslümanların büyük bir kısmı bölünmeyi istemiyorlardı. “İngilizler gelmeden önce 1857'de burayı biz yönetiyorduk ve tekrar yönetebiliriz, bu ülke bölünmesin!” diyorlardı. Gandi de çok ricada bulundu Cinnah'tan bölmeyelim ülkeyi, beraber olalım diye.

Konuşmaları metne aktaran: M. Suyuti Dindar

Fotoğraflar: K. Alay, E. Beyazyüz


1- Cemaat-i İslami mensubu ve mebus. Uluslararası Parlamentolar Birliği üyesi. 11 Mayıs 2016’da idam edilen Cemaat-i İslami Genel Başkanı Şehit Motiur Rahman Nizami’nin oğlu.

2- Abdul Macid Mücahid, “Hindistan Müslümanlara ve Hindu Olmayan Diğer Unsurlara Karşı Nazileştiriliyor”, Haksöz Dergisi, Eylül 2023, Sayı: 390; Zehra Türkmen, “Hindistan’da Dinî Irkçılık”, Umran Dergisi, Ağustos 2023.

3- Şeyh Abdulkayyum, Birleşik Krallık East London Mosque imam-hatibi. Suudi Arabistan’da İmam Üniversitesinde master yaptı. Malezya'ya gitti. Orada üniversitede öğretim üyesiyken Ahmet Davutoğlu ile çalıştı. 32 sene önce İngiltere'ye gitti ve Londra'da yaşamaya başladı. İngiltere'de en büyük camii Doğu Londra Mescidi’nde imamlık ve davet faaliyetlerine devam ediyor.

Haksöz Arşivi