Direniş İradesi Sömürgecilerin Silahlarından Güçlüdür!
HAKSÖZ Sayı: 422/423 - Mayıs/Haziran 2026

Coğrafyamız iki buçuk yılı aşkın bir süredir açık bir katliam ve yıkım süreciyle karşı karşıya. 7 Ekim sonrasında aldığı darbeyle paniğe kapılan işgalci Siyonist çetenin sınır tanımaz biçimde sürdürdüğü saldırganlık politikası ABD desteğiyle tüm bölgeye taşınmış durumda. İşgalci Siyonist çetenin Gazze soykırımı ile başlayıp yayılarak devam eden işgal ve yıkım siyaseti ve küresel haramiler tarafından bu vahşete verilen açık destek sorunun Gazze’yle sınırlı olmadığını, hatta Filistin’den de ibaret görülemeyeceğini, coğrafyamızın tamamını hedefleyen bir kuşatma ve tahakküm tehdidiyle yüz yüze olunduğunu ortaya koymuştur.

Gazze’de açık bir soykırım yaşanırken, Batı Şeria’da gerçekleşen sindirme politikaları, yerleşimci adı verilen gasıp, necis unsurlar eliyle yürütülen işgal taktikleri, Mescid-i Aksa’ya yönelik baskılar İsrail adlı Siyonist terör örgütünün Filistin’i toptan yutma çabasını ortaya koyan somut göstergeler oldu. Aynı süreçte işgalci, yayılmacı çete, hassaten ABD desteği ve ortaklığıyla saldırganlığını Lübnan’dan Suriye’ye, Yemen’den İran’a kadar çok geniş bir alana taşıdı.

Tüm bu tablonun Müslüman halklar arasında derin bir moral bozukluğuna sebebiyet verdiği bir sır değil. Gazze’de icra edilen vahşet karşısında etkili bir karşı koyuş sergileyememenin yol açtığı acziyet duygusu hüzün ve gerilimi besliyor. Dizginsizleşen saldırganlık zinciri bu durumu daha fazla derinleştiriyor.

Şüphesiz bu sonuç anlaşılabilir bir şeydir. Gözlerimizin önünde yaşanan, adeta canlı olarak seyrettiğimiz bir soykırımı durduramamak, engelleyememek kaçınılmaz biçimde olumsuz duyguları besler. İlk başta işgalci zalimlere ve destekçilerine yönelik gelişen tepkinin bir müddet sonra içe dönmesi ve kendimizle hesaplaşmaya, kendimizi suçlamaya dönüşmesi de beklenir bir durumdur.

Tam bu noktada yaşadığımız, şahitlik ettiğimiz acı hadiseler karşısında moral bozukluğunu artıran, güvensizliği besleyen duygusal tepkilerden öte dengeli ve ilerletici bir tavır takınma sorumluluğumuza dikkat çekmekte yarar var. İnsanız, elbette duygularımızı yok sayamayız. Gazze örneğinde olduğu gibi, bunlar derinlemesine incindiğinde tepkisel yaklaşımların gelişmesi de normaldir.

Ne var ki gelişmeleri sadece gündelik hadiseler olarak değil, bütüncül bir perspektifle ve tarihsel bağlamda değerlendirmek gerektiğini de göz ardı edemeyiz. Nitekim kendimizi daha güçlü ve donanımlı hissetmek ve mücadeleyi daha ileri safhalara taşımak için de bu elzemdir.

Ne Onlar O Kadar Güçlü Ne de Biz O Kadar Zayıfız!

Gazze hadisesinin küresel haydutluk karşısında yeterince güçlü ve donanımlı olmadığımızı ortaya koyduğunu inkâr edemeyiz ama konunun “Onlar çok güçlü ve her şeye muktedirler, bizlerse çok zayıf ve çaresiziz!” ikilemine sıkıştırılabilecek kadar basit olmadığını da görmek ve haykırmak durumundayız.

Öncelikle muhataplarımızla aramızdaki güç dengesizliğinin bugün itibariyle ortaya çıkan, nevzuhur bir durum olmayıp en az birkaç yüzyıllık bir olgu olduğunun altını çizelim. Bununla birlikte son süreçte yaşanan gelişmelerin işgalci-sömürgeci güçlerin limitlerini de açığa çıkardığını, öyle zannettikleri gibi her şeye muktedir olmadıklarını, güç kullanarak her istediklerini elde edemeyeceklerini tüm açıklığıyla ortaya koyduğunu da vurgulayalım.

Bugün itibariyle İsrail adlı işgal çetesi tüm dünya genelinde eşine az rastlanır bir mutabakatla tam bir nefret figürüne dönüşmüş durumdadır. Aynı şekilde Trump İran’da giriştiği macerayla enerji maliyetlerinden tarıma, lojistiğe kadar her alanda açık bir yoksullaşmaya yol açmış, sadece Amerikan halkını fakirleştirmekle kalmayıp tüm dünya halklarını da sıkıntıya sokmuştur. Bu yönüyle Trump’ın adı bugün sadece küresel bir felaket unsuru olarak anılmıyor, uğradığı askerî başarısızlık nedeniyle ABD’nin caydırıcılığına da büyük bir darbe indirmiş olarak algılanıyor.

Özetle işgalci zalimler çok ağır tahribat ve zarar verdirmiş olsalar da asla kazanmış değiller. Güçleri tahrip etmeye, katletmeye yetse de arzularını gerçekleştirmeleri imkânsız. Allah’ın izniyle, hedefledikleri statükoyu inşa edebilmeleri mümkün gözükmüyor.

Her Yerde Direnişle Karşılaştılar, Karşılaşacaklar!

Bu olgu tüm bu süreçte her yerde net biçimde görüldü, hamd olsun. Evet, Gazze’yi yakıp yıktılar, korkunç bir vahşet gerçekleştirdiler ama Gazze’de direniş iradesini kıramadılar. Hamas’ın, Gazze’nin, daha ötesi tüm Filistin’in ayrılmaz, ayrıştırılamaz bir parçası olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kaldılar. Aynı şey Lübnan’da da yaşandı. Büyük bir yıkıma yol açtılar, sivil halka çok büyük acılar yaşattılar ama Lübnan’da ne Hizbullah’ı etkisiz hale getirip sindirme çabaları ne de halk ile karşı karşıya getirme planları başarılı oldu.

Suriye’de ordunun zayıf halde olmasını fırsat olarak görüp işgali derinleştirerek yeni yönetimi sonuçta Siyonist varlığı tanıma anlamına gelecek bir ‘barış’ anlaşmasına zorlama planları da tutmadı. Suriye yönetimi her ne kadar şu an için işgali sonlandırabilecek imkân ve araçlara sahip bulunmasa da ABD’nin de dolaylı biçimde desteklediği Siyonist çetenin tanınma dayatmalarını reddetti ve askerî anlamda işgalci çeteyle büyük bir karşılaşmaya dönük hazırlıklarını hızlandırdı.

ABD ve İsrail’in daha büyük bir çatışma alanı olarak İran’da karşılaştıkları manzara ise tam manasıyla fiyasko oldu. 28 Şubat’ta savaşın ilk günü mütekebbir bir edayla ilan ettikleri hedeflerinden hiçbirini gerçekleştiremediler. İran direndi ve teslim olmadı. Aldığı ağır darbelere rağmen ortaya koyduğu savaş stratejisiyle Trump-Netanyahu ikilisini çaresizliğe sürükledi. Aynı şekilde emperyalist-Siyonist saldırganlar, saldırılarını alkışlarla, sevgi gösterileriyle karşılayacağını umdukları İran halkından nefret ve düşmanlıktan başka bir karşılık göremeyecekleri gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldılar.

Ümmeti Değersizleştirmeye Yönelik Söylemler Kime Hizmet Ediyor?

Bu gerçeğe rağmen zaman zaman kimilerinin İslam ümmetini toptan mahkûm etmeye, değersizleştirmeye yönelik iddia ve yaklaşımlarının haktan ve hakikatten uzak, anlamsız ve de gereksiz çıkışlar olduğunu hatırlatmak isteriz. Gazze hadisesinden sonra sıkça rastlanan bir manzara olmaya başladı, birtakım zulüm kareleri ardı ardına sıralanıp fatura toptan ümmete kesiliyor. Zulmün durdurulamamasından kalkılarak “Nerede bu ümmet?” sorgulaması bir adım sonrasında “Zaten ümmet diye bir şey yokmuş!” hükmüne kolaylıkla vardırılıyor. Hiç kuşkusuz tüm bu tepkiler haksız ve de hayırsız tepkilerdir.

Ümmetin evlatları her yerde direniyorlar. Düşünmek gerekmiyor mu? Bunca bedeli ödeyenler kimler, İslam ümmetinin mensupları değil mi? Söz konusu yakınmadan kastedilen iktidarlar ve yönetimler ise durumun “ümmet” başlığı altında ifade edilmesi doğru değildir. Bir kısmı samimi ama yetersiz olmakla birlikte çoğu zaten ümmete düşmanlıktan geri kalmayan zalimlerdir. Dolayısıyla İslam ümmeti adına ne idüğü belirsiz bir çuval açıp rastgele doldurmak yanlıştır. Ayrıştırmak şarttır.

Bu süreçte maalesef hatta kimi zaman eylem alanlarında dahi “iki milyar Müslüman” diye başlanan sözlerle çokça karşılaştık. Bu sözler moral bozmaktan, kardeşlik ruhuna zarar vermekten başka bir sonuç vermedi çoğunlukla. İçeriği belirsiz, kapsamı doğru tespit edilmemiş, mesaj itibariyle yerine ulaşması mümkün olmayan iç çekmelerden ibaret kaldı yaygın biçimde. Söze böyle başlayanlar genellikle kendilerini bu eleştirdikleri dairenin dışında tuttular, sözün kapsam alanına sokmadılar kendilerini. Oysa bir Müslüman asla kendisinin yapmadığını, yapamadığını başkalarını suçlama, mahkûm etme vesilesine dönüştürmemelidir. Kendisi için mazeret sayılması gereken şeyin, kardeşleri için de mazeret teşkil ettiğini kabul etmek zorundadır.

Allah-u Teâlâ insanları taşıyamayacakları yükten sorumlu tutmamışken, İslam ümmetini her fırsatta şamar oğlanına çevirme yaklaşımı adil ve anlamlı bir tutum değildir. Bilakis hastalıklı bir ruh halini yansıtmaktadır. İslam ümmetini toptan mahkûm etmeye varan söylemler bir müddet sonra kişinin kimliğine ilişkin soruna dönüşebilir, aidiyetine dair parçalanmaya sebep olabilir.

Bu hesaplaşma yanlıştır. Hesaplaşmanın, muhasebenin sağlıklı ve geliştirici olması isteniyorsa kişi öncelikle nefsinden başlamalı, açık yüreklilikle zaaflarını tespit etmeli, yaptıklarının ve yapmadıklarının, yapabilecekken yapmadıklarının hesabını vermelidir. Bunu yapmak yerine toptan ümmeti suçlamak, ümmeti geliştirmez, ancak ümmet düşmanlarının elini güçlendirir.

İslam Ümmeti İki Asırdır Sömürgeciliğe Karşı Direniyor!

İslam topraklarına yönelik işgal ve tahakküm çabalarına karşı sergilenen direniş olgusu Gazze hadisesiyle ortaya çıkan bir gelişme değil elbette. Bunun tezahürlerini İslam coğrafyasının muhtelif bölgelerinde gördük, görmeye devam ediyoruz.

Evet, coğrafyamız kan revan içinde. Doğu Türkistan’dan Keşmir’e, Arakan’dan Filistin’e, Mısır’dan Özbekistan’a ve daha birçok yerde ağır zulümler altındayız. Ama direnmeyi de sürdürüyoruz. Zulmün, işgalin, yeni sömürgecilerin ve onlarla çıkar birliği içindeki yerli zalimlerin tasallutu karşısında boyun eğmiş değiliz.

Daha yakın zamanda Afganistan’da NATO işgalini püskürttük. Suriye’de Rus emperyalizmini yenilgiye uğrattık. Bangladeş örneğinde, öğrenci protestoları ile başlayan bir halk hareketiyle tam tekmil bir diktatörlüğü devirdik. Tüm bu hadiseler, kazanımlar bir anda, bir çırpıda olmadı. Daha güçlü silahlara, geniş imkânlara, çok güçlü dış destekçilere sahip olduğumuz için de olmadı. Bilakis bedel ödemeyi göze alan ama direnişten vazgeçmeyen bir iradeyle mümkün oldu.

Acziyet Ruhuyla Değil, Direniş Kararlılığıyla

Tüm bu gelişmeler asla ümitsiz olmamamız gerektiğini, ümmetin gerektiğinde ağır bedeller ödeme pahasına da olsa inançlı ve kararlı bir yürüyüşle hedefe ulaşmasının her zaman mümkün olabileceğini bize göstermektedir. Bu noktada biz bize düşene odaklanmalıyız. Yakınma, söylenme vb. iç karartıcı tavırlar yerine direniş azmini ve kazanma umudunu besleyecek söylem ve tutumlara yönelmeliyiz.

Ve her şartta durum tespiti yaparken eksiklerimizi, yetersizliklerimizi, zayıflıklarımızı değil, iman iddiamızın bize yüklediği sorumluluk bilincini merkeze alarak tutum belirlemeliyiz. Bu kavga, bu mücadele bugün başlamadı. İslam ümmeti olarak sömürgecilik zulmüne karşı birkaç asırdır devam eden bir savaşın içindeyiz.

Kazanmak için mücadele etmek zorunda olduğumuzu biliyoruz. Mücadele etmenin yolunun ise direniş iradesine sahip olmaktan geçtiğini unutmamalıyız. Bu yüzden de direniş iradesini zayıflatacak yaklaşımlara kapımızı sıkı sıkıya kapatıp her durumda bu iradeyi besleyecek, güçlendirecek, daha ileri safhalara taşıyacak söylem ve eylemleri öne çıkartmalıyız.

Yaşadığımız süreçlerden dersler çıkararak hattı hareketimizi bu doğrultuda belirlemeye çalışmalı ve şu hususlara ağırlık vermeliyiz: Özellikle emperyalist kâfirleri, işgalci zalimleri ikinci plana itecek ve iç çatışma ve ihtilafları derinleştirecek gündem ve tartışmalardan kaçınmalıyız. Öncelikli düşmanlarımızı doğru tespit etmeli ve enerjimizi, gücümüzü buna uygun biçimde harcamalıyız. İslam ümmetini bir bütün olarak kapsayacak genişlikte söylem ve tavır geliştirmeye çalışmalıyız. Nihayet, küresel intifada bilinciyle zulme ve tuğyana karşı yeryüzünün tüm vicdan sahipleriyle hak ve adalet zemininde ittifak arayışı içinde olmalıyız.

Haksöz Arşivi