Arap Fetihlerinden Timur'a Orta Asya'nın Altın Çağı
Haksöz Dergisi Sayı: 399 - Haziran 2024

Rusya ve Avrasya uzmanı Stephan Frederick Starr, (1940) “Kayıp Aydınlanma” adını verdiği eserinde, tarihte derin bir iz bırakmış ‘Büyük Orta Asya’nın (yani bugünkü Orta Asya’ya ilaveten Batı Çin, Kuzey Hindistan, Afganistan ve Kuzey Doğu İran coğrafyasının) entelektüel coşkunluğunun gerçek hikâyesini anlatıyor. Orta Asya’nın İslamiyet ile tanıştığı M. 660 civarı ile Timurlular devletinin yıkılmasına (1506) kadar geçen zaman içerisinde bölgedeki bilimsel, entelektüel, sanatsal ve siyasi faaliyetleri akıcı ve tutarlı bir dille ele alıyor.

Birkaç asır boyunca siyaset ve iktisat dünyasının ana ekseni ve ayrıca bilim, felsefe ve entelektüel hayatın da merkezi olan bu bölge ile ilgili araştırma yapan yazar bu eserinde;

- Kindi, Harezmî, Biruni, İbni Sina, Farabi, Nasreddin Tusi, Hucendi, Nasr Mansur Bin Irak vb. tabip, matematikçi, gökbilimci filozofları;

- Uluğ Bey ve Ali Kuşçu gibi siyasetçi, gökbilimci ve haritacıları;

- Tahiriler ve Bermekiler gibi ilmî çalışmalara destek olan aileleri;

- Gazneli Mahmut, Cengiz Han, Hülagü, Kubilay ve Timurlenk gibi yıkıcı liderleri;

- Sicistani, Beyhaki, Cüveyni, Taberi gibi tarihçileri;

- Firdevsi, Ömer Hayyam, Nevai, Rudeki, Unsuri, Enveri gibi şairleri;

ayrıca Nasırı Hüsrev, Molla Cami, Attar, Rumi vb. gibi şark klasiği eserler vermiş yazarları oldukça nesnel bir biçimde inceliyor.

Kayıp Aydınlanma’da kuru bir tarih anlatımı görmüyoruz. Bunun yerine gelişmeler ve yaşananlar sebep-sonuç çerçevesi dâhilinde değerlendirilmiştir. Böylece eser, vermiş olduğu bilgilerin yanı sıra sunmuş olduğu bakış açısı sayesinde bölgenin o dönemdeki zihin haritasını çıkartmakla kalmayıp aynı zamanda hadiseler arasında da boşluğa yer bırakmamaktadır.

Dimitri Gutas, “Yunanca Düşünce-Arapça Kültür” isimli kıymetli eserinin önsözünü şu cümle ile bitirir: “Kitapların kendilerine ait zihinleri vardır ve belirli bir noktadan sonra kendi istedikleri yöne gitmekte ısrar ederler.” Bence kitaplar bununla da yetinmezler. Okuyucusunu, çekim gücü yüksek kelime ve cümlelerle yüreğinden kavrar, elini tutar, onu teslim alır ve istediği yere de sessizce götürürler. Kayıp Aydınlanma tam da bunu yapıyor diye düşünüyorum. (Hemen hatırlatalım ki Frederick Starr “Kayıp Aydınlanma” için Vasiliy Vladimiroviç Barthold’un “Moğol İstilasına Kadar Türkistan” isimli kitabından yararlandığı gibi Dimitri Gutas’ın kitabından da çokça yararlanmıştır.)

Geçmiş zamanlarda, insanlığı ve dolayısıyla da altında yaşadığımız gök kubbeyi aydınlatan, yol gösteren, yön bulduran yıldızlar karmasından / kişilerden veya kıymetli an ve geçmişimizden bahseden, onları gün yüzüne çıkaran eserleri her okuyuşumuzda yüreğimiz gönenir, yakıt alır ve geleceğe daha ümit ile bakmaya ve yol almaya çalışırız.

Eminim, kendi hakiki değerlerimizi bir başkasından hatta “öteki” veya “düşman” bildiğimiz/bellediğimiz kişi ve kuruluşlardan duymak, bilmek veya okumak hepimizi heyecanlandırır ve de sevindirir. En azından ben, Kayıp Aydınlanma’yı ve benzeri eserleri okuduğumda bunları hissettiğimi belirtmeliyim. (İzninizle beni çokça sevindiren ve de heyecanlandıran benzer kitapları buraya yazmak istiyorum: “Moğol İstilasına Kadar Türkistan” / Vasilij Vladimiroviç Barthold, “Arap Edebiyatı” / Hamilton A. R. Gibb, “Yunanca Düşünce Arapça Kültür” / Dimitri Gutas, “Allah'ın Güneşi Avrupa'nın Üzerinde” / Sigrid Hunke, “Avrupa İslam'a Neler Borçlu?” / Juan Vernet vb.)

Hamilton Gibb; Arap Edebiyatı isimli eserinde “Şairler, eksiksiz bir sahneyi tek bir satıra sığdırabilme maharetleriyle değerlendirilirler.” der. Şairin, onca görünen veya görünmeyen “şeyleri” o kısa, kesik, kekeme kelime veya mısralarına sığdırması en üstün beceri ve başarısının göstergesidir çünkü. Ve bunu yapabildiği ölçüde takdir edilir, parmakla gösterilir ve de yâd edilir. Sanırım F. Starr, bu eseriyle tam da yukarıda bahsedilen şairin şanına yakışır olanı yapmıştır. O, Orta Asya’nın 400-450 yıllık Altın Çağını 660 sayfalık bir kitaba üstelik büyük bir maharetle sığdırmayı başarabilmiştir.

Doğrusu kitabın özetini çıkarmak isterdim. Kaydetmek ya da değinmek istediğim alıntı ve tespitlerin çokluğunu görünce bunun mümkün olmadığını anladım. Onun yerine belli birkaç kişi, konu, olay ve olguya değinmenin daha kolay ve daha yararlı olacağını düşündüm.

Starr, “Ben böyle bir kitap okumak istediğim için yazıldı. Şayet bir başkası böyle bir kitap kaleme almış olsaydı keyifle okurdum.” diye başlıyor eserine. Gerçekten kitaptaki her konu ve her satır yazarın eserini nasıl bir aşk ve şevkle yazdığını ele veriyor. Yazarın kendisine, ilmine, kariyer ve alanına duyduğu saygınlık her sayfada belli oluyor. Bu saygınlık, alan hâkimiyeti ve alan vukufiyetiyle birleşince de böyle kıymetli bir eser meydana geliyor.

Yazarın, eserini resimler, figürler ve haritalarla süslemesi; eserde geçen ve her biri haklı bir şöhrete sahip “aktörleri” kısaca sahneye çağırıp birkaç cümle ile biz okuyuculara tanıtması; tarih cetveli ile Orta Asya’nın genel bir panoramasını sunması, okuyucusuna olan saygısının bir nişanesi olarak görülmelidir, diye düşünüyorum.

F. Starr, yazdığı önsözde şöyle sitem eder: “Bu kitabın meydana gelebilmesi için öncülük etmiş olan araştırmacıların ve uzmanların sayısı şaşırtıcı derecede çoktur. Geçtiğimiz iki asırlık sürede çalışmalar yapmış olan Batılı ve Rus araştırmacıların bazı çevrelerde ‘oryantalist’ oldukları için suçlanması moda haline gelmiştir. Hâlbuki bu araştırmacıların özverili çalışmaları olmamış olsaydı Müslüman Doğu'daki entelektüel coşkunluğun hikâyesi dünyaya anlatılamayacaktı. Bu herkesin el ele verdiği bir çalışma ile mümkün olmuştu.” Pekâlâ, yazar bizdeki korku ve kuşkuları anlayışla karşılamalı ve oryantalist çalışmaların sadece entelektüel coşkunluğun hikâyesini dünyaya anlatmak için yapılmadığını da teslim etmeliydi bence. Yazarın, sömürgeciliğin keşif kolu gibi çalışan oryantalist kişi ve ekiplerden habersizmiş gibi sitem etmesi şık olmamış doğrusu.

Kitap, fantastik roman kurgusuna benzer bir girişle, 999 senesinde birbirlerinden yaklaşık 400 kilometre uzakta, bugünkü Özbekistan ve Türkmenistan sınırları içinde yaşayan iki genç adamın mektuplaşmasına değinerek başlar. Herkesin yaptığı gibi mektuplar önce posta güvercinleriyle gönderiliyordu ancak mektuplar uzayıp ağırlaşınca güvercinlerin onları taşıyamadığını öğreniyoruz. Bu iki adamdan biri olan 28 yaşındaki Ebu Reyhan el-Biruni (973-1048), Aral Gölü'nün kenarında doğmuş ve coğrafya, matematik, trigonometri, mukayeseli din, astronomi, fizik, jeoloji, psikoloji, mineraloji ve farmakoloji bilimlerinde öne çıkmıştı. Genç olan Ebu Ali el-Hüseyin İbn-i Sina (980-1037) ise günümüzde Özbekistan sınırlarında yer alan, o zamanın ilim merkezi, görkemli Buhara kentinde büyümüştü. Daha sonra tıp, felsefe, fizik, kimya, gökbilimi, ilahiyat, klinik farmakoloji, psikoloji, ahlak ve müzik teorisi alanlarında nam salacaktı.

Yunan coğrafyacı Strabon, Orta Asya’yı “bin kentli toprak” diye tarif etmiştir. Tirmiz, Merv, Taşkent, Kaşgar, Gazne, Fergana, Otrar, Nişabur, Hive, Semerkant, Tus, Ürgenç, Belh, Hucend, Talas, Buhara, Serahs vs. her biri çok önemli kentlerdir. Bunları dikhan diye tarif edilen büyük toprak sahipleri yönetirdi.

Şüphesiz Orta Asya İslam fetihlerinden önce de mamur ve canlı bir yerdir.” der Starr. Orta Asya'da şehirler hem ilim hem de mal teminatçısı ve tedarikçisi konumundaydılar. Örneğin Afgan lacivert taşı 5.000 sene önce de tanınıyordu. Ticaret yollarının havaya, pazara veya siyasi duruma göre güzergâhları değişebiliyordu ancak. Kazakistan sınırlarında kalan kadim Taraz kenti ticaret ile öylesine eşleşmişti ki ismi bile teraziler manasına gelmektedir.

Orta Asya'daki gelişmeler 670'lerde başlayan ancak 750'lere kadar devam etmiş olan Arap fetihleri ile başlar. Burada müthiş bir kültürel enerji açığa çıkar. Orta Asya hem dinî hem de ladinî alandaki zengin kültürel-entelektüel tecrübelerin birikmesi sayesinde altın çağını yaşar. Bunun bitiş tarihi olarak Cengiz Han'ın 1219 baharında başlattığı istiladır.

Kitap bir yıldızlar karması veya yıldızlar geçidine ev sahipliği yapar. Biruni’den İbni Sina'ya, Fergani'den Hucendi’ye Ömer Hayyam'dan Zekeriya er-Razi'ye, Hemedani’den Nizamülmülk’e, Kaşgarlı Mahmut’tan Ravendi'ye, Rumi’den Escedi’ye, Rudeki’den Firdevsi’ye vb. birçok düşünür eserde yer alır. Bu hezarfenler, Orta Asya'daki Aydınlanma Çağı’nda düşünce, sanat ve edebiyatta mükemmel başarılara imza atmıştır.

“Bilime, fikir dünyasına ve sanata katkı yapanların en önemli özelliği ise fırsat buldukça seyahat etmeleriydi. Dünyayı kendi idarecilerden daha iyi tanıyorlardı ve kendi kararlarını almaya alışkınlardı ve en önemlisi de idarecilerine yüksek meblağlı vergiler ödüyorlardı. der Starr.

Starr, Batı âleminin genelde Müslüman bilim adamlarını ve diğerlerini Arap olarak tanımladığından yakınmaktadır. Bu hataya Avrupa ve Amerika'nın en makbul felsefe ve bilim tarihi eserlerinde bile rastlamak mümkündür. Oysa o dönemde Asyalı düşünürlerin çoğu Arapça yazdığı doğrudur, hatta Arapçanın tüm İslam âlemindeki tek lingua france ortak dil olarak tayin edilmesinin bir uluslararası fikir pazarının oluşumuna kaynaklık ettiği doğrudur. Yani ortak dil Arapça olmakla beraber ilim adamlarının kahir ekseriyeti Arap değildi, diyor.

Bermeki ve Tahiri aileleri ile birkaç sultan, ilim adamlarını desteklemiştir. Bu nedenle Orta Asya'da entelektüeller/ilim adamları ile idareciler veya imtiyazlı aileler arasında bir ilişki ve iletişimin olduğunu biliyoruz. (Bir Hezarfen olan Harezmi’nin, iki meşhur eserini Me’mun'a ithaf etmiş olması sultan ile büyük matematikçi ve gökbilimci arasında yakın bir ilişki olduğunun delilidir.)

Ama dönemin büyük zihinlerinin bazıları hükümdarların desteğini alabilmiş olsalar da onlarla nadiren iyi geçinebilmişlerdir. Gaddarlıkları ile nam salmış bölgenin bazı hükümdarları bilge kimselere sahip çıkmayı bir vazife olarak görmüşlerdir. Öyle ki bu bir gösteriş yarışına dönmüştür. Samanileri yenen Gazneli Mahmut’un başta Biruni olmak üzere diğer ilim adamlarını da yanına alması ve İbni Sina’yı ele geçirme uğraşısı kayda değerdir. Muhtelif hükümdarlar düşünürleri ve yazarları gösterişli ziyafetlerde sadece kendi zekâsının inceliğini göstermek için topluyorlardı, der Starr ve şunları ekler:

“Şairler dünyaya huzur içinde bakmalarına imkân sağlayan kendi evlerinde yaşarlardı ve şairler para almadıkları sürece hanlıklar, prenslikler ya da imparatorluklar için bir şey yazma zahmetine girişmiyorlardı.” “Orta Asya'nın sakinleri kendilerini iyi tanımaları ve meziyet sahibi olmaları sayesinde kendilerini dışarıdan gelenlere değil, dışarıdan gelenleri kendilerine uydurmayı öğrenmişlerdi.”

Bir Tacik araştırmacıya göre Orta Asya’da okuryazarlık, İslamiyet öncesinden de son derecede yaygın bir şeydi. Orta Asya'da İslamiyet öncesi kitap adedinin çok olduğu ve hemen hemen her yere yayıldığını görebiliyoruz. Genel kabulün dışında kitap, dolayısıyla okuma ve yazmanın bu denli olmasının arkasındaki etki kâğıt üretiminin yaygın olmasıdır, der yazar. Abdullah bin Tahir’in “Bilgi, saygıyı hak edenler [seçkinler] için de hak etmeyenler [köylüler] için de ulaşılabilir olmalıdır.” düsturunu kaydetmeliyiz.

Bütün kadim toplumlarda tıp ile iktidar arasında yakın bir ilişki vardır. Zira hekimler, hükümdarın ve ailesinin sıhhatini tehlikelerden korumaya muktedirlerdi.

Orta Asya'da dinlerin jeolojik tabakalar gibi birbirlerinin üstlerine binmiş olması tüm bu varoluşsal meseleleri daha da çetin kılıyordu. Zemini oluşturan iyi ile kötü arasında bitmeyen bir mücadele olduğunu varsayan Zerdüştlüktü. Ayrıca bu dinin insanların bu mücadelede galip gelmek için serbest iradelerini kullanabileceklerini söylemesi bölgede kurtuluş dinleri için verimli bir saha oluşturmuştu. Tüm farklılıklarıyla beraber Budizm, Manihaizm ve Hristiyanlık eşyanın ilahi tabiatıyla uyumlu kabul edilen günlük hayata dair yol gösteriyordu. Her üç din de sıradan insanların dinî merasimlere katılabileceğini ve kurtuluşa erebileceklerini söylüyordu.” diye yazar Starr. Böylelikle İslam’ın tüm bunlar üzerine aşılanması ve yayılmasının kolaylığını imler.

Beytülhikme’nin kurum olarak hem kütüphane hem de tercüme dairesi olarak işlev gördüğünü aktaran yazar, çeşitli dillerde çeşitli kültürlerin gün yüzüne nasıl çıkarıldığını, koruma altına alındığını ve bu vesile ile yayıldığını anlatır.

Ben-i Musa (Musa'nın Çocukları) olarak bilinen Muhammed, Ahmed ve Hasan, babaları Musa İbni Şakir ile (ki o, kalbine iman düşünceye kadar Orta Asya’da kervan soymakla meşgul olmuş bir şahıstır) Me’mun zamanında birçok ilmî faaliyete imza atmışlardır. Me’mun'un ölümünden birkaç sene sonra bu kardeşler bir hamle yaparak Kindi’ye karşı cephe almışlardır. Bu hamlenin neticesinde Kindi dövülerek öldürülmüş ve kütüphanesine el konulmuştur. “Eskiden kervan soyan Ben-i Musa'nın babasının gölgesi hiçbir zaman kaybolmamıştı.” diye not eder Starr.

Orta Asya'daki âlimler tıp, matematik ve gök bilimi başta olmak üzere birçok alanda üstün başarılar sergilemişlerdir. İnsanların ayrıca zanaatta ve sulama teknolojilerinde gittikçe ustalaştıklarını da okuyabiliyoruz. Starr, Orta Asya'nın çorak topraklarından bir medeniyet yükselten sulama sistemleri nedeniyle Orta Asya'ya ‘hidrolik medeniyet’ demenin yanlış olmayacağını yazmıştır. Ve daha birçok ilgi çekici kişi, olay ve olgu…

Ve nihayet tüm bu güzel tabloları yerle bir eden korkunç Moğol istilası, vahşeti, kıyımı ve yıkımı... Moğol istilasının Orta Asya üzerindeki demografik tesiri çok büyüktü. İran ve Rusya'nın istilasından farklı olarak oldukça şahsi bir saika sahip olan Orta Asya'daki Moğol saldırıları, Harezm şahını ve nüfusun tamamını asiliklerinden ve hıyanetlerinden ötürü planlı bir şekilde cezalandırmayı amaçlayan bir intikam savaşıydı. Sonuç her şeyin imha edilmesi olmuştu. Nispeten yumuşak davranılan Semerkant'ta bile ölü oranı neredeyse nüfusun üçte biri kadardı. Otuz bin zanaatkârın alıkonmuş ve binlerce kadının köleleştirilmiş olmasına karşın ölü sayısı yine de yetmiş bindi. Moğolların Nişabur doğumlu saray tarihçisi Cüveyni, Merv'de hayatta kalmayı başarmış bir grup soylu kimsenin cesetleri saymak için on üç gün ve gece harcadıklarını yazmaktaydı. Saydıkları ceset sayısıysa toplamda 1,3 milyondu. O dönemde yaşamış ama daha temkinli olan bir başkasıysa sadece o kentteki ölü sayısının 700 bin olduğunu söylemekteydi. Yeryüzünde daha önce böyle bir hadise yaşanmamıştı, diye kaydeder yazar.

Amerikalı Richard Frye'a göre entelektüel yeniliğin çöküşünün sebebi, toprak sahibi soylu sınıfın (dihkanlar) gücünün ve kaynaklarının azalmış olmasıydı. Oysa bu sınıf bölgelerindeki kültürel faaliyetleri ciddi biçimde desteklemektelerdi. Dahası düşünürlerin bir kısmı bizzat dihkandı.

Orta Asya'daki entelektüel çöküşü himayenin yükselişi ve çöküşüyle açıklayanlar genelde argümanlarını toprak sahipleri değil başta Belh, Merv, Semerkant, Bağdat, Buhara, Ürgenç ve Gazne'dekiler olmak üzere yerel ve bölgesel seviyedeki saraylar üzerinden ileri sürmektedirler. Baktriya Yunanları, Kuşanlar ve Sasaniler döneminde iyice yerleşen bu himaye geleneği en vahşi savaşçıları bile bir kültür yapıcısına dönüştürmüştü. Ortaya çıkan eserlerin paralı şairler, tarihçiler ya da propagandacılar tarafından kaleme alınıp alınmadığı pek önem taşımamaktaydı.

Starr, “Bazılarının marjinal ve geri kalmış olarak görmekte ısrar ettikleri bir bölgenin birkaç asır boyunca siyaset ve iktisat dünyasının ana ekseni ve Avrasya'da bilim, felsefe ve entelektüel hayatın merkezi olduğu gerçeği üzerine kafa yormak dünyanın geri kalanının, Doğu'nun ve Batı'nın faydasınadır. Bu durumda bu muhteşem kültür hareketinin ve fikirlerin nasıl ortaya çıkıp varlığını sürdürdüğüne dikkat kesilmek neden yok olduğu gibi dar bir konuya eğilmekten daha akıllıca değil midir?” diye sorar.

Sonuç Yerine

996 yılı civarında on altı yaşında olan İbn-i Sînâ hasta hükümdara çare bulamayan hekimlere yardımcı olması için saraya davet edilmişti. Hükümdar, tavsiyesi sayesinde hastalıktan kurtulunca genç hekim hiç tereddüt etmeden sarayın kütüphanesini kullanmak istediğini söylemişti. İbn-i Sînâ'ya minnet borcu olan hükümdar bunu kabul etmişti. İbn Sînâ Buhara'nın ‘Hikmet Ambarı’ olan bu kütüphaneden istediği gibi faydalanmış ve gerekli tüm kaynaklara ulaşabilmişti.

940 civarında Buharalı şair Rudeki “Kalem ve Çeng” isimli şiirinde kalem için şunları yazmıştır:

“Bir kötürüm yürüyor, kulakları yok ama konuşuyor.

Dokunaklı bir sessizliktir, dünyayı gözler olmaksızın görmektir.

Kılıç kadar keskindir. Bir yılan gibi kıvrılan.”

“Dünyayı gözler olmaksızın görmek” mısraından ilhamla diyebiliriz ki Frederick Starr’ın bu eseri sayesinde, Orta Asya’yı, oraya gitmeden, orayı gezip görmeden ve sadece okuyarak görebildik. O, bizi, kayıp medeniyetin kadim topraklarında gezdirdi, siyasi ve ilmî şahsiyetleri ile tanıştırdı, bize kâğıdın, kalemin, mürekkebin, suyun ve dahi kanın sıcaklığını, çekim gücünü ve etkisini hissettirdi. Pürüzsüz çeviri için tercümana da teşekkür ederiz.

Son söz yine yazarın olsun: “Şayet dünya Orta Asyalı bilim adamları ve düşünürlerinin yaptığı yeniliklerden büyük ölçüde habersizse ya da bu başarılar başkalarına isnat ediliyorsa buradan uzmanların bile azımsanmayacak şekilde beş asır boyunca Orta Asya'da yapılan ‘normal bilimin’ ve ‘normal felsefenin’ değerini küçümsedikleri sonucu çıkar. On altıncı ve on yedinci asırlardaki bilimsel devrim esnasında birçok buluş başından sonuna kadar Orta Asyalılar ve diğerleri tarafından yapılan önceki araştırmaların mantığını takip eden Avrupalılarca gerçekleştirilmiştir. Avrupa, Orta Asya'da on birinci asırda var olan ‘normal bilime’ on yedinci asra kadar erişememişti.”

Rabbimiz Allah, her dönemde düşünmeyi, anlamayı, okumayı, yazmayı daha da önemlisi insanlığın ortak yararı için kalıcı eserler ortaya koymayı bize ihsan etsin.

Osman Sevim Arşivi