Modernitenin İslam Dünyası ve Müslümanlar Üzerindeki Etkileri
Haksöz Dergisi Sayı: 399 - Haziran 2024

Babür ve Osmanlı imparatorluklarının Batı karşısında yenilmesi ve gerilemesi, Müslümanlar üzerinde birtakım sorgulamalara yol açmış ve bir kısım Müslümanlarda toplumsal kurumların yenilenmesi düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Bu yenilenme düşüncesi ise iki temel üzerinde şekillenmiştir. Bunlardan birincisi ilerlemeci rasyonel bilgiye ulaşmak, ikincisi ise toplumsal kurumlarda Batılı örneklerden yola çıkarak kurumları yeniden yapılandırmak olmuştur.

İslam toplumlarında kurumlar ve kurumsal ilişkiler tarih boyunca dine ve geleneğe referansla oluşmuştur. Dinî referansla oluşan bu kurumların yeniden yorumlanarak geleneği tartışması, İslam'ın yeniden yorumlanmasını beraberinde getirmiş, Batılılar bunu “İslam modernizmi” olarak isimlendirmişlerdir.

Batı’nın siyasi ve kültürel saldırısına karşı ilk cevaplar Abduh ve Afgani’den gelmiştir. Abduh ve Afgani’den başka bu saldırılara karşı cevap üretenlerin geleneği ıslah yönteminden uzaklaşarak rasyonel bilim çerçevesinde sosyolojik açıklamalar yapmak suretiyle ürettikleri fikirler, İslam'ı sivil bir din ve ideolojiye dönüştürmüştür. Devamında ise ümmet coğrafyasında da karşılık bulan ulus-devlet, milliyetçilik, sekülerleşme gibi yeni olgular, bu fikirlerden beslenerek İslam toplumlarına yerleşmiştir.

Afgani ve Abduh’un ‘geleneğin ıslahının, bilim ve teknikte ilerlemekle paralel olacağı’ şeklindeki temelde iyi niyetli değerlendirme ve çabaları ise kendilerinden sonra gelen yenilikçiler tarafından suistimal edilmiş; “İslami diriliş, uyanış hareketleri” gelenekle bağını kaybetmesi nedeniyle modernist hareketler sınıflamasında yerini almıştır.

İslam dünyasındaki modernist hareketleri motive edip yönlendiren unsur ise Batı’nın askerî, teknik ve kültürel olarak İslam topraklarına gelmesi olmuştur ancak Batı bu kez Katolikliğin cennet vaadi yani Hristiyan kimliği ile değil Protestanlığın bu dünya vaadi yani modern kimliği ile gelmiştir.

İngiliz emperyalizmi, İslam coğrafyasını bölmek ve hâkimiyeti altına almak için modernist hareketleri desteklemiş, geleneğe karşı çıkarak ortaya çıkan modernist hareketleri emperyalizme hizmet edecek şekilde kullanışlı hâle getirmiştir.

İslam, vahye dayanan; ahlak, ibadet, fıkıh, siyaset ve ekonomi gibi alanlarda ilkeleri olan semavi bir dindir. Tarihsel süreç içerisinde, hayatın tüm alanlarında içtihatlarla uygulama alanı bulmuştur. Siyasette şura ve adalet merkezli bir anlayış inşa etmiş, ekonomide faizi ve haksız kazancı haram kılmış, zenginliğin, azınlığın elinde olmasını değil tüm topluma yayılmasını hedef olarak göstermiştir. Kültürel anlamda, cemaatin faydasına olan amellerle meşguliyeti önemsemiş, ahiret bilincini öne çıkarmıştır. Sosyal alanda ise müminlere, en yakınlarından başlamak üzere tüm İslam ümmetine karşı sorumluluklarının olduğu bilincini aşılamıştır. Gelenek ise adalet ilkesi ile İslam toplumunu kuşatmış, hayatın merkezine adaleti koymuştur.

Geleneğe karşı konumlanan modernite 19. yüzyıl başlarında ortaya çıkmıştır. Modernite şu dört başlıkta incelenebilir:

1. Ulus-devlet

2. Bireyselleşme

3. Kültür

4. Kapitalizm

19. yüzyılda başlayan süreç, yaklaşık yüzyıllık bir zaman diliminde dünyayı modernite lehine dönüştürmüştür. Modernite öncesi dünya, dinlerin ve geleneğin belirlediği bir dünya iken moderniteyle beraber dinin ve geleneğin pozisyonu aşınmıştır. Ulus-devlete göre modernite, ulaşılması gereken en üst noktadır. Bu nedenle ancak ilerlemeci bir yaklaşımla moderniteye ulaşmak mümkündür. Ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel olarak ilerleme fikri öncelikli temeldir.

Geleneksel yönetim inanç üzerine şekillenmişken modern devlet, egemenlik kavramı üzerine kurulmuştur. Modern devletle birlikte egemenlik gökten yere inmiş, din ve ilâhî olan ortadan kalkmıştır. Modern devletin tanımladığı egemenlik anlayışı ve ulus devlet mantığının yerleşmesiyle birlikte binlerce yıldır beraber yaşayan topluluklar ayrıştırılıp parçalanmıştır. Ulus-devletlerle beraber insanlar yeniden tanımlanarak kategorize edilmiştir. Kendi inancını, dinini, kültürünü yaşayanların varlığı yok sayılmış ve asimile edilmiştir. Bir arada yaşama kültürü yerine katı bir milliyetçilik inşa edilmiştir.

Ümmetten millete dönüş moderniteyle başlamıştır. İslami geleneğe ait olan kavramlar da ulus-devletle birlikte dönüşmüş, bu dönüşüm modern toplumun inşa sürecine katkı sağlamıştır.

İslam'da Batılı tarzda bir modernleşme imkân dahilinde değildir. Modernleşme ile anlaşılması gereken Müslüman zihinlerdeki değişimdir. Bu durum mucizelere karşı bilimsel rasyonelliğe tutunmak, taklide karşı çıkıp içtihada yönelmek, Mutezile benzeri akla dayalı “öze dönüş” şeklinde bir zihinsel değişimdir.

Moderniteyle beraber ortaya çıkan entelektüeller, geleneğe ait bazı şeylerin yanlış olduğu düşüncesiyle İslami yeni yoruma yönelmişlerdir. Bu anlamda kalkış noktalarını geleneğin eleştirisi üzerine kurmuşlardır. Bu gelenek eleştirisi de vahiy-akıl dengesini bozmuş ve yönelimi seküler akıl lehine değiştirmiştir. Geleneksel kurumlar önemsizleştirilmiştir. Siyaset, şeriat esaslı değil halktan alınan yetkiyle oluşturulmuştur. Din toplumsal alandan dışlanmış, birtakım ritüellere indirgenmiş, toplum da sekülerleştirilmiştir.

Modernleşme geleneğe ait kavramları bulanıklaştırmış ve içini boşaltmıştır. Moderniteye ait olan ulus-devlet, ideoloji gibi kavramlar da akılları kuşatmış, gelenekteki fıkhın yerini sosyoloji almıştır.

Doğu medeniyetlerinde din; yasa ve şeriattır. İnsan hayatının tüm alanlarını kapsar. Modernite ise dini, vicdanlara hapsetmiştir. Din bu dünya için kural koyar ve hesabını ahirette görür. Modernite yenilik demektir fakat bu geleneği bozan ve parçalayan bir yeniliktir. Moderniteyle beraber İslam dünyasında âlimin yerini aydın almış, ulemanın ortadan kalkmasıyla fıkıh toplumsal alandan çekilmiştir. Bu nedenle İslam'ın yeniden yorumlanmasını ulema yerine aydın yapmıştır. Aydınlar, Batı tarzı eğitimden geçmişlerdir ve bu da toplumda imandan şüpheye ve gelenekten moderne geçişe neden olmuştur. İmanın şüpheye düştüğü toplumlarda eleştiri ve toplumu yönlendirme vazifesi de geleneğin değil aydınların olmuştur. Bu aydın kesim, halka yeni şeyler öğretmiş, nihilist, tanrıyı inkâr eden bir nesil yetiştirmiştir.

Batı’nın dayattığı modern kültür, İslam toplumlarında krize dönüşmüştür. Bu kriz ortamında üretilen bilgiler ideolojik hâl almıştır. Müslüman aydın elitler, İslami yorumu ideolojikleştirmiştir. Bu yorumlama tipi spekülatif, felsefi ve kelama dayalı aklı önceleyen Mutezili damardan beslenerek oluşturulmuştur. Modernitenin dayattığı yeni kültürel kimlik, geleneği parçaladığı gibi dini de toplumsal hayattan koparmıştır. Dinin ise sadece ritüelleri ve kültürel temelli pratikleri kalmıştır. Müslüman toplumlar kültürel krize karşı ritüel ve pratiklere tutunarak dini muhafaza edebileceklerini düşünmüşlerdir.

Modernite karşıtlığı ile başlayan ilk muhafazakârlaşma örnekleri Osmanlı’nın son döneminde “Şeriat isteriz!” diye sokağa çıkan halkta görülmüştür. 19. yüzyıl sonunda ise İslam toplumlarının Batı karşısında yenildiğinin kesinleşmesi ve modernitenin toplumsallaşarak ulus-devletleşmesi ile İslami mücadele siyasallaşmıştır.

Bu yenilgiye tepki olarak İslamcılık ortaya çıkmıştır. Yenilginin sebebi olarak da “Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez.” ayetinden hareketle Müslüman toplumdaki ahlaki çöküş ve “Onlara karşı gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın.” ayetinden hareketle bilim ve teknikte geri kalış gösterilmiştir.

Yenilgi karşısında çözüm olarak Batı’nın bilim ve tekniğinin alınması fakat kültürünün alınmaması fikri öne sürülmüştür ancak Batı’nın teknolojisi değerden ve kültürden bağımsız değildir. Batı’ya karşı çıkmak için oluşturulan bu düşünceler gelenekten koptuğu için zamanla zihinlerin karışmasına ve Batılı değerlerinin zihinleri esir almasına sebep olmuştur. Bu zihinsel karışıklığın uç noktası tarihselci yorumdur. Geleneğin oluşturduğu fıkhi müktesebat ile Kur'an ve Sünnet’in değişmeyen sabitelerine karşı; tarihselliğe atıf yaparak “vahiy mesajının evrensel fakat hukuk içeren ayetlerin tarihsel olduğu” iddiasıyla moderniteyle uyumlu İslam yorumu oluşturulmaya çalışılmıştır. Hukuk içeren bazı ayetlerin o zamanın şartlarında geçerli olduğu ancak modern zamanla uyumlu olmadığı görüşü, şartlara göre hüküm oluşturma ile sonuçlanmıştır. Bu durum sünnet ve icmanın iptali ve hüküm çıkarmak için içtihat ile kıyası öne çıkarma şeklinde kendini ortaya koymuştur. Bu tarihselci yorum, moderniteye uyumlu olacak şekilde aileden ekonomiye, bireyden topluma her konuda söz söylemiştir. Ailede kadın hakları savunusunu Hz. Aişe ve Hz. Hatice üzerinden yapmış, ekonomide ise “Rızkın onda dokuzu ticarettedir.” hadisiyle serbest piyasa ekonomisini savunur duruma düşmüşlerdir.

Geleneksel toplum, bireyin refahı üzerine kurulu iken modern toplum milli gelir kavramı ile devletin refahı üzerine kurgulanmıştır. Bireylerin aç ve sefil olması önemli değildir. Zenginlerde biriken servetin zengini daha zengin ettiği liberal ekonomi, bireyin refahını ortadan kaldırmaktadır. Esasen modernitede önemli olan devletin ve ordunun güçlü olmasıdır.

Geleneğimizde ulema bilgi elde etmede bütüncül bakış açısına sahipti. Ulema insana, topluma, doğaya ve eşyaya ait bilginin birbirleriyle bağlantılı olduğu düşüncesinden hareketle bütün hususlara ait bilgiyi elde etmek üzere yollara düşmüştür. Ulemanın bu bilgileri elde ettiği kurum medreselerdir. Medreseler icazet yoluyla hoca öğrenci iletişiminin en üst seviyede olduğu, yetkin ve kabiliyetli olanların ilimde derinleşmeye teşvik edildiği bir model üzerine kuruludur.

Modernitede ise bütüncül bilgi eğitimi ortadan kalkmış, uzmanlaşma yoluyla tek konu üzerinde öğretim modeline geçilmiştir. Modernitede eğitimle ilgili kurum üniversitedir. Üniversite yoluyla tek konu üzerine uzmanlaşanlar aydın, entelektüel sıfatıyla toplumun karşısına çıkmıştır. Fakat bütüncül bilgiden yoksun oldukları için insana, topluma, doğaya huzur getirecek fikirsel projeler üretememişlerdir. Din adına eğitim veren imam hatip ve ilahiyatlar da bu tip kişilerden oluştuğu için bütüncül bilgiden yoksundurlar ve bu nedenle zamanın ruhuna hitap edecek fıkhi bilgi üretememişlerdir.

Modernite, tarihî süreç içinde ümmeti parçalayıp ulus-devletlere dönüştürmesi ve büyük geleneği dağıtmasıyla birlikte Müslüman halkların zihinlerini de esir almıştır. Modernitenin oluşturduğu ideolojik kalıplarla düşünme ve fikir üretme dönemi Müslüman coğrafyalarda hâkim olmuş, din, Batı’da olduğu gibi hayata hâkim olan bir anlayışın dışına itilmiş, sadece ritüel ve tarihî süreçle oluşmuş menkıbeci cennet vaadine indirgenmiştir. Dinini hayatın içinde canlı fıkıh olarak yaşayan halk, zamanla moderniteyi yaşamlarının doğal bir uzantısı olarak görmüşlerdir.

Dini, ilk neslin anladığı gibi anlama ve yaşama safiyetini söylem olarak ele alan 20. yüzyıl fikriyatı, ulemanın derinlikli külliyatını dikkate almadan ve derinlemesine incelemeden modernitenin öngördüğü rasyonel yaklaşımlarla Kur'an'ı anladığı zehabına kapılmıştır. Bu damardan beslenenlerin geleceği en son durak, moderniteye uyumlu bir din yorumudur. Bu din yorumuyla hareket eden bir kişi veya topluluğu Allah huzurundan kovar, amellerini boşa düşürür nesillerine ve ekinlerine bereket vermez.

İslam ümmetinin, modernite ile bu şekilde parçalanıp dağıtılması sebebiyledir ki Siyonizm, Müslüman coğrafyalarda zulüm, baskı ve hatta katliamlara varan saldırganlıklarına devam edebilmektedir. İsrail’in Gazze'de, 40 bine yakın insanımızı katletmesi karşısında Müslüman toplulukların ve devletlerin sessizliğinin sebebi işte bu zihinsel köleleşmedir. Küresel modernitenin ve Siyonizm’in esir aldığı ülkeler, zihinsel köleleşmeden kaynaklı olarak hiçbir refleks gösterememiş ve kendi içinde oluşturdukları duygusal bir karşıtlık dışında herhangi bir güç oluşturamamıştır ve bu nedenle de kendi güvenilirliklerini ve Müslümanların şerefini koruyamaz duruma gelmişlerdir.

Müslümanlar, herhangi bir yerde bir tehlike olduğunda bir araya gelebilecekleri, sorumluluk yüklenecekleri bir din anlayışından uzaklaşmıştır. Müslüman toplulukların yaşadığı ulus-devletlerde ulusal çıkarların ön planda olduğu, Müslümanın ölmesinin/öldürülmesinin hiçbir anlam ifade etmediği müşahede edilmiştir.

Bir Yahudinin bir Müslümanın örtüsüne el attığı için Peygamberimizin (s) savaş emri vermesi ve dolayısıyla Müslüman kadının izzet ve şerefini, bu anlamda bir savaş sebebi sayması, Müslümanlık şerefinin vahiy doğrultusunda nasıl oluştuğunu gösterir. Ama bugün Gazze’de 40 bine yakın masum insanın şehit edildiği ortamda Müslüman halkların ayağa kalkmamasının sebebi zihinsel olarak köleleşmeleridir. Kendisine Müslümanım diyen toplulukların ve ‘Müslüman’ kabul edilen devletlerin 40 bin şehide ve koca mezalime karşı duramaması, tamamen zihinsel ve ruhsal anlamda bir çöküştür. Hâlbuki Müslümanlar bir bedenin uzuvları gibidir, böyle olmak mecburiyetindedirler. Bu anlamda her nerede olursa olsun bir Müslümana zulmedilmesinin bir savaş sebebi olarak kabul edildiğinin İslam tarihinde ve geleneğinde pek çok örneği olmuştur.

Maalesef günümüzde modernitenin zihinsel olarak köleleştirdiği zihinlerin ve o köle zihinlerin yönettiği Müslüman ülkelerin ne kadar acze düştüklerini görebiliyoruz. Ümmetin bu durumdan kurtulabilmesi için kendi geleneğini çok iyi bir şekilde özümsemesi, kendisine tekrar güven oluşturabilecek Müslümanca bir bilgi oluşturması ve modernite ile yüzleşmesi gerekmektedir. Müslümanların modernitenin dayattığı bilgi kirliliği ve yaşam şekline karşı durabilecek kimlikler inşa etmesi önemlidir.

Batı'nın ve Siyonizm’in modern prangalarından, maddi manevi dayattığı tüm yaşam formlarından kurtulmak için tek seçeneğimiz Müslümanca düşünmek ve Müslümanca yaşamaktır. Ancak bu şekilde örnek bir topluluk oluruz ve ancak bu şekilde yeryüzünde zulmün, sömürünün, insanlığın katledilmesinin önüne geçebiliriz.

Mehmet Şaşmaz Arşivi