Müminlerin Fedakârlığı Şereftir
Haksöz Dergisi Sayı: 399 - Haziran 2024

Bencilliğin, bireyciliğin yaygın ve temel kişilik yapısı haline geldiği bir toplumsal düzenle muhatabız. Modern hayat tarzı adeta herkese kişisel başarıyı, kişisel mutluluğu temel ödev biçmiş gibi. Kendini düşünmek, kendisi için yaşamak, kendisi mutluysa başkasının ne yaşadığını, ne hissettiğini önemsememek yaygın bir ruh haline dönüşmüş durumda.

İnsani-Ahlaki Hassasiyetlerde Çürüme Ortamı

Bu bencillik atmosferinin izleriyle her tarafta karşılaşıyoruz. Kılık kıyafetten trafikte karşılaşılan manzaralara, yeme içme tarzından güncel politik hadiselerin değerlendirilmesine kadar her alanda bu benmerkezci bakış açısı etkili oluyor. Akrabalık, komşuluk, dostluk bağları zayıflarken insani ilişkinin sıcaklığından uzaklaşanlarda kedi-köpek bağımlılığı gelişiyor.

Ölümden, zulümden kaçıp gelmiş insanlara karşı bırakın insani anlamda bir sorumluluk hissetmeyi ve onların hayatlarını kolaylaştırma çabası içerisine girmeyi bilakis düşmanlık hisleriyle birilerinin nasıl bir canavarlaşma halini yaşadıklarına acıyla şahitlik ediyoruz. İnsani duyarlılığın gereği olarak evlerini açıp mağdur ve mazlum insanları sofralarına buyur etmesi gerekenler “Onlar yüzünden ev bulamıyoruz, ekmeğimizi elimizden aldılar!” vb. ithamlarla, çaresiz insanlara karşı düşmanca tutumlar sergileyerek adeta insanlıktan sıyrıldıklarını dünya âleme ilan ediyorlar.

Daha da ötesi Siyonist çetenin Filistin topraklarında işlediği ve dünyayı dehşete düşüren insanlık suçları karşısında dahi umursamaz tavırlar sergileyen, en küçük bir insani, vicdani tepki bile gösterme gereği duymayanların sayısının hiç de az olmadığını ibretle gözlemliyoruz. Irkçı ve İslam düşmanı eğilimleri nedeniyle doğrudan Siyonist vahşete arka çıkan insanlık düşmanlarını bir yana bırakalım ama en küçük bir duyarlılık, empati, destek çabası içine girme gereği duymayan, kafa konforlarından zerre miktarı taviz vermeye yanaşmayan bu insanların hali, tutumu ne kadar da rahatsız edici olabiliyor!

İman Nimetinin Doğurduğu Fark

İşte müminlerin ilişki biçiminin, iman eylemine yansıyan hayat tarzının farkı da tam burada öne çıkıyor. Menfaat eksenli ilişki zeminlerinin yaygınlaştığı, nefsanî beklenti ve hesapların asıl ve belirleyici kabul edildiği bir ortamda dünyevi bir karşılık beklemeksizin hayra yönelen, sadece Rabbu’l-Âlemin’in rızası için fedakârlıkta bulunan müminlerin tavrı ne güzeldir!

Hayata Allah Teâlâ’nın rızasını merkeze alarak bakmak ve yapıp etmelerimizi bu ölçüye göre tanzim etmek şüphesiz bizi geliştirir, yüceltir, daha muttaki ve izzetli bir hayata yöneltir. Muhabbet, dayanışma, fedakârlık bu yönelimin somut tezahürleridir.

Maalesef insanların bir menfaat saiki yoksa en yakınlarını dahi tanımadığı, onların taleplerine sırt döndüğü, acılarını, sıkıntılarını paylaşma gereği duymadığı yaygın bir ortam mevcut. İşte böylesi bir ortamda müminlerin hiç tanımadıkları, belki de hayatları boyunca asla karşılaşmayacakları insanların dertlerini dert edinmeleri, Allah Azze ve Celle’nin kullarına, sırf O’nun rızası için merhametle, muhabbetle yaklaşmaları son kertede bir ot gibi, bir böcek gibi hayatı sürdürmek ile kulluk bilinciyle yaşamak arasındaki farka işaret etmektedir.

Bu farklılığı, bu ayrıcalığı, bu imtiyazı bize hissettiren iman nimetinden ötürü Rabbu’l-Âlemin’e sonsuz şükürler olsun. Allah Teâlâ bize son nefesimize kadar bu ayrıcalığın idrakinde olmayı nasip buyursun!

İrtifa Kaybı Tehlikesi

Ne yazık ki bazı Müslümanlar sahip oldukları bu üstünlüğü, bu ayrıcalığı idrak etmekte zorlanıyorlar. Değerli olanı bir kenara bırakıp basit olana yöneliyorlar; kendilerini yüceltecek olan bağları görmezden gelip sıradan şeylere itibar ediyorlar. İlahi olanın yüceliğiyle yükselmek yerine beşerî arzuların geçiciliğine, tüketiciliğine yönelip aşağılara düşüyorlar. Sıradanlaşıyor, küçülüyor, basitleşiyorlar. Şu ayette belirtildiği gibi: “Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.” (Nisa, 139)

Tam bu noktada sahip olduğumuz nimetin idrakinde olmanın, onu koruma ve geliştirme hassasiyeti ile davranmanın önemi üzerinde çokça durmak gerektiğinin altını çizelim. Bu sorumlulukla çelişen tutum ve davranışları terk etmemizin zorunluluğunu, müminlerle beraberliğimizi, birlikteliğimizi güçlendirmenin yollarını aramanın, bu vesileleri çoğaltmanın lüzumunu bir kere daha vurgulayalım.

Müminlerin ortaklık ruhunu gerektiren işler hususunda veya müminler arasında meydana gelen ihtilaflarla ilgili olarak zaman zaman her birimiz nefsanî eğilimlere kapılabiliriz. Örneğin “Biraz da başkaları uğraşsın, gayret etsin, ben zaten yapabileceğim kadarını yaptım, yapıyorum!” duygusu ya da bir niza, çekişme, dargınlık durumunda “Ben neden geri adım atayım? Haksız olan ben değilim, özür dilemek, helallik istemek bana düşmez!” türünden yaklaşımlar sergileyebiliyoruz. Oysa bu tutum olumlu neticeler doğurmaz, bizi daha hayırlı, bereketli ortamlara ulaştırmaz.

Hesabilikten Kaçınmak ve Hasbiliğe Yönelmek

Velev ki haklı bile olunsa, bu tutum insana bir şey kazandırmaz. Bilakis rahmete nail olmak için oluşturduğumuz zeminleri mekanik vasatlara, renksiz, kokusuz ortamlara dönüştürür. Neticede samimi, sıcak, ihlas temelli olması gereken birliktelikleri ruhsuz birer yan yanalığa mahkûm eder.

Oysa hem bu dünyada yüz yüze olduğumuz ağır şartlara karşı kendimizi koruyabilmemiz hem de adeta her yönden esen tuğyan rüzgârlarına karşı birlikte mücadele edebilmemiz güçlü, sağlam, samimi birliktelikleri gerektirir.

Kimi zaman ifsad ortamının da etkisiyle veya dünyevi hedeflere ulaşamamanın, karşılaşılan başarısızlıkların neticesi olarak bazı Müslümanların temelde Allah rızası için oluşturdukları birlikteliklere, çalışmalara, faaliyetlere ilişkin olarak zihinlerinde bazı sorular oluştuğunu görürüz. Şüphesiz her birimiz zaman zaman bu tür kaygılara, vesveselere kapılabiliriz. Bazı zamanlar kimi şeyler yaşanır ki “Cemaat, yapı, Müslümanlar bana ne kattı, ne kazandırdı?" türünden şüpheler, sorgulamalar zihnimize üşüşebilir.

Kesinlikle bilelim ki bunlar doğru yönde sorulmuş sorular değildir. Bu tür soruların bizi daha hayırlı, daha salih amellere sevk etme ihtimali yoktur. Doğru tutum, bizi daha hayırlı niyet ve amellere sevk edecek soru ancak “Ben Müslümanlara, Müslümanların birlikteliğine, İslam davasına ne katıyorum ve bundan sonra daha fazla nasıl katkıda bulunabilirim?” sorusudur.

Önceliğimiz nefis muhasebesi olmalı, zaaflarımızla yüzleşme çabamız öne çıkmalıdır. Eksiklerimiz, kusurlarımız, günahlarımız üzerine yoğunlaşmak hem şahsi anlamda arınmamıza hem de birliktelik zeminimizin güçlenmesine katkı sağlar.

İmtiyaz Değil, İmtizaç Arayışı İçinde Olmak

Birilerinin sürekli kendine özel alan oluşturduğu, birliktelik hukukunu tek taraflı olarak belirlemeye çalıştığı, zihnen ya da fiilen ayrıcalıklı konum arayışında olduğu ortamlar hayırlı, bereketli zeminler olamaz. Bu tür eğilimler bir yandan bizi tuğyan ortamının esintilerine açık hale getirdiği gibi, kardeşlerimizle ilişkilerimiz açısından da mutlaka soğukluğa, buğza, sevgisizliğe yol açar. Sonuç itibariyle de ilişki zemininin, birliktelik ruhunun aşınmasına, tıkanmasına ve devamında tükenmesine kapı aralar.

Oysa müminler arasındaki ilişkinin ölçüleri ve hedefi bellidir. Maide suresinin 2. ayetinde Rabbu’l-Âlemin “Teâvenû alâ’l-birri ve’t-takva ve lâ teâvenû alâ’l-ismi ve’l-udvâni” buyurmakta; iyilik ve takvada dayanışmayı emrederken, müminleri günah ve düşmanlıkta yardımlaşmaktan ise nehyetmektedir.

Hiç unutmayalım ki müminlerle birliktelik fedakârlık ister. İmtizaç yani kaynaşma ve bütünleşme de ancak fedakârlık temelinde gerçekleşir. İslam’ın güzelliğinin ortamlarımıza hâkim hale gelmesi, bizi kuşatması, yönlendirmesi bazılarının zannettiği gibi imtiyazlı alanların ve kişilerin sayısını çoğaltmakla değil, ancak fedakârlığı çoğaltmakla, gayretle, tevazu ve içtenlikle olur.

Kitabullah’ın müminlere emri açıktır. Rabbimiz Furkan suresinin 63. ayetinde müminleri “Rahman'ın kulları, yeryüzünde alçak gönüllü olarak yürürler.” şeklinde vasfetmektedir.

Yine Nebi’nin ahlakını tanımlarken Âl-i İmran suresinin 159. ayetinde “Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi…” buyrulmaktadır.

İnsan İlişkilerinde Sünneti Gözetmek

Kendisinde güzel örneklik bulunan Resulullah’ın (s) sünneti bize mütevazı olmanın, kuşatıcı olmanın, insanlar nezdinde gerçek manada itibar, saygı ve sevgi tesis etmenin gösterişle, buyurganlıkla, sert ve haşin tavırlarla değil ancak eşit ilişkiler kurmakla, hilm ve rıfkla mümkün olabileceğini öğretmektedir. Bu manada Mescid-i Nebi’ye bir şeyler sormak, öğrenmek için dışarıdan gelen insanların oradakilere “Muhammed hanginiz?” diye sorduklarına dair rivayetler çok çarpıcıdır.

Enes b. Malik anlatıyor: “Bizler mescitte oturuyorken bir adam devesinin üzerinde geldi ve mescidin meydanında hayvanını çöktürerek bağladı. Sonra mescittekilere ‘Muhammed hanginiz?’ diye sordu. Hz. Peygamber de mescitte oturanlar arasında sırtını yaslamış vaziyetteydi. Bizler: ‘Şu yaslanan beyaz adam Muhammed’dir.’ dedik. Adam ona: ‘Ey Abdulmuttalib’in oğlu!’ diye seslendi. Hz. Peygamber: ‘Seni dinliyorum.’ diye cevap verdi…” (Buhari; Nesai; İbni Mace; Müslim ve Darimi)

Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş ve vahiyle desteklenmiş Nebi’nin tavrında biz sadelik ve tevazu yanında kucaklama ve bütünleşmeyi de görebiliriz.

Abdulfettah Ebu Gudde “Eğitimci Olarak Hazreti Muhammed” adıyla tercüme edilen kitabında şöyle anlatıyor: “Resulullah ‘Ben Mekke’de güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.’ derken kibir ve azameti beraberinde getiren meliklik sıfatını kendisinden uzak tutmuştur. ‘Bir kadının oğluyum.’ derken kendisini bir kadına nispet etmiş, ‘Bir adamın oğluyum.’ dememiştir. Bu ifadede alabildiğince bir tevazu ve karşısındakinin ürkekliğini teskin etmek söz konusudur, çünkü kadınların zayıf oldukları malumdur. Hz. Peygamber annesini kurutulmuş et yiyen biri olarak tarif etmiştir. Burada da tevazu söz konusudur. Çünkü kurutulmuş et tercih edilen bir yiyecek değildi, miskinlerin ve fakirlerin yiyeceği idi. Kibirli ve ceberut adamlar ise sadece taze kesilmiş hayvanın etinden yerlerdi. Resulullah sanki ‘Ben fakir, tercih edilmeyen bir yemeği yiyen bir kadının oğluyum. Benden nasıl korkarsın?’ demek istemiştir.” (Takdim Yay., 2020, 4. Baskı, Çev. Enbiya Yıldırım, s. 41)

Müminlerle Kardeş Olmak

Fark edilmek için makamımızı, kıyafetimizi, boyumuzu posumuzu, hatta bilgimizi öne çıkartmak yakışık almaz. Bizler ancak ahlakımızla, takvamızla, merhametimizle ve çabamızla fark edilenlerden olabiliriz, müminlere yakışan budur. Resulullah’ın (s) “Bir kavmin efendisi, ona hizmet edendir.” buyurduğu rivayet edilmiştir. (Beyhaki, ‘Şuabu’l-İman’)

Müminlere bu yakışır, bizim buna ihtiyacımız var. Bizi ilerletecek olan, hayra sevk edecek olan, en önemlisi de sonsuz nimetler yurduna taşıyacak olan budur. Diğerleri gelip geçicidir, hatta abartıldığında insanı yanlışa, günaha sürükleme potansiyeline sahip hususlardır. Allah Teâlâ bizi nefsimizle baş başa bırakmasın!

Kalplerimizdeki niyetimiz başta olmak üzere düşüncelerimizi, sözlerimizi, amellerimizi ve tüm ilişkilerimizi Kitabullah’a irca edelim. Allah Azze ve Celle’nin rızasına uygun olanları sürdürülelim, çoğaltalım. Kitabullah ile çelişen, ona uygun düşmeyen ne varsa da terk edelim. Velev ki itiyat edinmiş isek de vazgeçmekte, terk etmekte zorlansak da nefsimize sevimli gelse de daha muttaki bir kul olma bilinciyle bu tür zaaflardan, çelişkilerden kendimizi arındıralım.

“Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin.” (Haşr, 59/10)

Rıdvan Kaya Arşivi