İnsanın hamuru, mayası, ruhu, kişiliği mekân denilen yerde karılır. Bir mekâna sürekli olarak iştirak etmek, o mekânın nabzını tutan halkanın zincirine dâhil olmaktır. Mekân-insan ilişkisi, birinden diğerine sürekli olarak bir akımın gerçekleştiği çift yönlü bir ilişkidir. Meseleyi uzun uzadıya tartışmaya/konuşmaya açsak, mekân-insan ekseninde konu sosyolojiden kelâma hatta tasavvufa değin uzar gider. Mekânın kendine has dokusu, insanın hâline ve kâline sirayet eder. Demirin tavında dövülmesi gibi insan da özge mekânlarda tavını bulur, kimliğini kurar ve saygınlık kazanır.
Pratikteki ve söylemdeki her şey, mekânlarda inikâs eder. Geçmiş ve gelecek, gündem ve güncel, hayat ve ölüm mekânların sarsılmaz ve değişmez konularıdır. Bu açıdan bakıldığında farkında olarak veya olmayarak insanın kendini kritik etmesini sağlar mekânlar. Başkalarının dertlerini, tasalarını, sevinçlerini, hikâyelerini dinlese de insan, kendi hikâyesine akan bir damar bulur ve kendi hikâyesine kulak verir. Mekânlar hem hikâyeleri dinler, hem bunları depo eder, hem de yeni hikâyelerin doğumuna şahitlik eder. Gelmiş geçmiş bütün mekânlar, duvarlarına çektiği hikâyelerle bulunduğu yere kök salar. Orada bir ağaç gibi büyür. Suyu insandır. Sözüyle, davranışıyla, tavrıyla, duruşuyla, jest ve mimikleriyle insan mekânı besler. Mekân da zor zamanlarda bir sığınak, daralıp gitmek istediğinde bir binek olur insana.
Mekân ve insan ortak bir hikâyenin iki farklı damarıdır: Hisseden ve düşünebilen yönüyle canlı dolayısıyla etken bir dil olan insan ile cansız ve edilgen bir dil olan mekânın birleşmesinden doğan bir hikâyedir bu. İki farklı sesin diyalektiği de denilebilir. Köksal Alver ve Duran Boz’un editörlüğünü yaptığı Mekân Hikâyeleri, mekân ve insan kaynaşmasından neşet eden ilişkiyi, bu ikisi arasındaki diyalektiği anlatan reng-amiz bir çalışma olmuştur. Mekân-insan-toplum ilişkisinin farklı boyutları, mekân ve insan merkezinde kültür ve medeniyet zemininin anlaşılması, mekânı değerlendirmenin hayatı anlama çabası olarak görülmesi, kültür-sanat-siyaset-edebiyat gibi köşe taşlarının insan ve mekân açısından ele alınması gibi hususlar kitabın üzerinde durduğu konulardır. Bir kültürü, kimliği, dili, zihniyeti anlamak üzere bir çabanın eseri olarak bakılabilir Mekân Hikâyeleri’ne. Hâlen yaşayan mekânlar yanında, zahirde ölmüş fakat sözlerde ve hafızalarda yaşamaya devam eden mekânlar üzerinden bu mekânlarda öne çıkan şahsiyetler, mekânın müdavimleri, ziyaretçileri; mekânlarda söze getirilenler ve eyleme dökülenler müşahede edenlerce anlatılmıştır. Kimi anlatıcılar, mekânın ruhunu anlatmayı tercih ederken; kimi anlatıcılar mekânı hem fizik hem ruh açısından anlatmayı tercih etmiştir. Bu anlatılarda edebiyatın birleştirici, yapıcı, onarıcı, sağaltıcı etkisi görülmektedir.
Mekânlar insanlar üzerinde tartışmasız etkilidir. Mideye inen bir yemek gibi mekânda konuşulanlar, tartışılanlar hatta birlikte susuşlar bile insanın zihin ve kalp dünyasına bir gıda gibi girer. Kişilik ve kimlik, mekânla kurulan iletişimden arî değildir. “Mekânla iletişime geçmek, hayatı mekân etrafında örmek doğrudan kimlik oluşumuna etki eder. Kişinin hayata baktığı temel gösterge olan kimlik mekân tarafından şekillendirilir.”1 Bu anlamda, Mekân Hikâyeleri’nde insanın mekâna, mekânın insana sirayet etmesi konusu üzerinde sıkça durulmuştur. Aynı mekânı paylaşanların hâlde hâldeş, sırda sırdaş oluşu, kardeşlik, birlik ve beraberlik için insan soyuna mensup olmanın yeterli olduğunu göstermektedir. Aynı mekânı solumak, bir kimlik ve duruş kazanarak diğerlerinden ayrılmak, çoğunluğa benzememek demektir. “Bu mekânlarda soluduğumuz atmosfer, kazandığımız dil ve davranış terbiyesi, edindiğimiz bilgi, bilinç, kültür ve ahlâkî değer ölçüleri, bizi sürüden ayıran özelliklerdir. Ne yazık ki bu özellikleri kaybettiğimizde hızla sürüye karışıyoruz.” (s.33)
Sözün hakikatlisini duymak ve eylem çiçeklerinin açtığını görmek üzere mekânlarda ruhunu demlemek isteyen insanlar, duygusal ve düşünsel anlamda kendi küçük hicretlerini gerçekleştirirler. Bu hicretin kapıları, sadakate, vefaya, dostluğa, iyiliğe, fedakârlığa, diğerkâmlığa, yoldaşlığa açılır. Elbette ki hüzünler, ayrılıklar, kırgınlıklar da yaşanır. Fakat buralarda kurulan birliktelikler sıkıntıların, küskünlüklerin kolay aşılmasını sağlar. Niyetlerinde samimi olanlar, mekânın ruhuna dokunur. Böylece mekânın dolaşımına ihlâsın mührü basılmış olur. Artık o mekân ile o mührü basan insan, nerede anılırsa anılsın hep bu hâl üzere yâd edilir. Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu bu cümleden şahsiyetler olarak neredeyse tüm mekânların öncüleri olmuşlardır. Neyi söylemeye çalıştığım şu sözlerimde mündemiçtir: Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su, Sezai Karakoç’un Diriliş’i, Nuri Pakdil’in Edebiyat’ı, Cahit Zarifoğlu’nun Maverâ’sı, Ali Haydar Haksal’ın Yedi İklim’i, Hüseyin Su’nun Hece’si, Atasoy Müftüoğlu’nun Fikir Dükkân’ı tek bir mekâna hasredilmemiş, Türkiye’nin herhangi bir yerine kurulan bir mekân ve bu mekânı kuran öncüler, düşünce, fikir ve his olarak ismini zikrettiğimiz şahsiyetlerin ırmağına katılmışlardır. Bu mekânlardan çıkarılan dergiler farklı isimleri taşısa da özlerinde aynı kaygıyı, sevinci ve davayı taşımışlardır. Yani, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Yedi İklim ve Hece gibi dergilerde ve Fikir Dükkân’ı gibi mekânlarda tohumu atılan fideler, başka dergilerde/mekânlarda boy vermiştir.
Mekân Hikâyeleri’nde bir neslin elinden tutan ve yaptıklarıyla isimlerini sonraki nesle de bırakan öncülerin ortak özellikleri, herhâlde mekânların ortak özelliklerinin de bir izdüşümüdür. Yüksünmemeleri, insan sevgisini sürekli olarak diri tutmaları, dost yüzlü ve hoş sözlü olmaları, dedikoduya karşılık dobra dobra olmayı tercih etmeleri, muhabbeti özümsemiş olmaları, kangren olmadan meseleyi işin başında çözmeleri, madden ve manen yardım konusunda cömert olmaları ila ahir... Özellikleri böyle olan öncülerin ellerinin değdiği mekânlarda ve sözlerinin değdiği insanlarda bir başkalık olması gayet tabiidir. Dolayısıyla mekânlar da bir anne kucağı gibi insana yirmi dört saat açık olmuş, mutfağında her zaman bir tas çorba bulundurmuş, kültür ve sanatın ocağını tüttürmüş, bir çayını ve bir sığınmalık köşesini esirgememiştir. Mekân insana insan mekâna baka baka benzeşmiş, yani seçkin isimlerin hamisi olan mekânlar ve bu mekânlardan geçmekle seçkinleşen isimler kültürümüzün nabzını tutmuştur.
Mekânlar, kimisi için akan bir ırmak, kimisi için bir kandil, kimisi için de bir vahadır. Akif Hasan Kaya, birlikte okuma eylemi yapabileceği arkadaşları bulmak için birçok mekânı gezmiştir. Sıkıntılı bir dönemde öğrenci olan Ali Emre, İslâmî kesimle bu mekânlarda tanışmıştır. Ali Ural, yayın hayatı sona eren dergiler ve taşınan mekânların ardından bir sevinç sağanağı gibi Karabatak dergisini yayına çıkarmıştır. Bereketli bir hafıza olarak Hüseyin Su, Edebiyat dergisinin bürosu, Atasoy Müftüoğlu’nun mekânları ve Mavera dergisinin mekânlarını “söz ve göz mekânları” açısından değerlendirerek aktarmıştır. Köksal Alver, “Bir aidiyet bağım var” dediği Hece’yi; Duran Boz, herkes okusun diye her ay ücretsiz olarak sanki bir dost mektubuymuşçasına çıkarılan İkindiyazıları’nı hüzün, umut ve coşku duygularıyla anlatmıştır. Dolayısıyla Mekân Hikâyeleri, salt mekânı anlatan kuru yazılardan oluşmamıştır.
Mekânlar, yalnızlığı seven insanlar için arada bir uğranılan, enerji depolanan bir yer; kalabalıktan ve sohbetten hoşlananlar için uğrak bir yer; sıkıntılarını paylaşacak kimsesi olmayanlar için bir rehabilite merkezi; kendini insanlara yardım etmeye adamışlar için rahmetin ve bereketin eksik olmadığı bir meclis; ilmen donanmak isteyenler için ilim kapısı; şehrin karmaşası ve taşranın boğuculuğundan kaçmak isteyenler için bir nefes soluklanma ve kitapların dünyasına kaçılan bir yer olmuştur. Parmak izine kadar farklıdır insanlar, bu nedenle mekânlar rengini insandan almıştır. Asık yüzlüsü, sevecen duruşlusu, mütebessim çehrelisi, hoş sözlüsü, kaba konuşanı, tertipli ve düzenlisi, dağınığı mekânlarda bir araya gelmiş ve birbirleriyle yüzleşmiş/hâlleşmişlerdir. İnsanın toplumla yüzleştiği, farklılıkların zenginlik olduğu, insanların tek tip olamayacağı, her insanda ayrı bir güzelliğin öne çıkabileceği, her insanın aynı hasletlerle donanmış olmadığı canlı bir tablo olan mekânlarda gözlemlenilmiştir. Mekân Hikâyeleri’nin toplamı da insanın insana daima muhtaç olduğunu, birleştirici bir yanın muhakkak bulunduğunu anlatma çabasındadır. Bilhassa zor zamanlara vurgu çok önemlidir. Çünkü insanın hası zor günde anlaşılır. Maddi ve manevi açıdan güçlüklerle karşılaşanlar, mekânın mıknatıs etkisiyle kendisinde topladığı insanların derdi olmuştur. Mekâna geliş gidişleri seyrelenlerin ya da artık mekâna uğramayanların bir probleminin olup olmadığı araştırılmış; yapılabilecek bir şey varsa hemen ilk elden yapılmıştır. İhtiyaç sahiplerinin onuru kırılmadan yardım edilmek istenmiş, manevi hastalıklarla cebelleşenler için en güzel sözler billurlaştırılmıştır. Edebî anlamda dergilerin soluğu kesilmesin için eller taşın altına defalarca konulmuştur. Bu anlamda Atasoy Müftüoğlu bir neslin ağabeyi/babası olmuş, maddi ve manevi desteklerini esirgememiştir. Tayyib Atmaca’nın bu konuda şahitliği şöyledir: “Atasoy Abi Deneme dergisini çıkardığı günden bugüne aradan tam 44 yıl geçmiş. Bu yılların yaklaşık 10 yılında ümmetin derdiyle nasıl dertlendiğini, sağlığını sıhhatini nasıl kaybettiğini, davet edilen yerlere gidip dönerken emekli maaşından ve gelirse kitap ve yazı teliflerini harcayarak gittiğini biliyorum.” (s.241) Üniversiteyi yeni kazanan, memur olarak hiç bilmediği bir yere atanan, taşınan, bir mekân arayışında olan insanlar için “Şurada falanca bir yer var, orada falanca biri var” gibi cümleler, bir hayat cümlesi gibi gelmiştir. Her türden insana şifa kaynağı olan bu mekânlar, gözenekleri tıkanmış hayatlar için ferahlık vesilesidir, Zehralan Dağı2’dır.
Kitapta tamamen erkek anlatıcılar olduğu için dilde ve duyguda, anlatılanlarda erkek bakışı egemendir. Bir kadının mekâna bakışıyla bir erkeğin mekâna bakışı arasında farklar olduğunu düşünüyorum. Erkek bakışı, mekândaki insan dokusunu daha iyi gözlemlerken, kadın bakışı mekândaki eşya dokusunu iyi gözlemler. Mekânın estetik yapısı, kadının görüş alanına girer. Kadın eli değmiş gibi tabirinin kullanılması bundan olsa gerek. Mekâna söyleşiye ve hasbihâl etmeye gelen erkekler, çay bardağındaki sararmış görüntüye takılmazken, kadınlar bardaktaki sarı lekeye dikkat kesilir ve bardağın sararmışlığı söyleşiden haz alamayacak kadar huzurlarını kaçırabilir. Ya da semaver, kadın için mekânın sırlarını içinde tutan ve bu nedenle fokur fokur kaynayan dilsiz bir sırdaş iken; erkek için sohbetin harcı olan bir araçtır. Mekân Hikâyeleri’ni bir de kadın bir anlatıcıdan dinleseydik zannediyorum mekânla birlikte simgeleşen bir nesne/eşya gözünden mekânın serencamını dinlerdik. Mekândaki tüm araç-gereçler, tutulan defterler, masanın bir kenarına sıkıştırılan küçük not kâğıtları, duvardaki bir çerçeve, pencere önündeki bir çiçek, kapının önündeki ayakkabılar, mütemadiyen dem tutan bir çaydanlık, mekânın bulunduğu sokak kadın anlatıcının anlatımında birer imgeye dönüşür ve eşyanın gözünden yaşanılanları okurduk gibime geliyor. Fakat kadınların yaşam standartları, erkekler kadar kolektif hareket edememeleri, daha kırılgan yapıda olmaları onların bu mekânlarda aktif olarak bulunmalarına bir engel teşkil etmiştir. Bu gibi nedenlerden olmalı Mekân Hikâyeleri’nde kadın anlatıcıya rastlayamıyoruz.
Mekân ve insan birlikteliği her şeyden önce muhabbeti koyultan bir birlikteliktir. Sosyal ağın hızlı iletişimine parmak ısırtan bir iletişim vardır bu birliktelikte, kaynağı da muhabbettir. Mekân Hikâyeleri, edebî muhabbet ve söyleşilerin yapıldığı ve birer iletişim merkezi olan mekânların sırlarını, heyecanla kuruluş ve hüzünle kapanışlarını anlatırken önemli bir şeye de dikkat çekmiştir. “Fakat ne üzücü ve düşündürücüdür ki bir zamanlar kitap dünyasının, yayıncılığın kalbinin attığı bu mekân(lar)la ilgili müstakil bir kitap, eli yüzü düzgün bir belgesel film bile yok henüz.” (s.264) Aynı şekilde dergi arşivciliğimizin de kötü oluşuna dikkat çekilmiştir. “Çıkarken umutlar, heyecanlar, tasarılar uçuşur havada; kapanırken ağır bir sisle örtülüdür her taraf ve ağır bir hüzün bastırır geride kalan yılların üzerine. Ne ki, bu ağır sis ve hüzün, hiçbir derginin arşivini susturamaz; eğer o dergiden bir arşiv kalmışsa geride…” (s. 69) Muhabbet bağında karılan dergiler, birer karargâh ve iletişim merkezi olan mekânlar hakkında ne işitsel, ne görsel bir malzeme elimizde yok ama öte yandan da Mekân Hikâyeleri’nin sayfalarına şahitliklerini yazan kalemler aracılığıyla bu konuda derli toplu bir başvuru kitabının edebiyatımıza kazandırılması oldukça sevindirici.
Mekân Hikâyeleri’ni dinleyince, artık böyle mekânların kalmayışına içleniyor insan. Fakat yine de “Kaybolan yahut yıkılan mekân, nasıl koca bir hatıra denizini kurutmakta ise yeni zamanların mekânı da yeni yeni hatıra denizine su taşımaktadır.”3 cümlesindeki inancı canlı tutmak gerekir. Mekânlar, pencere, oda ve kapılardan ibaret değil. Bachelard’ın deyimiyle mekânlar “peteklerinin binlerce gözünde zamanı sıkıştırılmış olarak tutan” yerlerdir. Mekân Hikâyeleri, genelde insanın kendi kişiliğini inşa ediş serüvenini anlatırken özelde okur-mekân ve yazar-mekân ilişkisini işlemiştir.
Van’dan İstanbul’a kadar mekânların hikâyelerini dinlemek üzere seyrüsefere çıkaran bir kitaptır diyebiliriz Mekân Hikâyeleri için.
1- Köksal Alver, Siteril Hayatlar, Hece Yay., Ocak 2010, s. 21.

