Giriş
İnsanoğlunun yeryüzü serüvenine başladığı andan itibaren ona “halifelik” vazifesi yüklenmiştir.1 Bu vazifenin gereğinin yerine getirilmesi akıl, imkân ve sorumluğun mevcudiyetini zorunlu kılar. Diğer tüm canlılar içerisinde insana böyle bir vazife yüklenmiş olması insanın bu halifelik misyonunu yürütecek donanım ve imkâna sahip olmasından kaynaklanmaktadır. İnsanı güç ve takati oranında sorumlu tutması Allah’ın (cc) adaletinin gereğidir.2
Bu kutlu ve bir o kadar da ağır3 vazifenin gereğinin hakkıyla yerine getirilmesi insanın sorumluluk ve bilinç düzeyiyle ilgilidir. Yüklendiğimiz bu sorumluluğun gereği olarak ortaya koyduğumuz çaba ve gayretlerin toplamı, aynı zamanda dünya sürgünündeki imtihanımızın temel çerçevesini de teşkil etmektedir.4
İnsanın kendi gerçekliğinin farkında olması gelecek tasavvuru ve planlamasını sağlıklı bir şekilde yapmasının temel koşullarından biridir. Hayatın diğer tüm alanlarında olduğu gibi İslami çaba ve gayretlerin de daha verimli, daha başarılı ve sistematik bir mahiyet arz etmesi, gerçeklik olarak ifade ettiğimiz koşulların, imkânların ve kabiliyetlerin doğru bir şekilde değerlendirilmesiyle mümkündür. Günübirlik, dağınık, ölçüsüz, hesapsız bir tarzla başarılı neticeler elde etmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Başarının yolu, sahip olunan gerçeklikle vaka arasında doğru bağ kurmaktan geçer. Sahip olduğu gerçekliğin farkında olmayan, içerisinde yaşadığı vakayı da yeterince tanımlayamayan çift yönlü bir kısıtlılık içerisinde hedef belirlemek de belirlenen bu hedeflere ulaşmak için verilen emekler de büyük oranda zayiatla neticelenir.
Hayatın tüm alanlarında geçerli olan bu kuralı, yeryüzündeki kulluk merkezli imtihan5 serüvenimiz ve bu imtihanın gereği olarak birey ve topluluk düzleminde ortaya koyduğumuz gayretlerin verimi ve başarısı için de tatbik etmemiz gerekiyor.
İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’den (as) son peygamber Hz. Muhammed’e (as) kadar gelen tüm peygamberler farklı koşullarda, sahip oldukları imkanların farklılığına bağlı olarak farklı mücadele pratikleri ortaya koymuşlardır. Nitekim risalet süreci içerisinde kendi kavimleri tarafından testereyle kesilen peygamber olduğu gibi, kral peygamber de var olmuştur. Koşulların farklı oluşu, haddizatında imkânları ve dolayısıyla mücadelede kullanılacak araçları ve tercih edilecek yöntemi belirler. İçerisinde bulunulan merhalenin doğasından bağımsız olarak eldeki imkânları doğru bir şekilde değerlendirme ve bu yöndeki azim, çaba ve kararlılık, sorumluluk bilinciyle çok yakından ilişkilidir.
Farklı koşullarda, farklı şartlar altında ve farklı merhalelerde yürütülen mücadele yöntemlerine Kur’an’ın bize aktardığı önceki peygamberlerin mücadeleleri, Hz. Muhammed’in (as) 23 yıllık pratiğinde tanık olduğumuz nebevi örneklik ve takip eden süreçte ümmet serüvenimiz içerisinde bolca tecrübe mevcuttur. Dolayısıyla vahiyden hareketle toplumsal hayatı İslami temelde inşa etme çabalarının bütünü şeklinde özetleyebileceğimiz İslami hareket,6 nevzuhur/türedî bir hareket değildir. Tarihin kimi dönemlerinde göz kamaştırıcı medeniyetler kurduk, kimi dönemlerinde şu anda Gazze’de olduğu gibi kardeşlerimizin parçalanan bedenlerine bırakın siper olmayı, kefen bezi göndermeye dahi muvaffak olamadık.
Müntesibi olduğumuz İslam dini, belli bir çağ veya bölge için değil, cihanşümul bir din olarak nazil olduğu dönemde, günümüzde ve kıyamete kadar tüm siyasal ve sosyal şartlarda insanlığın kurtuluşu, yeryüzünün ıslahı ve hayatın her alanında büyük bir medeniyet oluşturma vasfını ve potansiyelini uhdesinde barındırır.
Burada amacım, genel anlamda ümmet coğrafyasında özellikle hilafetin dağılması sonrasında hayata müdahil olma imkânını yitirmiş bir fetret dönemi akabinde hızla değişen ve dönüşen bir dünyaya cevap üretme ve yeniden hayata nüfuz eden etkin bir güç olma çabalarını, özelde ise Türkiye İslami hareketinin serencamını içeriden bir gözle yeniden okumaya ve anlamaya çalışmaktır.
Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
Kavramsal Çerçeve
Kendi temel referans kaynaklarında veya geleneksel müktesebatında değinilen bir kavram olmadığı için İslami hareket ve İslamcılık üzerinde mutabık kalınan bir tanım yoktur. Esasında bu tanımlamaların kendisi bizatihi belli bir tarihsel dönemin verili şartları içerisinde ortaya konan düşünce ve çabaları tanımlamaya dönük birer yorumdur.
Tanımına ve muhtevasına yüklenen anlam çeşitliliği dışında, ayrıca bizzat bu kavramların kullanımına yönelik eleştiri ve itirazlar da söz konusu olmuştur.7 Hakeza, yakın dönemlerde yaşanan gelişmeler karşısında Müslümanların teorik ve pratik anlamda sergiledikleri eylem kalıplarından veya farklı ulusal durum ve şartların gerekleri neticesinde oluşturdukları fıkhın; bazen önyargılı, bazen bütünlükten uzak ve sığ bir şekilde değerlendirilmesi sebebiyle, bazen de teşhir ve ötekileştirme gayretiyle fundamentalist, reformcu, modernist, köktendinci, İrancı, Vahhabi, siyasal İslamcı gibi tanımlar da ortaya atılmıştır.
İslami hareket ve İslamcılık, aynı olguyu tanımlayan bir tarihsel arka plana sahiptir. Vahiyden hareketle toplumsal hayatı yeniden düzenleme çaba ve gayretlerinin toplamı olarak İslami hareket ile bu olguyu tanımlamak amacıyla kullanılan İslamcılık kavramı arasında sadece fikir-amel boyutuyla bir farklılık var. Kendi değerlerine yaslanarak Batı’nın fiilî ve kültürel istilasına karşı direnmeyi tercih eden Müslümanlar, bir yandan kendi iç sorgulamalarını yaparak “öze dönüş” çabasına girişirken, öte yandan “fiilî ve kültürel istilaya karşı mukavemet” çabasını ortaya koymuşlardır. İslam’ın temel referanslarına yaslanarak Batılı sömürüye ve modernleşme sürecine bir itiraz ve karşıtlık temelinde ortaya çıkan fikir ve düşüncelere İslamcılık; tüm bu fikir ve düşünceleri hayata taşıma ceht ve çabaların toplamının da İslami hareket şeklinde tanımlanması oldukça yaygındır.
İslami hareket, İslamcılığı tanımlamak üzere yapılan tüm izahatın pratik/amelî yönüne karşılık geldiği için “İslami Hareketlerde Paradigma Arayışı” çerçevesinde işlenen konuların tümü aynı zamanda “İslamcılık” serüvenimize ışık tutmaktadır. Dolayısıyla bu çerçevede yaptığımız değerlendirmelerin tamamında bu olgunun düşünsel boyutunu ifade ederken İslamcılık, pratik/amelî boyutunu ifade ederken İslami hareket tabirini kullanmayı tercih ettim.
Bu çabaların aynı zamanda ibadi ve ahlaki boyutu içermesi veya örneğin ihtiyaç sahibi insanlara yardım etmeyi de içeren ıslah temelli faaliyetler yürütmesi, kapsam veya sivillik anlamında da İslami hareketi İslamcılıktan daha farklı bir konuma taşımaz. Zira bu söz konusu çaba ve gayretlerin tümü esasında İslam’ı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlâk, felsefe, siyaset, hukuk, eğitim…) ‘yeniden’ hayata hâkim kılma düşüncesinin bir tezahürü olarak öne çıkmaktadır ki İslam’ı bütün boyutlarıyla hayata taşıma, İslamcılığın en temel vurgularındandır.
Bu temel öncüllere dayanarak İslami hareketi; dinin temel referans kaynaklarından hareketle toplumsal değişim ve dönüşümü hedefleyen bir ihya ve öze dönüş çabası; kavmiyetçi taassuplarından sıyrılmış, ümmet tasavvuru ve bilinci ile Müslümanların birliğini tesis etme gayesi ve özlemi ve son tahlilde yeryüzünün tamamında İslam ile insan arasındaki engellerin ortadan kaldırılması mücadelesini yürüten bir ıslah hareketi olarak nitelemek mümkün.
İslami hareket mensubu, meydan okuma anlamında bir tepkiyi muhataplarının anlayacağı dilden ifade etme gereksinimi duymak söz konusu değilse inancını “İslamcılık”, kendisinin bu inanç içindeki yerini de “İslamcı” olarak ifade etmemiştir. İnancımız için “İslam”, İslam’a inananlar için “Müslüman” adı Yüce Allah tarafından belirlenmiştir. Ümmet de bu isimleri inancını tarif ve bu inanç içindeki konumunu ifade için yeterli bulmuştur.8 İslamcılık ve İslami hareket kavramları bütün tarihsel dönemlerde vahiyden hareketle yaşamı tanzim etme çabalarının tümünü içkindir. Ayrıca İslamcılık; İslam’ın hayatın her alanında tatbik edilmesi talebi anlamında kullanılıyorsa -ki öyledir- kendisini “İslamcı” olarak tanımlasın veya tanımlamasın bu ideallere sahip her Müslüman potansiyel, bittabi ve bizzarure İslamcıdır.9
Bununla birlikte konusu, modernleşme süreci sonrası İslam’ı bir “dava” olarak gören müminlerin hayatı bütün boyutluluğu içinde Müslümanca yaşama kaygı ve çabalarını teşkil ettiği için yaygın kullanımına bağlı kalarak aynı zamanda herhangi bir kavram kargaşasına sebebiyet vermemek bakımından İslamcılığı ve İslami hareketi bahse konu (modern dönem) bu tarihsel süreçteki tezahürleri ve çabaları ifade etmek kastıyla kullandığımı belirtmek istiyorum.
İlave olarak söz konusu bu vasıfları taşıyan hareketleri İslamcılık potasında değerlendirmemize rağmen rafine bir anlayış ve pratikten söz etmediğimizin de altını çizmek istiyorum. Dahası, sahip oldukları dinî anlayışları, mücadele yöntemleri, örgütlenme modelleri itibariyle -çeşitli eylem kalıplarından ve farklı ulusal kalıplardan bağımsız olarak- eleştiri konusu olabilecek İslamcı hareketlerin mevcudiyetini hatırlatmak gerekir.
Tarihsel Gelişim
İslamcılık kavramı 19.yüzyılın ortalarından itibaren yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Ancak bu kavramın bildiğimiz kullanımı çok daha eskilere İmam Eşari’ye (M. 873-935) kadar gider. İlk dönem mezhepler tarihinin temel kaynaklarından biri olarak kabul edilen İmam Eşari’nin meşhur eseri; Makâlâtu’l-İslamiyyîn ve İhtilafu’l-Musallîn (İslamcıların Sözleri ve Musallilerin İhtilafları) başlığını taşıyor.
19. yüzyıl, Müslümanların Batı karşısında bilim ve teknolojideki geri kalmışlıklarına ilaveten kültürel ve fiilî olarak da işgale uğradıkları, bir bakıma hezimetlerinin tescillendiği bir tarihsel dönemdir. Batı karşısında yaşanan bu hezimetin nedenlerine ilişkin siyasal tartışmaların bir ucunda mağlubiyetin faturasını İslam’a keserek ondan tümüyle kurtulmayı savunanlar; diğer ucunda ise Müslümanların İslam’la kurdukları ilişkinin biçim ve muhtevasını sorgulayarak kendi küllerinden yeniden doğmanın çaba, umut ve duasına sahip olanlar yer almıştır. İslamcılık, işte böyle bir mecrada bu tarihsel ve toplumsal şartlarda ortaya çıktı.
İslamcılığın çıkış yeri ve kökeni ile ilgili farklı yaklaşımlar söz konusudur. Kimi değerlendirmelerde Şah Veliyullah Dihlevi, Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh gibi düşünürlerin ismi ön plana çıkarken, kimileri de İslamcılığın çıkış yeri olarak İstanbul, köken olarak Ali Suavi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi Jön Türkleri işaret etmektedir.
İşin başında alınan bazı askerî yenilgiler ve toprak kayıplarını, Hint alt kıtası ve Kuzey Afrika’nın tamamının sömürgeleştirilmesi, akabinde de özellikle I. Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu, İran ve Afganistan dışındaki tüm İslam coğrafyasının işgal edildiği ve artık payitahtın korunmasında bile acziyete düşüldüğü bir süreç yaşandı. Batı karşısında yaşanan bu hezimet, çok farklı bir kültür evrenine ait gelişmeleri anlama çabası yanında Müslümanların çözüm noktasındaki tekliflerini de derinden etkilemiştir. Burada cevabı aranan temel soru şuydu: Şan ve şöhret dolu görkemli bir medeniyetin varisleri nasıl oldu da bu hallere düştüler?
İttihad-ı İslam, İslami yönetim, içtihat kapısının yeniden açılması, cihad ruhunun canlandırılması, dinin temel referans kaynakları, dinin birey ve toplum hayatındaki yeri gibi tartışma konularının tümü yakıcı bir soruna, yani Batı karşısında yaşanan hezimetin sebeplerini doğru bir şekilde anlama ve buna karşı hal çareleri geliştirmeye matuf tartışmalardı. Gerek bahse konu tarihsel dönemin verili şartları gerekse bu çabaların tümü bize İslamcıların düşünce ve davranış kodları ile bu düşüncelerin filizlendiği ve neşvünema bulduğu zemini anlamamızı kolaylaştırıyor.
1850’li yıllardan günümüze ümmet coğrafyasının farklı bölgelerinde dönemsel şatların gereklerine bağlı olarak farklı mücadele yöntemleri ve bununla bağlantılı farklı araçlar kullanılmış olmakla birlikte tüm bu ihya, ıslah ve öze dönüş çabalarının ortak paydalarını şu şekilde özetlemek mümkün:
1) İslam; bilgi ve öngörüsü zaman ve mekânla sınırlı olmayan âlemlerin rabbi Allah tarafından gönderilmiş evrensel bir dindir. Bu sebeple İslam tüm tarihsel dönemlerde ve çağlarda birey ve toplumlara en doğru rehberliği yapacak yegâne dindir.
2) Müslümanların Batı karşısındaki hezimeti ve genel anlamda yaşadıkları olumsuzluklar bu yüce dinin zaaf veya kusuru değildir. Bilakis, Müslümanların vahiy ve hayatla kurdukları bağı sorgulamak gerekir. İnsanlığın kurtuluşu; zaman içerisinde bünyeye sirayet etmiş tüm muharref kültür ve anlayışları terk ederek temel referans kaynaklarımıza dönmekle mümkün olacaktır.
Bu verili şartlarda yolculuğuna başlayan günümüz İslami hareketi, zaafa uğramış bir ümmetin parçaları olarak ulus devlet çatıları altında kendi özgün kimliğini oluşturarak küresel ve yerel kuşatmaları aşma çabaları, farklı siyasal/sosyolojik iklimlerde silahlı-silahsız, gizli-açık, legal-illegal yapılanma biçimleri, ifrat ve tefrit arasında gelgitler yaşayan düşünce ve yaklaşım biçimleri ve daha farklı tecrübelerin yaşandığı bir tarihsel dönemde yolculuğuna devam etmektedir.
Oluşan tüm bu birikimin geniş çerçevede değerlendirilerek kimlik düzeyindeki sahihliği, ilkesel anlamdaki tutarlılığı ve belirlediği hedefler itibariyle de gerçekçiliğinin ciddi bir muhasebesinin yapılması gerekiyor.
Tecdit ve İhya Çabası mı Kopuş ve Sapma mı?
İslamcılık ve İslami hareket kavramlarının ‘modern zamanlarda’ İslam’ı bir bütün olarak yeniden hayata hâkim kılma düşünce ve çabasını tanımlamak üzere kullanılmış olması ve bu kavramların bu dönemde yaygın bir şekilde tedavüle girmiş olması, beraberinde siyasal, modernist, tepkisel, ideolojik gibi ithamları getirmiştir.
Şunu belirtmek gerekiyor ki yaşadığı çağda, içerisinde bulunduğu koşulların bir gereği ve sonucu olarak belirlediği öncelikler, gündeme getirdiği konular, mücadele yöntemi, kullandığı dil ve araçlardan hareketle yapılan tanımlar bir bütün olarak İslami hareketi değil, bu hareketin dönemsel bazı özelliklerini tanımlar. Zira İslami hareket, Hz. Âdem’den günümüze kadar gelen nübüvvet/risalet çizgisinin mirası üzerinden yolculuğuna devam etmektedir.
İslam’ı; fert, cemiyet ve dünyada hâkim veya etkili kılma, azami sınırlar içinde hayata sokma için çaba gösterme davası11 tüm peygamberlerin ortak davasıdır. Kur’an-ı Kerim’de kıssaları anlatılan tüm peygamberlerin ortak mesajı, Allah’a kulluk etmeleri ve O’ndan başka ilah edinmemeleridir. Bunun dışında farklı zaman dilimlerinde, içinde yaşadıkları çevresel koşulların ve sahip oldukları imkânların doğası, muhatap oldukları toplumun özelliklerine bağlı olarak farklı mücadele pratikleri ortaya konmuştur.
Bu kavramın modern zamanlarda özellikle hilafetin kaldırılması sonrasında daha yoğun bir şekilde kullanılmaya başlanması gayet doğaldır. Önceki dönemlerde zaten şu veya bu şekilde temel referans kaynağı olarak İslam’ın tatbik edildiği bir vasatta bu talebin dillendirilmemiş olmasında anlaşılmayacak bir durum yoktur.
Siyasal, modernist, tepkisel, ideolojik şeklindeki eleştirilere ilaveten İslami hareketi dinin siyasette istismarı, modern zamanlarda boy veren türedî bir akım, bozulma ve sapma olarak niteleyenler de olmuştur. Bu şekildeki nitelemelerin tümü İslami hareketi ve İslamcılığı bazı tarihsel tezahürlere veya belli bir retoriğe indirgeyerek değerlendirme yanlışından kaynaklanmaktadır.
Tüm peygamberler bu mücadele tarihinin farklı zaman dilimlerinde, farklı koşullarda, farklı merhaleler yaşamışlardır. Hz. Lut’un (as) toplumdaki cinsel sapkınlık, Hz. Nuh’un (as) putperestlik, Hz. Şuayb’ın (as) ölçü ve tartıda hile, Hz. Musa’nın (as) ilahlık iddiasında bulunacak kadar azgınlaşan firavunla mücadelesi ve takip eden süreçte İsrailoğullarının hal ve tavırları karşısında sergilediği tutum, mücadele ortamının doğasına bağlı olarak farklılık göstermiştir. Koşulların farklı oluşu şüphesiz ki mücadele pratiğini ve önceliklerini farklı kılmıştır. Ama temel amaç aynıdır: Mevcut ortamı vahiy doğrultusunda değiştirmek ve dönüştürmek.
Hz. Peygamber’in (as) 23 yıllık risalet döneminde bile şartların değişimine bağlı olarak mücadele pratiği ve öncelikleri değişmiştir. Mekke ve Medine’de farklı merhaleler yaşanmış, koşulların değişmesi ve merhalenin farklılaşmasına bağlı olarak farklı yöntem ve araçlar devreye konmuştur.
Peygamberlerin kendi yaşadığı dönemin şartlarıyla mukayyet şekilde ortaya koydukları mücadele pratikleri ya da bir peygamberin risalet süreci içerisinde koşulların değişimine bağlı olarak mücadele seyrinin değişmesi, risalet sürecinden bir kopuş veya sapma olarak nitelendirilemeyeceği gibi, değişen şartlara ve ihtiyaçlara bağlı olarak önceliklerin, stratejilerin, retoriklerin, kullanılan araç ve yöntemlerin yeniden değerlendirilerek daha işlevsel olanla değiştirilmesi ana akım İslami anlayıştan sapma olarak nitelendirilemez.
Temel referans kaynağı olarak Kur’an ile hayat arasında bağ kurma çabası canlı ve devingen bir süreçtir. Bu bizatihi Kur’an’ın evrensel bir kitap olmasından kaynaklanmaktadır. Kur’an hayata her an müdahale eden evrensel bir kitapsa o halde kitabımızdaki buyruklarla içinde yaşadığımız çağa ve hayatımızı kuşatan olgulara cevap vermemiz bir tercih değil, Müslüman olmanın tabiî sonucu ve gereğidir. Temel sabitelere ve referans kaynaklarına bağlı kalmak kaydıyla tarihsel ve toplumsal durumların değişimine paralel değişimlerin yaşanması doğal, hatta olması gerekendir. İslami hareket en temelde gökten inen ilahi vahiy ile yeryüzünde beşere ait değişen, dönüşen, farklılaşan hayat arasında bağ kurarak hayatı dinin temel değerleri ile buluşturma gayretidir. Başka bir ifadeyle, sübutu ve delaleti kat’i naslara bağlı kalarak günün problemlerini çözmeye çalışma azmi ve gayretidir. Fıkıh ve içtihat tam olarak bunun için vardır.
İslami hareket kimi zaman gelenek ve modernizm, kimi zaman hoşgörü ve şiddet, kimi zaman radikallik ve ılımlılık, kimi zaman Şiilik ve Sünnilik cenderelerinden birine sokulmaya çalışıldı. Bu düaliteler çerçevesinde süren tartışmalar belli oranda hem zaman hem de enerji kaybına yol açtı ama kısmi/lokal bazı eğilimler hariç hiçbir zaman bu uç kalıplardan birine girmeyerek mutedil bir noktada durmayı başardı. Bu ikili tuzaklar arasındaki savrulmaların az hasarla atlatılmasında ortak bir konsensüs olarak Kur’an ve Sünnet’in temel referans kaynağı olarak kabul edilmesinden kaynaklı, sapasağlam bir kulpa tutunmanın sağladığı doğru istikamet üzere olmanın gücü, eminliği ve kararlılığı belirleyici olmaktadır.
Dolayısıyla, mücadele tarihinin bir döneminde Batı sömürgesi ve modernleşme tehdidinin merkeze alınması bir sapma veya rotadan ayrılma şeklinde değerlendirilemeyeceği gibi bundan sonra da değişen hayat şartlarına ve ihtiyaçlara bağlı olarak öncelik, metot veya retorikte değişikliğe gidilebilir. Örneğin Filistin’de, Keşmir’de, Arakan’da İslami hareketin takip edeceği hareket tarzı ile Türkiye’de, Mısır’da izleyeceği yöntemin, aynı şekilde Rusya’da ya da Avrupa’da takip edeceği hareket tarzının farklılık arz etmesi doğal, hatta gereklidir.
Dinin temel referans kaynaklarına bağlı kalmak kaydıyla yöntem değişiklikleri; ihtiyaç durumu, İslam’ın ve Müslümanların genel maslahatlarına uygunluğu ve ehem-mühim sıralamasındaki isabet çerçevesinde içtihat konusu olarak ele alınmak durumundadır.
1- “Hani Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti.” (Bakara, 2/30)
2- “Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar.” (Bakara, 2/286)
3- “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir.” (Ahzab, 33/72)
4- “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk, 67/2)
5- “Ben cinleri ve insanları -başka değil- sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56)
6- Rıdvan Kaya, Dosya: İslami Hareket, www.islamdusuncesi.org.tr
7- Mümtaz’er Türköne, “Müslüman” sıfatı neden İslâmcılara yetmiyor?, Zaman Gazetesi, 24 Temmuz 2012.
8- Dr. Abdulkadir Turan, Dosya: İslami Hareket, www.islamdusuncesi.org.tr

