Ortadoğu, tarih boyunca diğer coğrafyalardan farklı biçimde din ve medeniyet inşasının merkezi olmuş, bu yönüyle insanlık tarihine damga vurmuştur. Bu bölgede yaşanan savaş ve çatışmalar da özünde bir din ve medeniyet savaşının mührünü taşımıştır.
Bu coğrafya hiçbir zaman sadece doğal kaynakların, ticaret yollarının ya da stratejik geçiş hatlarının kavşağı olmadı. Burası, insanlığın anlam arayışının, hakikat iddiasının ve medeniyet tasavvurunun doğduğu ve ete kemiğe büründüğü topraklardır. Bugün yaşanan çatışmalar da bu yüzden sadece toprak veya petrol üzerinde değil; anlam, değer ve hakikat üzerinde verilmektedir. Tarih boyunca böyleydi, bugün de böyledir.
Bölgemizde siyasal rejimlerin niteliği etrafında yapılan tartışmalardan enerji ağlarının güvenliğine, ticaret yolları ve boğazların kontrolüne kadar uzanan tüm tartışmalar; ilk bakışta somut çıkar çatışmaları gibi görünse de gerçekte bu stratejik imkânların kimin elinde ve neye hizmet edeceği sorusu etrafında şekillenen gizli bir rekabetten kaynaklanmaktadır.
Son üç asırda yaşanan savaşlar, işgaller ve sömürge faaliyetleri sonucunda galip gelen Batı dünyasının meşruiyet zemini olarak sunduğu özgürlük, hümanizma, insan hakları, ulus devlet ve serbest piyasa gibi norm ve kurumlar; profan bir zihnin ürünü olduğu için olayın dinî boyutu pek fark edilmedi.
Bu coğrafyada tarih boyunca anlam, hakikat ve medeniyet ekseninde şekillenen mücadeleler; kendi tabiî seyrinden uzaklaşarak “muasır medeniyet” retoriği etrafında bu profan zihin dünyasının kavramları, kurumları ve güç ilişkileri üzerinden yürütüldü.
Ancak 7 Ekim’de başlayan ve hâlihazırda devam eden süreç; tarihin bir kırılma anı olarak Batı’nın türlü retoriklerle gizlediği karanlık yüzündeki tüm maskeleri alaşağı etmiştir.
Tüm bu yaşananların odak noktası; hakikat iddiası çöken bir medeniyetin son çırpınışları ile kendi küllerinden yeniden doğmaya çalışan bir medeniyetin karşılaşması etrafında düğümlenmektedir.
Bugün İsrail’in başrolde olduğu vahşet ve saldırganlık karşısında Batı, kendi safını belirlemekte hiç tereddüt yaşamamıştır. Unuttuğunu sandığımız reflekslerini hatırlayarak asli kodlarına hızla geri dönmüştür.
Batı’nın evrensel norm ve değerler olarak pazarladığı bütün iddia ve söylemler; kendi medeniyetinin hükümranlığını teminat altına aldığı ölçüde anlamlı ve değerliydi. Bunun böyle olduğunu görmek için uzun siyasi ve felsefi tahlillere gerek yoktur. Ukrayna ile Gazze karşısında Batı’nın sergilediği çifte standart, bu gerçeğin en somut göstergesidir.
Batı dünyası için tablo gayet nettir: Ortaya koyduğu bu tutum, meselenin sıradan bir çıkar çatışması değil; bir din ve medeniyet savaşı olduğunu açıkça göstermektedir.
Arada yükselen aykırı sesler kimseyi yanıltmasın; bunların sonuç üzerinde belirleyici bir etkisi yoktur. İçlerinde vicdan sahibi ancak karar alma mekanizmaları üzerinde etkileri sınırlı olan kesimlerle; haksızlığa, zulme ve sömürüye karşı yürütülecek bir direniş mücadelesinde “insanlığın ortak değerleri” zemininde bir dayanışma ve iş birliği imkânı elbette geliştirilebilir. Bu, genel anlamda Batı dünyası için yaptığımız değerlendirmelerle tezat teşkil etmiyor.
Hafıza, Umut ve Hakikatin Yeniden İnşası
Yitik bir medeniyetin varisleri olarak coğrafyamızın perişan haline çokça ağıt yaktık. Afganistan’dan Irak’a, Lübnan’dan İran’a uzanan işgal ve saldırılar; Filistin’de sergilenen vahşet ve soykırım… Öte yanda ise İslam coğrafyasını kuşatan monarşik, laik ve despotik yönetimler…
Ortaya çıkan manzaranın moral bozucu olduğu inkâr edilemez. Ne var ki gerçekliği yalnızca bu düzlemden okumak hem eksik bir değerlendirmedir hem de Müslümana yakışan bir tutum değildir.
Evet, tabloyu bu şekilde okumak gerçekçi değildir. Çünkü böyle bir değerlendirme, düşmanın gücünü aşırı abartırken; sahip olduğumuz potansiyel, imkân ve avantajları perdeleyerek ufkumuzu ve muhayyilemizi daraltmaktadır.
Her şeyden önce bilmeliyiz ki mutlak güç ve kudret ABD’ye, İsrail’e ya da Batı’ya değil; âlemlerin rabbi olan Allah’a aittir.
Bu yüzden mümin, tek başına kalsa bile yılgınlığa ve karamsarlığa teslim olamaz.
Müminin umut hakkı, basit bir avuntu değildir. Bu, bizatihi âlemlerin rabbi olan Allah’ın şu ayetle bize kazandırmak istediği bakış açısıdır: “Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer (gerçekten) mümin kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.”1
Bugünkü tabloyu doğru okuyabilmek için hafızamızı diri tutmak zorundayız. Çünkü yaşananlar bir günde ortaya çıkmadı; ümmet coğrafyasının mevcut hali, son üç asırda yaşanan sürecin bir devamı ve sonucudur. Bu yüzden “Neden bu haldeyiz?” sorusunu, bu tarihsel arka plandan bağımsız düşünmek büyük bir yanılgıdır.
Yüzyıllardır İslam dünyası mütemadiyen kan kaybederken Batı, askerî, ekonomik ve kültürel araçlarla küresel bir hâkimiyet kurmuş, geçen yüzyılın başlarında ise coğrafyamızı fiilen işgal etmiştir.
İşgal ettikleri topraklarda masa başında çizdikleri sınırlarla yapay devletçikler kurdular; bu yapıların başına da kendi yerli iş birlikçilerini atadılar. Neredeyse son iki asırdır bu coğrafyada, Batılı değerlere uyum adına kendi insanına yabancılaşmış yönetimlerin baskısı altında yaşadık.
Daha düne kadar yaşadığımız bu ülkede, inançlı insanların en temel hakları dahi baskı altındaydı; dinsel sembol olduğu gerekçesiyle erkeklerin gümüş yüzük takıp takamayacağı, başörtülü kadınların kamusal haklardan mahrum bırakılmaları bir yana cadde ve sokakların da kamusal alan sayılıp sayılamayacağı tartışılıyordu.
Bu nedenle, bugünlere hangi tarihsel süreçlerden geçerek ulaştığımızı göz önünde bulundurmadan yapılacak bütün muhasebe ve değerlendirmeler eksik kalır.
Bu mukayeseyi yaptığımızda açıkça görülür ki bugünümüz elli yıl öncesinden, elli yıl öncemiz de yüz yıl öncesinden her açıdan daha ileridedir; yani grafiğimiz yukarı yönlüdür.
Buna karşılık Batı medeniyeti, teorik ve kurumsal yapılarıyla birlikte derin bir çözülme sürecine girmiştir.
Şahitlik, Direniş ve Sorumluluk
Olan biten tüm bu gelişmeleri nasıl okuyacağız? Kaos olarak mı yoksa sünnetullahın tecellisi olarak bir yeniden diriliş imkânı olarak mı?
Bugün yaşanan süreç, aslında uzun süredir biriken yanlışların, sapmaların ve ihmallerin doğal bir uzantısıdır. Aynı zamanda bu süreç, büyük bir değişime ve tasfiye sürecine kapı aralamaktadır.
Bugün uluslararası sistemin içine düştüğü kriz, sadece politik değil; ahlaki ve ontolojik bir krizdir.
Bugün yaşananlar, bâtıl düzenlerin çözülüşü ve hakikatin yeniden görünür hale gelişidir.
Bugün tanık olduğumuz bütün gelişmeler bir yıkımı değil; bir hakikatin açığa çıkışını işaret ediyor.
Aynı şekilde mezhepçilik, ırkçılık ve çeşitli ideolojik sapmalarla maskelenerek İslam coğrafyasını küçük, zayıf ve birbirine düşman parçalara ayıran ulus-devlet düzeni, fiilî olarak anlamsız hale gelmiştir.
Gerçekten de tarih; bir yönüyle medeniyetlerin yükseliş ve çöküş hikâyesidir. Kur’an bize tarihin rastgele akmadığını, ilahi yasalar çerçevesinde şekillendiğini gösteriyor:
“Böylece biz, Allah'ın gerçek müminleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için, bu günleri insanlar arasında döndürürüz.”2
Mümin için tarih, karamsarlık üretilecek bir alan değil; ilahi sünnetin tecelli ettiği bir sahadır. Sünnetullah, hiçbir bâtıl yapının ebedî olmasına izin vermez.
Yaşanan bu kırılmayı sadece jeopolitik dengelerin değişimi olarak okumak, meseleyi ıskalamak olur. Asıl kırılma, insanın varlıkla, hakikatle ve değerle kurduğu ilişkide yaşandı. Modern dünya, insanı merkeze alarak onu yüceltmek iddiasıyla yola çıktı; fakat nihayetinde insanı anlamdan, ahlaktan ve nihai gayeden kopararak onu kendi elleriyle inşa ettiği bir “hiç”liğe sürükledi.
Batı’nın krizi sadece siyasi ya da ahlaki değildir; bu kriz, insanın ne olduğu ve ne için yaşadığı sorusuna verdiği cevabın iflasıyla ilgilidir. Modern dünya, insanı özgürleştirdiğini iddia ederek onu aşkın olandan kopardı; fakat özgürleştirdiğini sandığı insanı, kendi süfli arzularının esiri haline getirdi.
Modern zihin, hakikati parçalayarak yönetilebilir hale getireceğini düşündü. Hayatı dinden, siyaseti ahlaktan, gücü adaletten ayırarak ve hakikati parçalayarak yönetilebilir kılmak istedi; fakat parçaladığı şey hakikat değil, insanın kendisiydi.
Vahyin rehberliğinden uzaklaşarak seküler ideolojilerin ve modern paradigmaların esiri haline gelmiş zihinler düşünsel bir krizle yüz yüze kalmıştır.
Bu kriz, doğudan batıya, Asya’dan Avrupa’ya bütün toplumları esaret altına aldı.
Aynı şekilde Müslüman toplumlar da bu fasid ve bir o kadar da güçlü rüzgârdan nasibini aldı. Bu güçlü akıntı karşısında Müslümanlar, adalet temelli bir siyasal tasavvurdan uzaklaştı.
Oysa İslam’ın en temel iddiası adalettir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.”3
Aynı şekilde ırk, mezhep ve ideoloji merkezli ayrışmalar, ümmet bilincini zayıflatmıştır. Oysa Rabbimiz: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”4 diye emretmişti.
İslam’ın tevhid eksenli dünya tasavvuru, tam da bu noktada insanlığa kaybettiği dengeyi yeniden sunabilecek yegâne imkân olarak önümüzde durmaktadır.
Bugün Gazze’de, Suriye’de, Afganistan’da ve diğer coğrafyalarda ortaya çıkan direnişler, sadece siyasi mücadeleler değil, geleceğimize yön veren birer şahitliktir.
Gazze’de sergilenen direniş, bu şahitliğin en somut tezahürlerinden biridir. Bu direniş, sadece toprak savunması değil; izzetin, onurun ve imanın savunusudur. Bu direniş, modern dünyanın bütün iddialarına karşı yükseltilmiş bir itirazdır.
Hiç şüphesiz ki Rabbimizin vaadi haktır:
“Allah, içinizden iman eden ve sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri nasıl halife kıldıysa onları da yeryüzünde mutlaka halife kılacağını vaat etmiştir.”5
Evet, Rabbimizin vaadi belli ama soru hâlâ orta yerde duruyor:
Bu yıkımın ardından kim inşa edecek?
Kim adaleti tesis edecek?
Kim hakikatin şahitliğini üstlenecek?
Elbette bu vaadin gerçekleşmesi temelsiz ve boş bir avuntuya değil; bilinçli, sabırlı ve kararlı bir mücadeleye bağlıdır. Bu da ancak Kur’an merkezli bir bilinçle ve tarihsel tecrübeyi doğru okuyabilen bir idrakle mümkündür.
Bu idrak; zihnin, ahlakın ve siyasetin yeniden vahyin rehberliğinde inşa edilmesidir. Bu inşa gerçekleşmeden elde edilen hiçbir güç kalıcı olmayacaktır. Çünkü hakikate yaslanmayan her iktidar, eninde sonunda kendi çelişkilerinin altında ezilmeye mahkûmdur.
Sorunumuz Batı’nın gerçekten güçlü olması değil; Müslümanların kendi hakikat tasavvurunu terk etmiş olmasıdır. Zira asıl kırılma, zihinlerde ve tasavvurlarda yaşandı. Türlü hastalıklara duçar olan bir medeniyet, başkalarının reçetesinde şifa arayınca sağlığını büsbütün kaybetti.
Bugün yaşananları bir felaketler zinciri olarak okuyanlar bu şahitliği anlayamaz.
Kendi küçük mağaralarında etnik, mezhepsel veya daha basit çıkar ve hedefler peşinde koşanlar bu şahitliği gerçekleştiremez.

