Deizm Korkusu: Eski ve İdeolojik Bir Anlatının Güncellenmiş Hâli
HAKSÖZ Sayı: 418 Ocak 2026

Türkiye’de muhafazakâr kesimin iktidarıyla birlikte dillendirilmeye başlanan “gençlerin deizme kaydığı ve toplumun dinden uzaklaştığı” şeklindeki belli belirsiz değerlendirmeler; son günlerde imam hatip kökenli veya aileleri dindar bazı ünlülerin magazin haberlerine konu olmasından sonra daha yoğun şekilde yapılıyor.

Din-toplum ve din-siyaset ilişkisi etrafında yapılan tartışmalar aslında dinlerin tarihi kadar eskidir. Aynı şekilde dinî buyruklar ile nefsî arzular arasındaki tercihte açığa çıkan insani zaaflar Hz. Âdem’den günümüze hep olmuş,1 kıyamete kadar da olmaya devem edecektir. Zira insanın yaratılış gayesi ve yeryüzündeki hayat serüveni, esasen bu tercih ve imtihan alanı üzerine bina edilmiştir.2

Modernleşme süreci, din-toplum ilişkisine dair tartışmaların yönünü kökten değiştirdi. Önceki çağlarda peygamberlere, onların getirdiği buyruklara veya bu çağrıya iman edenlere yöneltilen itiraz ve eleştiriler; modern dönemde bizzat tanrının kendisini sorgulayan ve hedef alan bir dile evirildi.

Modern sosyolojinin kurucu isimlerinden Auguste Comte, insanın düşünce seyrini “Üç Hal Yasası” ile açıklamaya çalışır. Buna göre insanlık, doğayı ilahî ve doğaüstü güçlerle anlamlandırdığı teolojik evreden soyut kavramlara dayanan metafizik evreye, oradan da deney ve aklı merkeze alan pozitif (bilimsel) evreye doğru ilerlemiştir.

Aydınlanma düşünürleri, savundukları ilerlemeci tarih anlayışının gereği olarak insanlığın, teolojikten bilimselliğe doğru zorunlu ve geri döndürülemez bir biçimde ilerleyeceğini savunur. Determinist bir anlayışla çizilen bu şemaya göre din, insanlığın bilim öncesi dönemde doğa karşısındaki bilgisizliğinin ve acziyetinin bir ürünü olarak ortaya çıkmış, bilim ilerledikçe dinin toplumsal ve düşünsel işlevinin ortadan kalkacağı varsayılmıştır.

İnsanlık tarihini doğrusal ve aşamalı bir ilerleme süreci olarak okuyan bu yaklaşıma göre, ilkel dönemlerde doğa tanrılarına, animizme ve totemizme dayalı inanç biçimleri geliştiren insanoğlu; ara aşamada çoktanrıcılık ve mitolojiler üretmiş, daha ileri bir evrede ise tek tanrılı dinlere yönelmiştir. Nihai aşamada ise bilimsel akıl ve rasyonalitenin öncülük edeceği seküler bir dünya kurulacaktır.

İnsanın ontolojik hakikatini ıskalayan bu ilerlemeci şemayı teorik ve pratik düzlemde çürüten geniş bir literatür mevcut olduğundan, bu tartışmalara yeniden girmeyeceğiz. Ancak Batı’da kimsenin artık yüzüne bakmadığı bu tezler, bütün kofluğuna rağmen Türkiye’deki Batıcı çevrelere ilham kaynağı olmayı sürdürmektedir. Dün; muasır medeniyet ve terakki gibi kavramlarla pazarlanan bu anlayış, bugün ilericilik, çağdaşlık, irtica ve gericilik gibi etiketlerle dolaşıma sokulmaya devam edilmektedir.

Türkiye’de Seküler Kesimin Asıl Derdi Ne?

Bir dönem seküler bir yönetim pratiği altında “İrtica hortladı, laiklik tehdit altında!” söylemiyle şekillenen felaket dilinin, bugün muhafazakârların iktidarda olduğu bir vasatta “Dindarlık azalıyor, toplum çürüyor!” iddialarıyla yeniden üretilmesi ilginçtir.

Türkiye’de siyasal iktidarın ideolojik rengi değiştikçe topluma yönelik endişe söylemleri de yön değiştirmektedir. Dün laiklik elden gidiyordu, bugün ise din elden gidiyor. Bu iki iddianın aynı toplum hakkında, kısa zaman aralıklarıyla, aynı kesimler tarafından ve benzer panik diliyle ifade ediliyor olması gerçekten de garip değil mi?

Endişeli laik elitleri bir dönem “irtica”, bugün ise “dinsizlik/deizm” korkusunun sarmış olması, kendi içinde tutarlı bir tablo ortaya koymamaktadır. Bu bağlamda deizmin arttığı ya da dindarlığın azaldığı yönündeki iddialar, toplumsal gerçekliğin nesnel bir tespitinden ziyade, Aydınlanma düşüncesinin hayatta kalma refleksi ve ilerleme mitinin son çırpınışları olarak okunmalıdır.

Bu çerçevede yapılması gereken; toplumun inanç dünyasında yaşandığı iddia edilen dönüşümü anlamak için sloganlardan, magazin örneklerinden veya ideolojik kabullerden önce; kavramları netleştirmek, verileri soğukkanlılıkla ele almak ve dindarlığın tarihsel ve toplumsal biçimlerini birbirinden ayırmak gerekir. Aksi hâlde “Dindarlık azalıyor.” ya da “Deizm artıyor.” türünden genellemeler, hakikati açıklamaktan ziyade mevcut siyasal ve kültürel pozisyonları tahkim eden peşin hükümler olmaktan öteye geçmeyecektir.

Bilimsel Görünümlü İdeolojik Çarpıtmalar

Bir araştırma şirketinin 2008–2025 yıllarını karşılaştıran bir ankete dayanarak “kendini dindar olarak tanımlama” oranlarındaki düşüşü ve “ateist/inançsız” olduğunu beyan edenlerin oranındaki artışı rapor etmesi, son dönemlerde birçok araştırma ve makaleye ilham kaynağı olmuştur.

Bu noktada kamuoyuna yansıyan anket ve araştırma sonuçlarının sıhhat derecesi bir yana, bu sonuçların nasıl okunduğu ve yorumlandığı daha belirleyici hâle gelmektedir.

İnsanların dinden uzaklaştığı, deizmin yükseldiği, toplumun çürüdüğü şeklindeki yargılar; kesin bir hükme dönüştürüldükten sonra, bu hükmü temellendirmek için aşağıdaki maddeler sıralanmaktadır:

1. Dinin siyasi söylemlerde yoğun bir şekilde kullanılması dini araçsallaştırıyor, dolayısıyla insanlardaki dinin kutsallığına dair algıyı zayıflatıyor.

2. Dindar kimliğiyle bilinen kişilerin, cemaatlerin veya kurumların sergilediği yolsuzluk, adaletsizlik, liyakatsizlik gibi ahlaki tutarsızlıklar insanlarda hayal kırıklığına sebep oluyor.

3. Daha bireysel ve özgürlükçü yaşam tarzını benimseyen gençler zorunlu din eğitimi uygulamalarına ve dinî baskıya tepki gösteriyor.

4. İletişim imkânlarının artması ve bilgiye erişimin kolaylaşmasıyla birlikte geleneksel din anlayışının sunduğu dogmatik cevaplar artık insanları tatmin etmiyor.

Bu hususta yapılan değerlendirmeler -detaylarda kimi farklılıklar içermekle birlikte- aşağı yukarı bu çerçevede yapılmaktadır.

Bu verilerin, bilimsellik ambalajına sarılarak bu minvaldeki yazı ve makaleler aracılığıyla kesin hükümlere dönüştürülmesi, iddia edildiği gibi söz konusu değerlendirmelerin bilimselliğini değil; onları savunanların ideolojik ve siyasal pozisyonlarını işaret etmektedir.

Anket sonuçlarının bağlamından koparılarak dinin kamusal alandan tasfiyesini, dindar kimliğin ahlaki meşruiyetinin tartışmaya açılmasını ve din eğitiminin problemli bir alan olarak sunulmasını meşrulaştıran bir söylem zincirine, bu kez “dinin bilim karşısında sürekli mevzi kaybeden dogmalardan ibaret olduğu” hükmü eklenmekte ve böylece resim tamamlanmaktadır. Dikkat edilirse burada sorgulanan, dindarların zaaflı yönleri değil; dinin bizzat kendisidir.

Oysa asıl mesele, toplumun gerçekten dinden uzaklaşıp uzaklaşmadığı değil; sınırlı ve tartışmalı verilerin nasıl olup da bu denli kesin hükümler üreten ideolojik anlatılara dönüştürülebildiğidir.

Toplumun dinden uzaklaştığı söylemi çoğu zaman bir tespit gibi sunulsa da bu söylemin hangi verilerden beslendiği ve hangi niyetlerle dolaşıma sokulduğu nadiren sorgulanmaktadır. Bir iddianın sıkça tekrarlanıyor olması, onun doğruluğuna delalet etmez. Bu, bir temenninin ifadesi de olabilir.

Seküler bir anlayışa sahip yöneticilerin işbaşında olduğu bir dönemde laikliğin tehdit altında olduğu iddiası ile muhafazakâr yöneticilerin işbaşında olduğu bir dönemde toplumun dinden uzaklaştığı iddiası arasında esasta bir çelişki vardır. Ayrıca, muhafazakâr bazı isimlerin magazin dünyasında görünür olması üzerinden dinî temsiliyetin yozlaştığını iddia etmek; hem bireysel kusurları bütün bir dine/dindarlığa yüklemek hem de dinî kimliği ahlaki kusursuzlukla özdeşleştirmek gibi iki çelişkili varsayımı barındırmaktadır.

İdeolojik ön kabullerle yapılan çalışmalardan toplumsal inanç haritaları çıkarmak, bilimsel bir tespit değil, toplumsal mühendisliktir. “Gençler deist oluyor!” söylemi, sıklıkla bilimsel verilerle desteklendiği iddia edilen anketlere dayandırılsa da bu anketlerin yöntemleri, soruların yönlendirici dili ve sonuçların yorumlanma biçimi ciddi sorunlar barındırmaktadır.

Özetle, deizm söyleminin arka planında Aydınlanma düşüncesinin ilerlemeci din anlayışına dayanan ve bugün artık son çırpınışlarını yaşayan bir zihniyet bulunmaktadır. Bu nedenle günümüzde dile getirilen “deizm” iddiası, esasında eski “ateizm” anlatısının güncellenmiş bir versiyonundan başka bir şey değildir.

Bir Bilinç Sapması: Başkasının Rüzgârına Yelken Açmak

İlginç olan, deizm söyleminin sadece seküler çevrelerin değil, bazı dindar kesimlerin de diline düşmüş olmasıdır. Seküler kesimin bu anlatısı modernleşme hikâyesine besledikleri umuttan kaynaklanıyorken, dindar çevrelerde bu söylemi besleyen nedenler çok daha karmaşıktır.

Kendi gündemini üretmekte, kendi kuşağıyla gençler arasındaki mesafeyi anlamlandırmakta ya da istikamet bulmakta zorlanan bazı kişiler, sorumluluğu iktidara yükleme kolaycılığını seçmektedir. Dahası, geçmişteki motivasyonunu ve enerjisini yitirmiş olmanın etkisiyle, “Eskiden değerlerimizle ve inancımızla kavgalı yönetimler vardı; bu bizi diri tutuyordu, şimdi ise bu iktidar bizi yozlaştırıyor!” türünden, adeta duayla bela arayan değerlendirmelere bile rastlanmaktadır.

Kendi motivasyonunu ancak “öteki” karşıtlığı üzerinden kurabilen bir din anlayışı, problemin asli kaynağıdır ve dinin tabiatıyla örtüşmemektedir. İslam, elbette nazil olduğu andan itibaren cahilî düzeni hedef almış; zulme, sömürüye, putperestliğe ve ahlaki çarpıklıklara karşı açık bir itiraz dili geliştirmiştir. Fakat bu itiraz dili, yalnızca muarız bir reddiye olarak değil, aynı zamanda yerine neyin ve nasıl inşa edileceğine dair güçlü bir teorik ve pratik müktesebat da eşlik etmiştir. Bu müktesebat, insan ilişkilerinden toplumsal adalete, hatta bitki ve hayvanlarla kurulacak ilişki biçimine kadar uzanan kapsamlı ve bütüncül bir alternatif model sunmuştur.

Batıcı çevrelerin Aydınlanmacı bir kibirle “Din bitiyor!” ilanları çıkması veya Türkiye’deki siyasi gelişmelerden ve toplumsal değişimden rahatsız olan muhaliflerin muhafazakâr kesime duyduğu nefretin sosyolojik tespit kılıfında ifade edilmesi bir yere kadar anlaşılır bir durumdur. Ancak, dindar kesimlerin böyle fasit bir gündeme yelken açmasının hiçbir izahı yoktur. Bugün tartışmamız gereken, birilerinin yaptığı anket sonuçlarına bakarak içinde yaşadığımız toplumun dinden uzaklaşıp uzaklaşmadığını ölçmek değil; adaletle, emanetle ve hakikatle imtihanımızı ne ölçüde verebildiğimizdir. Zira Kur’an’ın vaadi nettir: “Şüphesiz bir toplum, kendi özünde olanı değiştirmedikçe Allah, onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d 13/11)

Bu noktada yapılması gereken, “Toplum dinden uzaklaşıyor!” söylemini dindarları hizaya çekmek için kullanan aktörlerin arkasına dizilmek değil; bu aktörlerin hangi ahlaki örnekliği sunduğunu, nasıl bir adalet tasavvurunu temsil ettiğini ve nihayetinde nasıl bir dünya vaat ettiklerini sorgulamaktır. Zira yüz yıllık pratikleri ortadadır. Ahlaki üstünlük iddiasını hangi sicille ve hangi yüzle dile getirdikleri sorusu cevapsızdır. Hesap sormamız gereken bir yerde savunma pozisyonuna çekilmek ise başlı başına bir zaaf ve güvensizlik göstergesidir.

Son kertede bizim açımızdan asıl mesele, toplumun dinden uzaklaşıp uzaklaşmadığı değil; dini kamusal hayatta hangi dille, hangi iddiayla ve hangi ahlaki tutarlılıkla temsil ettiğimizdir. Çünkü bizim açımızdan asıl ihtiyaç, dinin hakikat iddiasını yeniden ahlaki tutarlılık, adalet bilinci ve tevhid merkezli bir dünya tasavvuru üzerinden kurabilmektir. Yüce kitabımız; inancın toplumsal hayattaki karşılığını adalet, ahlak ve şahitlikle ölçer. “İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?” (Bakara 2/44)

Bir Muhasebe Zorunluluğu: Dava mı Yozlaşma mı?

Dindar kimlikleriyle bilinen insanların olumlu ya da olumsuz olarak bütün yapıp ettiklerinin bir şekilde İslam’a ve Müslümanlara fatura edileceği, bilinen bir husustur. Bugün iktidara yakın çevrelerde ve dindar kimlikleriyle bilinen ailelere mensup kişiler etrafında dolaşan ahlaki zaaflar, bireysel zaafların çok ötesinde bir anlam taşımaktadır. Zira dindarlık iddiasıyla yürütülen bir iktidar pratiğinde ortaya çıkan her yozlaşma emaresi, yalnızca bireyleri değil, temsil edildiği iddia edilen davaya da zarar verir.

Dolayısıyla iktidar icraatına yansıyan tüm olumlu veya olumsuz uygulamalar, aynı zamanda iktidarın sosyolojik manada dayandığı taban ve dillendirdiği söylem nedeniyle bu ülkenin İslami birikimini de bir biçimde ilzam etmektedir. Bu noktada İslami yapılar, çevreler ve şahsiyetlerin yaşanmakta olan bu yozlaşma ve çürüme olgusu karşısında daha açık ve net tavır almaları gerekmektedir.3

Evet, AK Parti iktidarı döneminde Kemalist/Batıcı statükonun geriletilerek dindar kesimlere alan açılması; ahlaki bir dış politika izleyerek ümmet coğrafyasının farklı yerlerindeki mazlumlara ve özellikle aleyhte yapılan tüm olumsuz propagandalara rağmen Suriye’deki insanlara ve haklı davalarına sahip çıkılması; Kürt meselesi gibi Türkiye’nin kronikleşmiş sorunlarına iyi niyetle çözüm bulma arayışı ve bu minvalde faili meçhuller, yargısız infazlar, köy yakmalar gibi ceberut uygulamaların ortadan kaldırılması; ulaşım, sağlık, ekonomi gibi alanlarda sağlanan iyileşmeler elbette takdir edilmesi gereken olumluluklardır. Ancak iktidarın olumlu icraatlarını desteklemek zaaflarını eleştirmeye, hata ve yanlışlıklarına itiraz etmeye engel değildir. Esasında, hangi iktidar olursa olsun olumlu anlamda yaptıklarını desteklemek, teşvik etmek ve cesaretlendirmek; olumsuz uygulamalarını da eleştirmek, onlara itiraz edip gücümüz nispetinde engel olmak adil şahitliğimizin bir gereğidir.

Şüphesiz her toplumda, her kesimde, her yapıda yanlış yapan insanlar bulunur. Bir kişinin yaptığı çirkinlikten ötürü içinde bulunduğu ya da irtibatlı olduğu topluluk mahkûm edilemez. Bu manada, kokain partilerine katılan kişiler üzerinden bütün Müslümanları “Bakmayın dindar göründüklerine, gerçek yüzleri budur!” şeklinde teşhir etmeye çalışanların dili elbette haksız, indirgemeci ve zalimcedir. Bununla birlikte iktidar temsilcilerinin de şu soruyu kendilerine sormaları gerekmez mi: Bir ‘dava’ iddiasıyla çıkılan bu yolda, nasıl bir siyasal ve ahlaki zemin oluştu ki bu tür insanlar etrafımızda bu denli çoğalabildi? Mesele tek bir şahıstan ibaret olsa görmezden gelinebilir belki ama burada karşımıza çıkan görüntü alttan alta gelişen bir cerahatin patlaması hali ise üzerinde dikkatle durmak şarttır.4

Liyakatsiz kadrolar, kötü yönetim zaafı, güç sarhoşluğunun beraberinde getirdiği iktidar nobranlığı, kibir, şımarıklık, adaletsizlik, yolsuzluk gibi sorunlar inatla görmezden geliniyor. Çevrenin taleplerini temsilen ve muhalif bir kimlikle siyaset sahnesine çıkan muhafazakâr kesimin, iktidar aygıtını ele geçirdikten sonra yaşadığı değişim ve dönüşümün esaslı bir muhasebesinin yapılması gerekiyor.

Bu muhasebeyi samimiyetle yapmaktan kaçındığı sürece, yaşananları münferit vakalar olarak geçiştirmek kendini aldatmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Zira iktidar imkânlarının dağıtımında ölçünün yitirilmesi; güce temas eden alanlarda denetimin zayıflaması; eleştirinin neredeyse ihanetle eş tutulduğu bir iklimin oluşması, bu tür savrulmalar için son derece elverişli bir zemin üretmektedir.

Böylesi bir zeminde ortaya çıkan ahlaki çürüme, kişisel zaaf değil, yapısal bir bozulmanın sonucudur. Bu nedenle mesele, bazı isimleri feda ederek ya da görüntüyü kurtarmaya dönük reflekslerle geçiştirilemez; aksine, davayı iktidarın konforundan ayıran sahici bir muhasebeyi ve adalet merkezli bir yeniden inşayı zorunlu kılar.

Unutulmamalıdır ki iktidar, bir davanın asıl amacı değil; olsa olsa onun bir aracıdır. İktidar imkânlarına yaslanarak gelişen lüks hayat tarzı, gösteriş tutkusu, güçle kurulan mesafesiz ilişki biçimi; yalnızca toplumsal güven duygusunu değil, davayı da tahrip etmektedir.

Son kertede mesele, bir iktidarın ne kadar güçlü olduğu değil; bir davanın ahlaki tutarlılığını ne ölçüde koruyabildiğidir. Eğer bugün yaşananlar karşısında samimi bir muhasebe yapılmazsa yarın hem iktidar hem de dava adına ödenecek bedel çok daha ağır olacaktır. Zira iktidar kaybedilebilir; fakat ahlaki meşruiyet kaybedildiğinde geriye savunulacak bir dava kalmaz.


1- “Âdem’e de ‘Ey Âdem, eşinle cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğinizi bol bol yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz.’ dedik.” (Bakara 2/35)

2- “O (Allah) hanginizin daha güzel ameller işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk 67/2)

3- Rıdvan Kaya, “İktidar Sarhoşluğu ve Giderek Büyüyen Yozlaşma Tehdidi”, Haksöz Dergisi, Mayıs/Haziran 2021, Sayı: 362/363.

4- Rıdvan Kaya, a.g.m.

Hasip Yokuş Arşivi