Direnişten Dirilişe: Gazze’nin Evrensel Mesajı
Haksöz Dergisi Sayı: 412

Coğrafyamızda yaşananlar, yalnızca bir savaşın ya da işgalin hikâyesi değildir. İsrail’in Gazze’de sergilediği vahşet; Batı'nın bu zulme verdiği sınırsız ve koşulsuz destekle birleştiğinde, bizi modern dünyanın üzerine inşa edildiği ‘değerler sistemi’ ve bu sistem üzerine kurulu ‘medeniyet’ anlatısıyla yüzleştirdi. Artık maskeler düşmüş, çifte standartlar tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.

Aslında vahşilik Batı için yeni bir sıfat değil. Batı, tarihi boyunca şiddeti sadece bir araç olarak değil, bir siyaset, uygarlık biçimi ve strateji olarak hep kullanmıştır. Yüzyıl Savaşları, Otuz Yıl Savaşları, iki dünya savaşı; sömürge faaliyetleri, işgaller, soykırımlar; giyotinler, atom bombaları… Bunların tamamı Batı aklının ürünüdür.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı, yeni bir maskeyle sahneye çıktı. Sömürge faaliyetleri “kıtaların keşfi” şeklinde anlatılıyor; işgal ve katliamlar demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi ambalajlarla takdim ediliyor ve işledikleri tüm bu vahşet ve katliamlar tam bir cambazlıkla, dezenformasyon becerisinin en üst düzeyde eşlik ettiği medya gücü sayesinde “medeniyet transferi” üst başlığıyla takdim ediliyordu. Vietnam’da, Kore’de, Afganistan’da, Filistin’de, Irak’ta aynı kurgusal senaryo sahnelendi.

Batı artık bu maskelere de gerek duymuyor. Tüm açık yürekliliğiyle “Güçlüyüm, o hâlde haklıyım!” diyor. Kimseye şirinlik yapma veya kendini beğendirme ihtiyacı hissetmiyor. Gözümüzün önünde Gazze’de sergilenen tüm vahşet ve barbarlığa; Yemen’e, Suriye’ye, Lübnan’a, İran’a hukuksuz saldırılara “İsrail’in kendini savunma hakkı” diyor, teşvik ediyor, destek veriyor.

Batı Uygarlığı: Değerler ve Gerçekler

Batı uygarlığı, yüzyıllardır kendisini insan hakları, özgürlükler, hukuk devleti ve evrensel değerlerin taşıyıcısı olarak pazarladı. Bu retorik, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda siyasi ve kültürel bir hegemonya aracı olarak da işlev gördü. Ancak bu iddiaların sahiciliği, Batı dışındaki coğrafyalarda yaşanan krizler karşısında her seferinde sınanmış ve iflas etmiştir. Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da ve bugün Gazze’de yaşananlar, bu maskenin artık tamamen düştüğünü göstermektedir.

Gazze’deki tablo, modern dünyanın bütün iddialarını yerle bir eden bir turnusol kâğıdıdır. Açlığa ve ölüme mahkûm edilmiş çocuklar… Bomba yağdırılmış hastaneler, okullar, camiler... Hedef alınan yardım konvoyları ve suskun kalan bir dünya… İsrail’in işlediği açık savaş suçlarına rağmen, Batı dünyasının bu suçlara verdiği örtük ya da aleni destek, Batı’nın “değerler” iddiasını çöpe atmaktadır.

Batı’nın değerler sistemi, dost ya da müttefik gördüğü ülkeler için bir koruma şemsiyesi işlevi görürken; İslam ülkeleri başta olmak üzere “öteki” olarak gördüğü veya çıkarlarına aykırı hareket eden ülkeler için baskı, yaptırım ve hatta işgalin bahanesi olarak kullanılmaktadır. Örneğin Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde uluslararası hukukun çiğnendiği gerekçesiyle bir seferberlik havası içerisinde sert yaptırımlar uygulayan Batılı ülkeler, İsrail’in onlarca yıldır işlediği uluslararası hukuk ihlallerine karşı ise sessiz kalmayı hatta doğrudan destek vermeyi tercih etti.

Uluslararası hukuk, savaş hukuku, sivillerin korunması, ifade özgürlüğü, basın güvenliği gibi başlıkların tümü Gazze’de askıya alınmış ya da çifte standartlarla anlamsız hale getirilmiştir.

Bu tablo bizlere sadece siyasi bir çifte standardı değil, ahlaki bir düşkünlüğü ve ontolojik bir ayrımcılığı göstermektedir. Batılı medya, ölen her öteki için “sayısal veri” üretirken; Batılılar için derin kişisel hikâyeler anlatıyor. Biri istatistiktir, diğeri “trajedi.”

Batı’nın Gazze karşısındaki tutumu, aslında modern seküler medeniyetin ahlaki tükenişinin en yalın ifadesidir. Zira bu tutum bir zaaf değil, stratejik ve bilinçli bir tercihtir.

Bu noktada Müslüman toplumların önünde iki seçenek vardır: Ya bu ikiyüzlü sistemin peşinden giderek daha da sefil olacaklar ya da vahiy ve ahlak merkezli kendi medeniyet tasavvurlarını yeniden hatırlayarak ayağa kalkacaklardır. Çünkü sadece Gazze değil, bütün ümmet coğrafyası, hatta bütün bir insanlık; Batı’nın değil, hakikatin şahitliğini yapacak bir medeniyet inşasına muhtaçtır.

Gazze’de yaşananlar, Batı’nın değerler sisteminin artık iflas ettiğini ve gerçek yüzünü saklama ihtiyacını dahi hissetmediğini göstermektedir. İsrail’in hastaneleri, okulları, ibadethaneleri, mülteci kamplarını bombalaması; çocukların, kadınların katledilmesi; tüm bunların Batılı siyasetçiler ve medya tarafından “İsrail’in kendini savunma hakkı” söylemiyle meşrulaştırılması, modern dünyanın değerler sisteminin çöktüğünün açık şekilde kanıtıdır.

Özetle Batı’nın modern değerler iddiası, yalnızca vitrinlik bir söylem, gerçekleri örtbas etmeye yönelik bir maske ve kitleleri manipüle eden bir balondan ibarettir.

Demokrasi Ambalajında Katliam: Batı’nın Tarihî Mirası

Batı medeniyetinin merkezinde yer alan en istikrarlı gelenek; şiddet, işgal ve sömürüdür. Batı dünyası tarih boyunca işgal, sömürü ve şiddeti bir siyaset biçimi, bir genişleme stratejisi ve hatta bir “medeniyet kurucu” idea olarak kullanmıştır.

Batı, modernleşme süreci boyunca “işgal ve şiddeti meşrulaştırma tekniklerini” de dönüştürmüş; barbar yüzünü medya, ekonomi, diplomasi ve kültürel hegemonya gibi daha rafine, daha kurumsal ve daha ikna edici ideolojik aygıtlarla takviye ederek işgal ve katliamlarını “kurtarıcı” ambalajıyla takdim etmiştir. “Demokrasi ihracı”, “insani müdahale”, “terörle mücadele” gibi söylemler, doğrudan işgallerin yeni ambalajları hâline gelmiştir. Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da, yaşananlar bunun en bariz örnekleridir. Milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, şehirler enkaz yerine dönmüş fakat tüm bunlar, “özgürlük” ve “insan hakları” gibi kavramların ardına saklanarak meşru gösterilmiştir.

Batı’nın uyguladığı bu işgal ve sömürü geleneği, sadece askerî veya siyasi değil, kültürel ve zihinsel bir işgali de beraberinde getirmiştir. Eğitim sistemleri ve medya gibi araçlarla küresel ölçekte bir “norm oluşturma” çabası yürütülmekte; Batı merkezli değerler evrenselleştirilirken, diğer medeniyetlerin hakikat iddiaları kriminal bir yaklaşımla ya marjinalize edilmekte ya da terörize edilmektedir.

Batı’nın işgal, sömürü ve şiddet geleneği sadece geçmişin değil, bugünün de hakikatidir. Evet, sömürgecilik sona ermedi; sadece yöntem değiştirdi. Bu yeni yöntemin en tehlikeli yanı, şiddetin artık görünmez hale gelerek kanıksanmış olmasıdır. Eski dönemlerde zalimlerin en azından yüzü görünürdü. Bugün ise zulüm, demokrasi, insan hakları ve hukuk maskesiyle yapılıyor. Ve işte tam da bu yüzden, Batı'nın işgal geleneği artık yalnızca siyasi ve ideolojik değil, ahlaki ve ontolojik bir sorun hâline gelmiştir.

İsrail, Batı’nın Taşeronudur

İsrail’in Ortadoğu’daki varlığı ve politikaları, çoğu zaman bölgesel bir sorun gibi ele alınır. Oysa İsrail’i anlamak için onu Filistin topraklarında kurulu bir devlet olarak değil; Batı’nın küresel çıkar ağının Ortadoğu’daki ileri karakolu, taşeron gücü olarak okumak gerekir. İsrail, kurulduğu 1948’den bu yana yalnızca Yahudi milliyetçiliğinin değil; Batı’nın bölgeyi şekillendirme niyetinin taşıyıcısıdır.

Haçlı seferlerinden bu yana Batı’nın İslam coğrafyasına bakışında değişmeyen temel motivasyon; bu coğrafyayı kontrol altında tutmak ve parçalayarak yönetmektir. Modern dönemde bu hedef, İsrail gibi taşeron bir devlet eliyle, çok daha düşük bir maliyetle ve sürekli bir zulüm düzeni içinde sürdürülmektedir.

İsrail üzerinden İslam coğrafyası Batı çıkarlarına uygun bir “garnizon bölge” haline getirilmek istenmektedir. Bu ya İbrahim Antlaşmaları gibi dayatmalarla ya da buna itiraz eden ve boyun eğmeyen ülkeleri baskı, tehdit ve savaşla yıldırmak suretiyle yapılmaya çalışılmaktadır. Bu rol dağılımında İsrail ve ABD sahada kanlı işlere koşarken; diğer Batılı ülkeler medyada, diplomaside ve uluslararası kurumlarda onların suçlarını örtme görevini üstlenmekte, para ve silah desteği sunmakta, yetersiz kaldıkları durumlarda ise yanlarında aktif olarak savaşa katılmaktadırlar.

Özetle 12. ve 13. yüzyıllarda kılıç ve baltayla yürütülen Haçlı Seferleri, 20. yüzyılda fiilî işgal ve Sykes-Picot haritalarıyla şekillendi; bugün ise İsrail’in işgal ve terör politikalarıyla sürdürülmektedir. Bu nedenle İsrail sorununu yalnızca Siyonist ideolojinin sapkınlığıyla değil; Batı’nın Ortadoğu’da sürekli beslediği bir taşeronu ve küresel hesabın parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Ümmetin Sessizliği: İmkânsızlık mı Kimliksizlik mi?

Bugün Gazze’de yükselen feryatlar ve coğrafyamızın birçok yerinde akan gözyaşı, bir yandan Batı destekli saldırganlıkların; diğer yandan ise ümmetin dağınıklığı, sessizliği ve etkisizliğinin sonucudur.

Batı’nın fiilî işgali ve akabinde hilafetin ilga edilmesiyle İslam dünyasının yalnızca siyasi liderliği değil, ortak hafızası ve temsil yeteneği de yok edilmiş; Müslüman toplumların zihninde İslami kardeşlik ve ümmet aidiyeti algısını aşındırmış; yerine ulus-devlet kimlikleri, etnik asabiyetler, mezhep taassupları inşa edilmiştir. Kemalizm, Baasçılık, Arapçılık gibi modern ideolojiler; ümmetin iç dayanışma damarlarını kurutarak kardeşliği rekabete ve düşmanlığa, dayanışmayı da dağılmaya ve parçalanmaya dönüştürmüştür. Bunun sonucunda ümmet coğrafyası, parçalanmış devletçikler halinde, Batılı güçlerin elinde bir oyuncak haline gelmiştir.

Bugün İslam dünyasının en temel sorunu, modernleşmenin beraberinde getirdiği anlam krizidir. Bu kimlik krizinin en tehlikeli boyutu, Batı’nın ürettiği kavram ve değerlerin evrensel gerçeklikler gibi takdim edilmesi ve Müslüman toplumların bu değerleri sorgulamadan içselleştirmesidir. Demokrasi, laiklik, ulusçuluk gibi modern kavramlar, ümmet coğrafyasında sadece kimlik erozyonunu hızlandıran araçlar olarak işlev görmüştür.

Batı’nın işgal ve sömürüsünden kurtulmak için, öncelikli olarak kimliği daraltan ve ümmet coğrafyasını bölen mezhep veya etnik aidiyet merkezli yaklaşımlar yerine; vahyin rehberliğinde adalet, merhamet ve insanlık ortak paydasını ihya ve inşa eden bir dil, bir ufuk, bir bilinç inşa etmek gerekir.

Gazze: İzzetin Müdafaası

Gazze; insanlık onurunun, adalet arayışının, sarsılmaz imanın ve Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olmanın adıdır. Çünkü Gazze’de süren mücadele, klasik bir işgal karşıtı direnişin çok daha ötesindedir. Burada savunulan; zulme baş eğmeme, zillete razı olmama, zalime biat etmeme kararlılığıdır. Gazze direnişi, ümmetin ve insanlığın izzetine ve şerefine sahip çıkan bir onur müdafaasıdır.

Her türlü imkânsızlığa rağmen bütün bu kuşatma ve vahşete karşı Gazze halkı, hiçbir şey yapamasa bile ödediği bunca bedele rağmen teslimiyeti reddederek bütün dünyaya meydan okuyor. Çünkü burada verilen mücadele; izzetini muhafaza etme ve verilen ahde sadık kalma ısrarıdır. Bombaların altında da olsa; açlıkla sınansa da Gazze halkının iradesi teslim alınamamıştır.

Gazze’deki direnişi yalnızca coğrafi bir mesele, sınırların çizimiyle ilgili bir çatışma gibi okumak; meseleyi basite indirgemektir. Gazze’deki direniş, modern çağın insan onurunu değersizleştiren sistemine karşı imanla kuşanmış bir başkaldırıdır. Batı’nın zalimliğini, İsrail’in vahşetini ve İslam dünyasının sessizliğini gören ama buna rağmen susmayan bir halkın haykırışıdır.

Burada direnişin bir diğer boyutu daha var: Gazze, İslam coğrafyasının uzun süredir kaybettiği ümmet bilincini hatırlatan bir ayna işlevi görüyor. Kimi zaman Arap dünyasında, kimi zaman İslam coğrafyasının uzak köşelerinde Gazze direnişi ümmeti yeniden sarsıyor, vicdanları harekete geçiriyor, imkânsızlıklar içerisinde umudu yeşertmenin yol ve yordamını öğretiyor.

Bu yüzden Filistin meselesini salt bir toprak işgali sorunu olarak görmek; asıl savaşın “iman ve izzet” ekseninde sürdüğünü ıskalamaktır. İsrail bu bilinci yok edemedikten sonra bütün Filistin’i kontrol etse bile fethedemeyeceğinin farkındadır. İsrail ve Batı’nın esas öfkesi ve korkusu, Gazze’nin yiğit evlatlarının bu güçlü imanından, taviz ve pazarlığa yanaşmayan sarsılmaz iradesinden kaynaklanmaktadır.

Dahası, Gazze direnişi, Batı’nın on yıllardır tüm dünyaya dayattığı “güçlünün haklı olduğu” kuralını yırtıp atan bir hakikat dersidir: Güçsüz ama izzetli bir halkın azim ve kararlılığı, tanklardan, uçaklardan, füzelerden daha güçlüdür. Gazze, insan iradesinin en büyük güç olduğunu gösteren çağımızın en yalın şahitliğidir.

Gazze: Direnişin Evrensel Mesajı

Gazze bugün yalnızca Filistin’in değil, dünyanın dört bir yanındaki mazlumların ve adaletsizlik karşısında başkaldıranların da sembolü haline gelmiştir. Çünkü Gazze’de sergilenen direniş, yerel bir direnişi aşarak küresel bir isyana, modern dünyaya yönelik evrensel bir itiraza dönüşmüştür. Gazze’deki direniş; ırkına, dinine, milliyetine bakılmaksızın haksızlığa karşı duran herkesin sesi haline gelmiştir. Çünkü burada sadece Filistin halkının değil, bütün insanlığın modern düzenin zulmüne karşı bir itirazı vardır.

Bu yüzden bugün Gazze için ayağa kalkanlar sadece Müslümanlar değildir. Dünyanın dört bir yanında farklı inançlardan ve ideolojilerden insanlar; Gazze’yi savunarak kendi adalet, insan hakları ve onur arayışlarını da dile getirmektedir. Gazze, küresel vicdanın merkezi haline gelmiştir.

Gazze’nin evrensel mesajı şudur:

1. Zulme karşı direniş, yalnızca bir hak değil; insan olmanın en temel gereğidir.

2. Sessizlik, zulmün suç ortaklığıdır.

Gazze’de süren direniş, modern insanın umutsuzluk, korku ve çıkarcılıkla kuşatıldığı bir çağda; güçsüz bile olunsa adalet için ses yükseltmenin insanı nasıl özgürleştirdiğini öğretiyor. Çünkü Gazze, “haklı olmanın güçlü olmaktan değerli olduğu” gerçeğini insanlığa yeniden hatırlatıyor.

Bu yüzden Gazze direnişi yalnızca Filistinlilerin değil, özgürlüğe susamış her halkın; onuruyla yaşamak isteyen her bireyin ve adaletin evrensel bir değer olduğuna inanan herkesin mücadelesidir. Gazze, küresel düzene başkaldırının ve insan kalabilmenin sembolüdür.

Yeni Bir Medeniyet Yürüyüşüne Çağrı: Gazze’den Dirilişe

Gazze’de yaşananlar yalnızca bir trajedi değil; ümmet için, insanlık için bir uyanış çağrısıdır. Çünkü Gazze’nin direnişi, Batı’nın değerler sisteminin iflasını, insanlığın içine sürüklendiği bunalımı, İslam dünyasının parçalanmışlığını ve ümmetin içine düştüğü kimlik krizini aynı anda gözler önüne sermektedir.

Gazze'de yıkılan sadece binalar değil; aynı zamanda insanlığın iddiası, çağdaş dünyanın inandırıcılığı ve evrensel değerlerin hayalî sütunlarıdır. Tam da bu nedenle Gazze, yeni bir medeniyet yürüyüşünün başlama noktası, tarihin bir kırılma anıdır.

Gazze’nin çığlığı; kardeşliğimizi, vicdanımızı, adalet duygumuzu, sorumluluğumuzu hatırlatıyor. Bu hatırlayış, kendimizi yeniden tanımlama; “ümmet” bilinciyle tek bir vücut gibi hareket etme zorunluluğunu dayatıyor. Çünkü ümmet; Gazze’de, Keşmir’de, Doğu Türkistan’da, Somali’de aynı bedeli ödüyor.

Gazze’de sergilenen direniş, Batı’nın çifte standardı, İslam dünyasının parçalanmışlığı ve ümmetin kimlik krizine dair bütün acı gerçekleri gözler önüne serdi. Fakat aynı zamanda, bu kriz manzarasının ortasında yeni bir medeniyet yürüyüşünün hem zorunlu hem de mümkün olduğunu da kanıtladı. Çünkü bu kadar baskı ve zulüm karşısında bile teslim olmayan irade, bize yeniden ayağa kalkabileceğimizi gösteren en güçlü delildir.

Sorunlarımızı Batı’dan ithal ettiğimiz reçetelerle çözmeye çalışmak, bu coğrafyanın krizlerini derinleştirmekten başka işe yaramadı. Mezhepçilik ve ulusalcılık gibi suni ayrışmalar, ümmeti sürekli olarak Batı’nın “böl ve yönet” stratejilerine açık hale getirdi.

Mazlumların, mültecilerin ve kimliksizleştirilmiş modern bireyin adalet ve insanlık arayışı; vahiy merkezli düşünce yapısı, hukuk ve adalet eksenli siyaset, ahlak ve merhamet eksenli sosyal ilişkilerle gerçek anlamda karşılık bulacaktır. Bu anlayışla kurulacak medeniyet yalnızca “bizim” için değil, bütün insanlık için bir sığınak olacaktır.

Bugün zulme karşı öfkemiz ne kadar haklıysa inşa irademiz de o kadar kararlı ve cesur olmalıdır. Çünkü medeniyet dediğimiz şey, sadece karşıtlık temelinde değil; ihya ve inşa temelinde kendi sözünü kurmakla başlar. Zihinler işgal altındaysa şehirlerin kurtuluşu da geçicidir.

Bu medeniyet yürüyüşü için ihtiyaç duyulan en büyük kaynak ne silah ne sermayedir; en çok ihtiyaç duyulan şey, Gazze’de sokaklarda, enkazların altında, hastanelerde her gün gördüğümüz direnme iradesidir. Çünkü bu irade; tarihin akışını değiştirecek, mazlumlara umut, zalimlere kâbus olacaktır.

İşte tam da bu yüzden, Gazze’de enkaz altından yükselen direniş çağrısı, aynı zamanda Batı merkezli modernliğe karşı bir reddiyedir. Çünkü Gazze, “haklı olmanın güçlü olmaktan daha değerli olduğu” hakikatini modern insanlığa yeniden hatırlatmıştır. Bu reddiye; Batı’nın insanı nesneleştiren, vicdanı devre dışı bırakan, zulmü meşrulaştıran modern aklına karşı, adalet ve merhameti merkeze alan kadim değerlerimizi yeniden inşa etme sorumluluğudur.

Unutmayalım: Bugün Batı merkezli modernlik, insanlık için bir “medeniyet vaadi” değil, krizin kaynağıdır. Bu krize karşı verilecek en sahih cevap; Batı’yı taklit etmek değil, kendi köklerimizdeki adalet ve merhamet eksenli değerleri yeniden inşa ederek insanlığa alternatif bir yol sunmaktır. Gazze’nin direnişi bu reddiyenin hem ilhamı hem meşruiyet kaynağıdır.

Batı’nın iflas etmiş değerler sistemine karşı İslam ümmetinin vereceği cevap, salt karşıtlık temelinde geliştirilen bir itirazla değil; insanı Rabbiyle buluşturan, tevhidî bir bilinçle yoğrulmuş, sahih bir kimlik inşasıyla mümkündür. Bunun için ihtiyacımız olan şey ise petrodolarlarla inşa edilen gökdelenler değil, Gazzeli çocukların taviz ve pazarlığa yanaşmayan güçlü iradelerinde, sarsılmaz direniş azimlerinde ve Rablerine tam teslimiyetle bağlandıkları o kararlı duruşlarında saklıdır.

Hasip Yokuş Arşivi