“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Âl-i İmran, 3/139)
İslami mücadele tarihine bakıldığında, birçok aşamada kayıpların, geri çekilmelerin, hatta hezimetlerin yaşandığı görülür. Peygamberlerin mücadeleleri sabır, sebat ve yeniden diriliş örnekleriyle doludur.
Şartların eşit olmadığı, bilakis her yandan zalim ve zorba güçlerce kuşatılmış ortamlarda yenilgi tabiidir. Mücadelenin seyrine bağlı olarak geri çekilme ve mevzii kaybı da olağandır. Ama Allah’tan bigâne ve umutsuz şekilde teslimiyet psikolojisi içine girmenin hiçbir izahı yoktur.
Burada kritik mesele, mücadelenin uzun soluklu bir süreç olduğunun unutulmamasıdır. Kayıplar, acılar ve geri çekilmeler mücadelenin doğasında vardır. Yenilen yeniden ayağa kalkabilir; ancak teslim olanın yeniden ayağa kalkması çok zordur. Teslim olan, ilk iş olarak inanç ve değerlerinden feragat eder. Artık mücadele ve sebat yerine edilgenlik ve taviz dönemi başlar.
Savaşı Güçlü Silahlara Sahip Olanlar Değil, Güçlü İmana Sahip Olanlar Kazanır!
Pratiğin insanların düşünce ve tutumlarını etkilemesi doğal, ama dönüştürmesi, şekillendirmesi asla kabul edilemez. Kazanma umudu azalınca mücadeleye karşı soğuma, bedel ödeme hususunda samimiyetsizlik, fedakârlık etme noktasında isteksizlik gibi zaaflar nüksediyor. Nefsinden feragat edemeyenler beklenileceği üzere inançlarından, savundukları değerlerden ve kimliklerinden feragat etmeye başlıyorlar.
Teslimiyet psikolojisi, çoğu zaman dışsal koşulların zorluğundan değil; insanın kendi içsel zaaflarından doğar. Oysa iman, insanın karanlıkla, belirsizlikle ve zulümle baş edebilmesinin anahtarıdır. Mümin bilir ki en karanlık anda dahi Allah’ın yardımı tecelli eder. Zafere giden yol, çoğu zaman engebeli ve sancılıdır ama yeis ve ümitsizlik yoktur.
Teslimiyetçi psikolojinin en yıkıcı etkilerinden biri de Allah’ın tarihe ve olaylara müdahalesini görmezden gelmesidir. İnsan, tarih boyunca mücadele ederek, bedel ödeyerek ve gerektiğinde fedakârlık yaparak kendi sorumluluğunu yerine getirmiştir. Eğer güce teslim olmak mukadderse o zaman insanın iradesi, imtihanı ve ahlaki sorumluluğu anlamsız hale gelir. Hâlbuki İslam akaidi, külli irade ile cüzi irade arasındaki dengeyi gözetir.
Günümüz İslami hareketleri, tam da bu bilinci kuşanarak başarıya ulaştılar. Afganistan ve Suriye devrimleri, Filistin’in destansı direnişi; sabrın, tevekkülün, iradenin ve hepsinden önemlisi Allah’a güvenip dayanmanın nasıl sarsılmaz bir iradeye dönüştüğünü gösterdi.
Bugün Gazze, Afganistan, Suriye ve diğer coğrafyalardaki direnişler, komplocu bakışın yıkıcı etkilerine karşı fiilî birer cevaptır. Bu direnişler, “üst akıl”ın her şeyi belirlediği iddiasını boşa çıkaran tarihsel örneklerdir. İnsan, kendi iradesini küçümsediğinde, Allah’ın insana yüklediği emaneti ve sorumluluğu da küçümsemiş olur. Bu, aslında tevhid inancının ruhuna aykırıdır. Zira Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Hâlbuki asıl güç ve izzet Allah’ındır, Resul’ünündür ve müminlerindir; fakat münafıklar bunu bilmezler.”1
Emperyal güçlerin kapsamlı imha politikalarına ve işbirlikçi rejimlerin kuşatmalarına rağmen İslami direniş giderek güçlenmekte, Ortadoğu’nun geleceğini şekillendirecek imkân ve kazanımlarını çok daha ileri bir boyuta taşımaktadır.
Afganistan’dan Suriye’ye, Filistin’den Bangladeş’e uzanan geniş coğrafyalarda yeni mevziler ve kazanımlar elde eden evrensel İslami hareketlerin ümmet coğrafyasının geleceğinde etkisi ve belirleyiciliğinin giderek daha da artacağına şüphe yoktur.
Son olarak müminin mücadelesi, sonuç odaklı değildir; aynı zamanda bir erdem ve varoluş çabasıdır. Müminin her adımı, imanla birleşen bir direnişin parçasıdır. Bu direniş sadece kazanmak için değil; kimliğini, değerlerini ve onurunu korumak için de gereklidir.
Müminin İradesini Felç Eden Zihinsel Kıskaç: Komplo Söylemi
Komplo ve provokasyon teorileri, düşük maliyetli ve bedelsiz bir “açıklama biçimi” olarak yılgın insanların sıkça başvurduğu bir yoldur. İlk bakışta iktidar sahiplerinin gizli oyunlarını deşifre ediyormuş gibi görünse de aslında komplocu bakış çoğu zaman insan iradesini felce uğratır, mücadele azmini zayıflatır ve teslimiyet psikolojisini besler.
Ataletin hüküm sürdüğü ortamlarda bu eğilim daha da güçlenir. Teslimiyetçi olmadıklarını iddia etseler bile, alışılmışın dışına çıkamayan, anın fıkhını üretemeyen toplulukların sonuçta vardığı yer yılgınlık ve karamsarlıktır. Çünkü bu zihniyet, başarısızlığı muhasebe etmek yerine ona gerekçeler uydurmaya meyyaldir.
Komplo merkezli açıklamalar, özellikle statükoya karşı olan hareketler ve muhalif akımlar arasında daha sık görülmekle birlikte iktidar yandaşlarının yönetimdeki başarısızlıklarını “dış güçler” faktörüne bağlaması aynı komplocu yaklaşımın bir sonucudur. Ayrıca sağ, sol, muhafazakâr, dindar gibi farklı siyasal ve ideolojik kesimler içerisinde komploculuğa yatkınlık anlamında belirgin bir fark gözükmemektedir. Gazze direnişinden Suriye devrimine, Kürt sorunundan Afganistan cihadına kadar tüm olup bitenlere dair komplo teorilerine başvurmadan cümle kuramayan yığınla İslamcı vardır.
Değer üretemeyen, tefekkür anlamında sığ, düşünsel boyutta kendisini geliştirmekte aciz ve yetersiz kişilerin mahir oldukları alan burasıdır. Toplumsal ve siyasal süreçlerin gizlenen asıl hedeflerini analiz etmek, aktörlerin saklı kalmış niyetlerini çözümlemek gibi kanıt getirme mecburiyeti olmayan alanlarda ilgi çekici ve kallavi söylemler, ucuz bilgelik imkânı sağlamaktadır. Bu memlekette kahvehanede okey oynarken veya tavla atarken aynı zamanda bir yığın uluslararası komployu deşifre eden (!) insan sayısı az değildir.
Günümüzde komplo edebiyatının beslendiği en güçlü mecra; medya ve sosyal medya ortamlarıdır. Artık herkesin elinde bulunan cep telefonlarından karşılaştığı spekülatif haberler, doğruluğu teyit edilmemiş iddialar veya abartılı analizler, hakikati daha da görünmez kılmaktadır.
Maalesef bu tip ortamlarda üretim, mücadele ve yeni imkân arayışlarının yerine spekülatif değerlendirmeler daha çok ilgi görür; Kur’an’ın önerdiği tefekkür, muhasebe ve istişare yerine, karanlığa taş atma hevesi öne çıkar.
Komplo söylemleri, aynı zamanda insanın kendi ahlaki sorumluluğundan bir kaçış biçimidir. Çünkü komplocu kişilik, yenilgiyi, başarısızlığı veya zaaflarını dışsal bir düşmanla açıklayarak kendi özeleştirisini yapmaktan kurtulur. Hâlbuki Kur’an, müminin en önce kendi iç âlemine dönmesini ve nefsiyle yüzleşmesini emreder. “Bedir'de iki katını düşmanınızın başına getirdiğiniz bir musibet, Uhud'da kendi başınıza gelince ‘Bu musibet de nereden?’ diye soruyorsunuz, öyle mi? Resulüm de ki: ‘Elbette kendi yaptıklarınız yüzünden!’ Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.”2
Komplocu yaklaşımı besleyen temel saik, bireyin kendi güçsüzlüğünü veya ait olduğu tarafın zaaflarını kabul etmek yerine, olayları üst akıl ya da karanlık güçlere fatura etmeyi daha konforlu bulmasından kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak sorumluluk kişinin iradesinden ve aktif mücadelesinden uzaklaştırılır; yaşanan yenilgiler ise karşı tarafın sinsiliği ve düzenbazlığı ile açıklanır.
Evet, komplolar vardır ve tarih boyunca sayısız provokasyon ve gizli plan yapılmış ve yapılmaya devam etmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus; komploların varlığı ile komplocu yaklaşımı birbirinden ayırmaktır. Nitekim, komplo ihtimalini hesaba katmak ile bu olgunun sürekli abartılarak çaresizlik ve teslimiyet algısının pompalanması arasında fark vardır. Birincisi somut ve vakiî bir karşılığa sahipken, ikincisi çoğu zaman zihinlerde üretilen muhayyel bir tasavvur olarak karşımıza çıkar.
Komplo teorilerinin en kritik ve tehlikeli boyutu, egemenlerin sınırsız güç ve imkânlara sahip olduğu, onların iradesi dışında neredeyse hiçbir gelişmenin mümkün olamayacağı yönündeki ön kabuldür. Bu yaklaşım, karşı tarafı adeta “kadir-i mutlak” bir güç olarak tasvir eder. Bu tasvirin diğer bir yıkıcı etkisi, pasifizmi beslemesidir. Her şeyi kuşatmış ve her planı önceden belirlemiş bir güç algısı, mücadeleyi anlamsız ve beyhude bir çaba şeklinde görür. Bu algı, bireylerin zihninde “Nasıl olsa bir şey değişmez!” düşüncesini yerleştirerek mücadele iradesini dumura uğratır. Kur’an’ın bize aktardığı şu hadise, tam olarak bu psikolojiyi yansıtır: “Ey Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız.”3
Unutulmamalıdır ki kundaktaki bebeklere varıncaya kadar azgınları katliam yapmaya sevk eden temel dürtü, katliamcıların herkesten daha fazla kendi zayıflıklarının farkında olmalarıdır. Firavun’un gördüğü bir rüya üzerine İsrailoğullarının yeni doğan tüm bebeklerini öldürtmesi gücünün değil, zayıflığının ve çaresizliğinin bir yansımasıydı. Aynı şekilde Firavun’u; “Ben sizin en yüce rabbinizim!”4 noktasına getiren temel saik, Firavun’un gücünden ziyade, muhatap kitlenin yılgınlığı ve teslimiyetiydi.
Komploların belki de en tehlikeli yanı şudur: Zalimlerin “yenilmezlik mitini” büyütürken, müminin “Allah’a güven” bilincini küçültür. Oysa İslam, insanı hiçbir beşerî gücün mutlak olmadığına iman etmeye çağırır. Zira müminin zihnini komplolar değil, Allah’ın kudreti ve vaadi şekillendirmelidir.
Unutulmamalıdır ki kâfirlerin bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardır. Ve Allah’ın hesabı, bütün hesapların üstündedir. “Onlar tuzak kurdular. Allah da (buna karşılık) bir tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.”5
Müminin Muhasebesi: Geleceğe Umutla Bakmak
İslam medeniyetinin son üç asırlık serüveni, büyük kırılmalar, sömürü ve işgallerle doludur. Buna mukabil Batı’nın Aydınlanma ile başlayan ve Sanayi Devrimi’yle tahkim edilen küresel hâkimiyeti, sadece bilim ve teknolojide değil; İslam coğrafyası üzerine çok yönlü vesayet zincirleri olarak çöktü. Dolayısıyla topyekûn bir kuşatma altında olduğumuzu ve bu kuşatmadan çıkışın kolay olmayacağını bilmemiz gerekiyor.
Yüzyılın ilk yarısındaki İslam coğrafyasının manzarasını hatırlayın: Kimi yerde laiklik adıyla din tasfiye edilmeye çalışıldı; kimi yerde Baasçılık veya Kemalizm gibi ideolojiler altında insanların etnik, dinî ve mezhebî kimlikleri baskı altına alındı. Daha düne kadar, yaşadığımız ülkede cadde ve sokakların kamusal alan olup-olmadığı, dolayısıyla başörtülü kadınların cadde ve sokaklarda dolaşması bile tartışma konusuydu.
Evet, ümmet coğrafyasının birçok yerinde canımızı acıtan olaylar var. Ancak, tarihin daha karanlık dönemlerinden bugünlere geldiğimizi unutmamamız gerekiyor. Batı’nın işgal ve sömürüsü sonrasında masa başında sınırları çizilen devletlerde bize armağan edilen uyduruk kurtuluş hikâyeleri, sahiciliği olmayan sınırlar, eli sopalı diktatörler aslında kurtuluşumuzun değil, çok yönlü kuşatılmışlığımızın enstrümanlarıydı.
Bugün Gazze başta olmak üzere ümmet coğrafyasının farklı yerlerinde yaşanan krizlerin tümü, aslında yüzyıllar önce kaybedilen medeniyetimizin rotasını yeniden asli mecrasına döndürme çabasının sancılarıdır.
Elbette kayıplarımız üzerinde de durmamız, muhasebe yapmamız gerekir. Ama bu muhasebe mutlaka, abartmadan, yılgınlık ve ümitsizlik rüzgârları estirilmesine kapı aralamadan yapılmalıdır.
Bugün ümmet coğrafyasında iki şey aynı anda yaşanıyor: Bir yandan zulme karşı destansı bir direniş sürüyor, diğer yandan tevhid ve adaletin yeniden inşa edici prensipler olarak sahici bir karşılık bulduğu İslami bilinçten doğan izzet, adalet ve özgürlük arayışı devam ediyor.
Yakın zaman öncesine kadar uluslararası ilişkilerle ilgili yapılan bütün analizler, güç dengelerine dem vuran ve dünyayı alıştırıldığı güç dayatmaları eşliğinde okumaktan başka yol bilmeyenlerin bütün analiz ve değerlendirmeleri çöp oldu. Afganistan’da mücahidler, Kızılordu’dan sonra NATO’yu da ülkelerinden defetti. Suriye'de destansı bir direniş ile yükselen halk hareketi, görkemli bir devrimle neticelendi.
Bizler varoluşunu Rabbine imanla bağlamış insanlarız. Tarih boyunca nice fırtına atlattık, nice komplolar gördük. Her defasında küllerimizden yeniden doğduk. Bugün de dünya güç dengeleri ve ulus-devlet dayatmaları gerilerken, ümmet coğrafyası, tarihsel yürüyüşüne kaldığı yerden devam etmenin gayreti ve çabası içerisindedir.
Dolayısıyla bugün yapılması gereken, yenilgilerden kader ve teslimiyet üretmek değil; sabrı, direnci ve yeniden inşa iradesini kuşanmaktır. Çünkü umut, Müslüman yürekte soyut bir beklenti değil, imanla bütünleşmiş bir haslettir.
Bugün yaşadıklarımızı bir “krizler yumağı” olarak okumak, Müslümanca bir tutum değildir. Aksine, bu süreç ümmetin yeniden diriliş sancılarıdır. Kimi yerde toplumsal direniş, kimi yerde fikir ve bilinç hareketleri, kimi yerde de siyasi düzlemde yeni açılımlar ümmetin yeniden dirilişini müjdelemektedir.
Düşmanlarımızın tüm planlarına, en gelişmiş silahlarına, en sofistike manipülasyonlarına rağmen Müslüman halkların iradesi kırılmamıştır. Gazze’de, Halep’te, Kabil’de, Dakka’da aynı şey yaşanmaktadır: İman edenlerin sarsılmaz iradesi karşısında zulüm ve işgalin en güçlü görünen kaleleri bir bir yıkılmaktadır. Bu hakikati görmezden gelmek, karamsarlık girdabına kapılmak, aslında bize dayatılmak istenen yenilgi psikolojisinin gönüllü taşıyıcısı olmaktır.
Müminin muhasebesi, kayıplara değil; kayıplardan sonra bile dimdik ayakta kalabilme kudretine odaklanmalıdır. Çünkü asıl zafer, askerî veya siyasi güçte değil; kalplerde kökleşen imanda, sabırda ve sebatta saklıdır.
Müminin Mücadele Kalkanı: Sabır, Sebat ve Direniş
Mümin olmak teslimiyetçi ruh halini aşmak demektir! Burada özellikle altı çizilmesi gereken husus, teslimiyet hali her şeyden evvel Allah’tan gâfil bir ruh halidir. Yanlış ya da bulanık öncüller üzerine oturtulmuş bir zihin yapısının ürettiği karamsar, yılgın ve çözülmüş bir ruh hali; zorbaların gücünü de kendi güçsüzlüğünü de abartır. Abarttığı oranda da teslimiyetçiliğe kılıf hazırlar.
Mümin olmanın öncelikli koşulu gaybe imandır. Olan biteni verili koşullarla sınırlayan, karşılaştığı engeller ve zorluklar karşısında anında yelkenleri indirmeye meyilli bir anlayış, gaybe imanı kavramaktan uzaktır. Aynı şekilde sabrı, sebatı, tahammülü ve fedakârlığı da kavramaktan uzaktır. “Nice az topluluk vardır ki Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.”6
Müminin kalkanı sadece sabır ve sebat değildir; aynı zamanda umuttur. Umut, soyut bir beklenti değil, imanın bizzat kendisinden doğan bir haslettir. Zulüm ve kuşatma ne kadar ağır olursa olsun, mümin yürekler bilir ki tarih zalimlerin değil, sabredenlerin lehine akar. Kur’an’da bize anlatılan peygamber kıssaları bunun en canlı tanığı ve delilidir. Bu kıssaların bize öğrettiği hakikat şudur: Zorbalığın, işgalin ve zulmün ömrü sınırlıdır; imanla beslenen sabır ve sebatın gücü ise sınırsızdır.
Mücadele yalnızca dışarıdaki düşmanlara karşı değil; içimizdeki zaaflara, korkulara ve teslimiyetçi eğilimlere karşı da verilir. İmanı diri tutan, bu içsel direniştir. Çünkü mümin bilir ki Allah’ın yardımı, en umulmadık anlarda ve en zorlu şartlarda tecelli eder. Bu yüzden tevekkül, yılgınlık ile karıştırılmamalıdır. Tevekkül, sebeplere sarılarak Allah’a güvenmektir; yılgınlık ise mücadeleden kaçıştır.
Mücadelenin seyri içinde kayıpların olması, zaman zaman geri çekilmelerin yaşanması doğaldır. Mücadele varsa kayıplar da olacak, geri çekilmeler de yaşanacak, acılar da tadılacaktır. Ancak mümin, zorluk ve sıkıntılarla karşılaştığında hemen yılgınlığa kapılmaz. İrade, sabır ve Allah’a güvenip dayanma ile her engel aşılabilir, her komplonun üstesinden gelinebilir. Zira insanın Allah’ın yardımına duyduğu güven, O’na olan bağlılığının ve inancının düzeyiyle orantılıdır. “Birtakım insanlar (müminlere) ‘İnsanlar size karşı ordular toplamışlar, onlardan korkun!’ dediğinde bu, onların imanlarını artırdı ve ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!’ diye cevap verdiler.”7
Olan biteni sadece verili şartlar ve engeller üzerinden değerlendirmek, Allah’ın mutlak güç ve kudret sahibi olduğundan bigâne olmaktır. Sabır, fedakârlık ve tahammül, imanın gerçek anlamda yerleştiği zihinde ve yürekte vardır. Komplolar ve baskıcı güçler bunları ortadan kaldıramaz. Rabbimiz “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.”8 diye buyurmaktadır.
Esasında ahiret merkezli bir hayat tasavvuru ve Allah’a güvenip dayanan bir yaşam pratiği, nihayetinde insanı her hâlükârda zafere götürür. Zira Rabbine güvenip dayanan ve ahireti gaye edinen kimse için zafer, Allah’ın vaadidir. “Kim Allah’a güvenip dayanırsa Allah ona yeter.”9
Ve şüphesiz ki Allah, dostların ve yardımcıların en hayırlısıdır.10

